Özhan Abi'nin pişmanlığı
Ameliyattan eve dönmüş... Bir aydan beri kendini toparlamaya, hayata ve işinin başına dönmeye çalışıyor Özhan Canaydın...
Galatasaray Başkanı... Kulüpler Birliği Vakfı Başkanı...
Ya da benim hiç vazgeçmediğim, severek tekrarladığım kimliğiyle "Özhan Abi"...
Dün onu hasta yatağında yoracak şeyler söyledim, Lig TVde...
Biliyorum, üzülecekti ama söylemeden de edemezdim işte.
Hani şu 2003 2004 sezonunda Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanan Galatasaray Beşiktaş maçında Ali Aydın, anlaşılmaz penaltı kararları vermişti ya... Galatasaray, göz göre göre kıyılıp harcanmıştı ya... İşte o maçtan sonra Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın, öfkeyle ayağa kalkıp unutulmayan demecini vermişti : "Ali Aydın derhal düdüğü bırakacak!"
Kurban sunağına Ali Aydın'ın kellesi konmuştu böylece...
Ali Aydın da hakemliği bırakmıştı.
Ali Şen'i de hatırladım... Biliyorsunuz, o da MHK Başkanı Ahmet Güvener'in kellesini istemiş, Şenes Erzik de Milano'da Alp Yalman'ın arabuluculuğuyla Güvener'i değiştirme sözü vererek yeniden Şen'in desteğini elde etmişti...Hatırlayalım... Ali Şen, TFF yönetim kurulundaki iki Fenerbahçeliyi, Abdullah Kiğılı ve Ayhan Bermek- de istifaya davet etmişti. Sadri Şener de Trabzonspor Başkanı iken TFF'nin beklenen kararları almaması halinde, yönetim kurulundaki Trabzon kökenli üyeleri çekeceğini söylemişti.
Özerk Futbol Yasası, işte böyle kaoslar yaratıyordu sık sık... Kulüp delegasyonlarına yüzde 85 ağırlık tanıyarak oluşturulan genel kurullar, sonunda kulüplere anormal bir patronaj gücü kazandırıyordu.
Bunları anlatırken Özhan Abi bağlandı telefona : "İnanın bana, hayatta en üzüldüğüm olaylardan biriydi. Maçın yarattığı gerilim ve stresle Ali Aydın'ın düdüğü bırakmasını istediğim için hâlâ üzülürüm ve pişmanlık duyarım. Keşke Ali Aydın devam etseydi, diye düşünürüm... Bu düşüncelerimi Ali kardeşime de anlattım. Ama o bana, zaten maçtan hemen sonra bırakma kararını kendiliğinden verdiğini söyledi." dedi.
Şimdii... Özhan Abi'nin hâlâ içinden atamadığı o üzüntü ve pişmanlık acaba Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören için bir fırsat olur mu ?
Bilemem...
İsmet Arzuman, kötü yönettiği maçtan sonra Demirören'in istifa isteğine olumlu yanıt verseydi, bıraksaydı hakemliği, hayat boyu bir travma ile yaşamak zorunda kalacaktı...
Bunu bilirim.
İyi ki de bırakmadı. Yarın yine kötü maçlar yönetir belki... Belki de bir daha hiç böyle yanlışlar yapmaz. Ders çıkarır ve yeniden eski kimliğine döner...
Umarım öyle olur.
Bildiğim bir şey daha var...
Ali Şen'in Ahmet Güvener'in kellesini koparıp MHK kariyerini bitirdiği günden beri MHK kurumsal anlamda kendini toparlayamadı...Sürekli tartışma konusu oldu. Her entrikaya, her komplo senaryosuna malzeme yapıldı.
Özetle kurban sunağında kelle koparma kültürü, bizim futbolumuza hiç bir yarar getirmedi...
Özhan Abi bir laf etti, pişmanlık duydu...
Umarız Affan Keçeci ile birlikte Arzuman'ın kellesini isteyen Yıldırım Demirören de bu öyküden bir ibret çıkarır...
