Paris gece hayatının ‘Baron’uyla tanışın
Sadece geceleri yaşıyordu. Sosyal merdivenleri tırmanmanın tek yolunu fiyakalı işlerde ömür çürüterek fiyakalı mevkiler edinmek olarak görenlerin tersine, amaçsız, plansız, programsız yaşıyor, avare ve bohem hayat tarzıyla ''nobody'' olmanın keyfini sürüyordu.
En büyük zevki geceleri Paris sokaklarını dolaşıp Mr. A adını verdiği uzun bacaklı çöp adam karakterini olmadık duvarlara çiziktirmek, anonim graffitileriyle bu dünyaya kendi damgasını vurmak ve tabii her daim peşinde olan Paris polisiyle köşe kapmaca oynamaktı.
Ta ki, yakın dostu Lionel Bensemoun ile birlikte Paris gece hayatına geleneksel algıları alt üst eden iki gece kulübü katana ve ''eğlence dünyasının baron''u oluncaya kadar...
O andan itibaren, Paris yeraltı dünyasının efsane graffiti sanatçısı Andre, aynasızların ''hit list''inden çıkıp, Vogue Paris dahil birçok prestjli derginin ''it list''ine terfi etti.
Şu an 35 yaşında olan Andre Saraiva sadece Paris moda, sanat ve medya dünyasında değil, tüm dünyada tanınan bir fenomen.
Daracık ''skinny'' jeanleri ve James dean vari deri ceketleriyle gerçekten sürekli dergilere kapak oluyor.New York Times, yarattığı Le Baron ve Le Paris Paris isimli gece kulüplerini yerlere göklere sığıdıramıyor.
Paris Moda Haftası’nın after-partileri, Art Basel, Cannes Film Festivali gibi dünyaca ünlü sanat etkinliklerinin sanat dünyasını bir araya getiren çılgın partileri ondan soruluyor.
Marc Jacobs, Yves Saint Laurent’den Stefano Pilati, Balenciaga’dan Nicolas Ghesquiere, Björk ve nice ünlü isim onun ''en yakın arkadaş''larından olmakla övünüyor.
Ve Andre ''nobody'' olmanın keyfini sürmek isteyenler için yarattığı mekânlarıyla, sosyal hiyerarşinin en tepelerinde ''somebody'' olmanın keyfini çıkarıyor.
Anti-model, anti-şişe, anti-botoks bir gece kulübü
Andre’yi ve açtığı Le Baron ve Le Paris Paris isimli mekânları bu kadar çekici hale getiren ise alışılmadık bir yol izlemiş olması.Le Baron, eski bir genelevin yenilenmesiyle oluşturulmuş kutu kadar bir mekân aslında.
İçeride kırmızı kadife koltuklar, bolca ayna ve sigara delikleriyle dolu eski duvar kağıtlarından başka hiçbir şey yok.
Hatta mekân son derece köhne.
Ama dünyaca ünlü müzisyelerin, prodüktörlerin, oyuncuların, cool reklamcı ve gazetecilerin girmek için yarıştığı bir fenomen çünkü burada ''görülmek'' salaşlığı yücelten yeni cool cemaat için olmazsa olmaz bi durum.
İçeriye bol estetikli, bol botokslu, marka düşkünü, rüküş mankenler asla alınmıyor.
Para babası, şampanya şişeleri açma yarışçısı, finansçı, işadamı, bol briyantinli takım elbiseli, Ferrarili erkek arkadaşları da.
Önemli olan sanat aşkı ve zengin görünmeden, fikirleriyle prim yaparak ünlenmiş olmak burada.
Kapıdaki bodyguardlar da zaten Andre’nin yeni keşfettiği sanatçılar arasından seçiliyor.
Duyarlı sanatçı-bodyguardlarımız kulüpten çıkan müdavimleri mutlaka iki yanağından öperek uğurluyor.
Kapıda sıra bekleyenler arasına katılırsanız, mümkün olduğu kadar bezgin, kılıksız ve yırtık pırtık gidin.
Ne kadar sanatsal, ne kadar çalışılmamış, ne kadar anti-şık, anti-şişe, anti-model, anti-botoks, anti-sistem görünürseniz, içeri alınma şansınız o kadar artıyor.
Küçük İskender gece kulübü açarsa...
''Yeni kreatif elit'' diyebileceğimiz bohem burjuvazinin yükselişini simgeleyen Le Baron’da, Fransa’da yaşayan reklamcı arkadaşlarımla sabah beşe kadar durmadan dansederken ister istemez düşündüm.İstanbul’un baronu kim, ya da böyle bir mekân var mı bizde diye daha?
Le Baron biraz bizdeki Godet’yi andırsa da, yeraltı şairimiz Küçük İskender ya da benzeri bir karakter gece hayatı tacirliğine soyunmadan, New York Times’a konu olacak bir baronumuz yok daha ortada.
2010 Kültür Başkenti olma yolunda ilerlerken, farklı bir ses vermek istiyorsak dünyaya, bir baron da bizden çıksa iyi olur acilen.
Sessiz ve derinden geceleri hayatını sürdüren yeraltı sanatçılarımıza bir çağrı olsun bu da...
avaron@milliyet.com.tr

