
Hasan PULUR
Olaylar ve insanlar
Yine dost kazığı yemesek de...
ANLAŞILAN Başbakan Erdoğan'ın "İp inceldiği yerden kopsun!" çıkışını Bush hoş karşılamamış olacak ki kendisini "Öyle deme, öyle deme, biz stratejik ortağız!" diye yatıştırmış, sonra da herhalde şöyle demiş:
"Kuzey Irak bizim işgalimiz altında, oraya girerseniz bize dokunur, onun için gelin size bir başka yol göstereyim. Sizin derdiniz PKK değil mi, adamlar sizin sınırı aşıp içeri giriyorlar, sonra kaçıyorlar. Siz de onların peşlerine takılıp sınır ötesi harekâta girişmek istiyorsunuz. Oysa kolayı var, bizim istihbaratçılar PKK'lıları takibe alsınlar, size haber salsınlar, sizin topraklarınıza şuradan girecekler desinler. Siz orada tertibat alın, onları kendi topraklarınızda pusuya düşürün!"
Herhalde sınır ötesi harekât yerine anlaşmaya varılan istihbarat işbirliği bu olmalı...
***
DEDİK ya, aklımıza Dağlıca karakolunun basılıp 12 askerin şehit verildiği günün hemen ertesi yazdığımız bir yazı geldi.
Allah bilir ya, yazıyı öyle bitirirken tedirgindik, "Acaba yanlış mı yaptık, moral bozucu olmasın?" diye endişeliydik...
Endişemiz otuz yıl öncesinden kalan bir anıdandı...
17 Ekim 2007 tarihli bu yazımız, Dağlıca karakolunun basılması ve 12 şehit vermemizden sonra yazılmıştı.
***
O günlerde Sayın Başbakan haklı olarak veryansın ediyordu:
"Eğer Kuzey Irak'ta terör besleniyorsa, terörizme karşı bir şey yapılmıyorsa, bizim yapacağımız bazı şeylerin olması gerekir."
"Yapacaklarımızın başında gelen sınır ötesi harekâttır, teröristleri Irak topraklarında, sınırı geçerek kovalamaktır."
***
PEKİ, Amerika, Avrupa ne derdi?
Başbakan Erdoğan onların ne diyeceğini pek merak etmiyordu:
"Bu yola girdikten sonra, artık onun hesabı yapılmıştır, faturası bedeli ne olursa olsun, bu bedel karşılanacaktır."
***
YA Amerika "Benim işgalim altındaki Irak'ta sizin işiniz ne?" derse...
O zaman da "Binlerce kilometre uzaktan gelip Irak'ı işgal edenlere kimden izin aldınız?" diye sorulurdu.
Amerika'ya böyle soracaktık...
Hoşumuza gitmedi değil!
***
ARKADAN Meclis "izin tezkeresi"ni çıkarınca, hükümete yetki verince, bu sefer "İş ciddi!" demeye başladık.
Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, "Artık söz bitti!" diye noktayı koyunca, Başbakan'ın sözleri giderek önem kazandı:
"Nasıl başkaları herhangi bir komşu ülkeden, kendi kamu düzenini bozmaya yönelik bir şey olduğu zaman bütün imkânlarını kullanıyorsa, Türkiye'nin, şu anda kamu düzenini bozmaya yönelik bu tür durum ortada iken, uluslararası hukuktan doğan hakları var, şartlar oluştu, vakti gelince bu haklarımızı kullanırız."
***
BAŞBAKAN sert üslubunu sürdürüyor, ama diyerek de, bir parantez açıyordu:
"Bıçağın kemiğe dayandığı doğrudur, biz ülkemizin hakkını, hudutlarını bütün gücümüzle koruyacağız, ama bu süreçte sağduyu, akıl ve tecrübenin gereklerini dikkate alarak, kısa ve uzun vadede hesaplarımızı iyi yaparak yolumuza devam etmek zorundayız."
İşte burada noktayı koyup duracaksın, ilk günler atıp tutan Erdoğan giderek akıldan, sağduyudan, tecrübeden boşu boşuna söz eder mi?
Etmez!
***
İŞTE, biz sözünü ettiğimiz eski yazımızı, endişeli bir anıyla bağlamıştık...
1974'e kadar, Türk kamuoyu "Kıbrıs'a çıktık, bugün çıkacağız, yarın çıkacağız!" diye avutulmuştu. Kıbrıslı Türkler de Rumların moralini bozmak için, radyoda "Bir gece ansızın gelebilirim" şarkısını çalıyorlar, Rumlar da bir başka şarkıyla karşılık veriyorlardı:
"Bekledim de gelmedin!"
Endişemiz buydu, yanılıyor muyduk?
İnşallah bu sefer yanılmazdık...
Çünkü bizim dış politikamız "Yanılmak" kurumu üzerine kurulmuştur.
Hatırlayınız Sayın Cumhurbaşkanı Gül Dışişleri Bakanı'yken Kuzey Irak'taki "kırmızı çizgiler"den söz ederdi.
Şimdi ne oldu o çizgilere?
Yanıldık, demeyelim de gerçekçi olalım, aldatıldık...
h.pulur@milliyet.com.tr

Cafe