İnşallah!
Carlos'a borcumuz varRoberto Carlos, UEFA'nın web sitesine bir röportaj vermiş... Kariyerinde formasını giydiği tüm kulüplere teşekkür ettikten sonra sözü Fenerbahçe'ye ve Türkiye'ye getiriyor :
"Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkacağız. Hiç bir takım İstanbul'dan üç puanla dönemez...
... Daha dört beş yıl futbol oynayacağım. Sonrasında antrenör yardımcılığı, antrenörlük yaparak devam etmek istiyorum. Hayır, Brezilya'ya dönmeyeceğim. Türkiye'de yaşamak istiyorum... Burada harika insanlar var."
Şimdi dürüstçe soralım : "Bu sözleri Roberto Carlos gibi bir dünya starına milyon dolarlar verip söyletebilir misiniz ? Türkiye için özellikle şu günlerde tanıtımın reklamın bundan daha iyi bir örneğine rastlayabilir misiniz ?"
Kevin Kostner'e planlanmış ve oluşturulmuş bir sempatiniz olsa da Roberto Carlos'un hakkını teslim etmelisiniz.
Keşke Çankaya'ya o da çağrılsaydı.
Roberto Carlos'a borcumuz var çünkü...
Futbol dünyasında taraflı tarafsız herkesten saygı görüyor. İşine saygı gösteriyor. Rakipleri, takım arkadaşlarını önemsiyor. Herkese güleryüzle yaklaşıyor...
Bu durumda Ortega'dan, Anelka'dan ağzı yanan Aziz Yıldırım da nihayet bir "Oh!" diyebiliyor.
Ne güzel!
Semih BENtürk!O'nu, "Semih'in oynadığı her maçta Fenerbahçeliyim!" diyecek kadar seviyor, beğeniyorum.
Semih'te bir sanrforda, bir hücum oyuncusunda aranan özelliklerin çoğu var. Vuruş ustalığı, çabukluk, savunma kademesini aşıp pozisyona girme, top alma ve kalabalık cezaalanında top verme...
Zeka, akıl, üstüne bir de terbiye!
Daha ne anlatayım ki... Semih'i severim işte!
O'na "Türk Müller'i" demekten de ayrı bir keyif alırım. Uzun kariyer yolculuğunda hep zirvelere çıkmasını isterim.
Semih, yine yeteneklerini, çabukluğunu, fırsatçılığını gösterip skoru belirleyen bir gol attı Beşiktaş'a. Bir derbi maçında kahraman olarak alkışlanmayı elbette hak etti.
O golün sevinciyle ona hiç yakıştıramadığım bir yanlışı yaptı.
Formayı çıkarıp beyaz atletindeki "Sizin için" yazısını ve özel bastırdığı fotoğrafı gösterdi ailesine. Kameralar aracılığıyla bir "show" yaptı kendince.
Sarı kartı da gördü tabii...
Hiç beğenmedim bu hareketini... Kurallar gereği sarı kart görmesi, kırmızı karta uzanacak bir rizikoya girmesi gibi yanlışını çoğunluk onaylamadı.
Benim tepkim o yanlışla birlikte futbolcularda gördüğüm "egosantr" tavırdan kaynaklanıyor.
Çok önemsiyorlar, dünyanın merkezine koyuyorlar kendilerini...
Çocuklarını, eşlerini, ailelerini...
Elbette değer verdikleri varlıklara ve kavramlara saygı duyuyorum.
Ama futbol seyircisi, taraftar yığınları karşısında böylesine kişisel ritüelleri pek sevmiyorum.
Kardeşim Semih,
Gollerine şapka çıkarıp alkışlarım... Başarınla gurur duyarım. Ama gösterinin böylesinden bize ne ?
Bize toplumsal bir mesaj versen, hadi neyse!
Gollerine sevin... İster nara at, istersen takla...
Ne olur, egonu kendine sakla!
agokce@milliyet.com.tr

Cafe