Mucizenin kıyısında
Cumartesi günü yaşayacağımız durumu (dramı ya da trajediyi), Bosna Hersek yenilgisinden sonra yazmışız. 2008 Avrupa Şampiyonası finallerine katılma şansımızın yüzde 49 olduğunu dile getirmişiz.
Şayet tersine inanıyorsa, Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim hocamızın, bizi ikna etmesini istemişiz.
Şimdi oradan Oslo'ya bir bakalım...
Fatih Hoca bizleri ikna etti mi ?
Maalesef, hayır!
Yunanistan'ı deplasmanda 4-1 yendikten sonra, Norveç'le Hamit'in ve Myhre'nin ortak üretimi iki golle 2-2 berabere kaldık, biliyorsunuz.
Ardından 2-2'lik beklenmedik bir Malta beraberliği geldi... Tesadüf, kaza, aksilik, şanssızlık kavramlarıyla geçiştirip eve döndük ve Macaristan (3-0) galibiyetiyle yanlışlarımızı, eksiklerimizi unutuverdik.
Sevdiğimiz davranış modeli hazırdı nasılsa :
"-Bırak kuşkuyu, ver coşkuyu! "
Ne yazık ki o coşku, Moldova deplasmanında başımıza gelen " beraberlik" illetini önlemeye yetmedi.
Yunanistan'a kendi evimizde yenilmiş olmamızı, sportif açıdan hiç de bir felaket olarak yorumlamıyorum ben. Sportif anlamda, mantığı ve dayanak noktası olan bir gerçeklik söz konusuydu. Son Avrupa Şampiyonu idi adamlar ne de olsa!
Ama şu Malta ve Moldova beraberlikleri, kimyamızı bozdu. Bizi dipten gelen bir deprem gibi sarstı...
Kaybettiğimiz 4 puanı koyun puan cetveline, Norveç'in 2 puan üstünde grup ikincisi statüsünde ve huzurlu olurduk... Oradaki her türlü beraberlik Milli Takım'ın statüsünü korur, Norveç bunalıma girerdi.
Şimdi huzursuz bir bekleyiş içindeyiz.
Her türlü beraberlik Norveç'in lehine...
Mutlak kazanmak zorundayız...
Futbolda normal maçları, normal sonuçlarla bitiremeyip takılan bir ülke olarak, şimdi zorluk derecesi normalin üstündeki bir deplasman maçında "mucize" bekliyoruz.
Biz bunu hep yapıyoruz.
İstikrarlı, düzenli, devamlılığı olan, zig- zag'lar çizmeyen, çelişkilere düşmeyen bir ülke olsak, mucizeyi aramazdık.
Oturmuş, dengeli bir halimiz olurdu.
Şimdi önümüzdeki gerçeklerin üstünden aşıp mucize bekliyoruz.
Peki mucizeler beklenir, tasarlanır, planlanabilir projeler midir?
Hayır!
Nihayet bir omurgamız var
Fatih Terim, biraz zorunluluktan, biraz da yükselen trendleri dikkate alarak Norveç ve Bosna Hersek maçları için yeni bir kadroyu göreve çağırdı...
Bu kadroda Hakan Şükür, Gökhan Ünal, İbrahim Toraman, İbrahim Üzülmez, Gökhan Zan, Ümit Karan ve Volkan Yaman gibi bildik ve alışılmış oyuncular yok.
Yıllardır (o kadar kalabalık antrenör kadrosuna rağmen) U 17'den Ümit takımına kadar milli takımların hiç-birine çağrılmayan Gökhan Gönül, kadroda... Deniz Barış kadroda... Semih Şentürk kadroda. Kaleci Volkan ve Mehmet Aurelio'yu da dikkate alırsanız, Terim'in Şampiyonlar Ligi'nin başarılı ekibi Fenerbahçe'ye ağırlık verdiğini görürsünüz.
Takımında bile oynamayan "eski gözdeler" yerine, bu seçim daha normal...
Dahası, 1996 -2002 döneminde Milli Takım omurgasını oluşturan Galatasaray'dan sonra yeni bir omurga kazandığımız bile düşünülebilir.
2002'den sonra omurganın dağılması, eski gücünü yitirmesi, Milli Takım'da ağırlığı gurbetçilere kaydırmıştı. Oysa onların devamlılığı yoktu. Bir kulüp takımında birlikte oynamadıkları için, "omurga" oluşturma şansları da bulunmuyordu.
Dileyelim, bu yeni "omurga" da eskisi gibi sağlam çıksın, Milli Takım'ı en az 2010'a kadar taşısın!
Ateş çemberi ve Edu
Kayserispor-Fenerbahçe maçında Oktay Demiray'ın Edu'ya gösterdiği iki sarı kart da yanlış!
Ortada bir haksızlık ve açık hakem hatası var.
Ama özellikle "topu elle kestiği" (!) için gösterilen ikinci sarı kart "hakem hatasından daha vahim" bir tabloyu koyuyor ortaya :
"Futbolcu, futbolcunun kurdudur!"
Edu'nun göğsüyle kontrol ettiği sırada, Kayserisporlu futbolcular toplu halde hakemin çevresinde bir ateş çemberi oluşturuyor ve "topu elle kestiğini" iddia ediyorlar... Böylece ona ikinci sarıyı göstertip rakiplerini 10 kişi bırakmanın avantajı için bir fesat cephesi oluşturuyorlar.
Sadece Kayserisporlular değil, hemen her takımda gördüğümüz bir manzara bu. Hafta sonunda bir çok yorumcunun da değindiği gibi, Trabzonsporlu Umut da Rüştü'nün kırmızı kart kurbanı olmasına yol açmıştı.
Buradan gördüğüm durum şu :
1) Futbolcular, her ne kadar bir takım oyunu oynanıyorsa da çoğunlukla "egoist" davranışlar içinde. Kendilerini aşıp sosyalleşemiyorlar.
2) Profesyonel futbolcularda meslek bilinci, sözleşmeleriyle ilgili konular kadar yoğun değil.
3) Meslek bilinci olmadığı için mesleksel dayanışma da güme gidiyor...
4) Birileri futbolculara bunları yeniden hatırlatmalı. Herhalde ilk görev federasyona düşüyor.
5) Hakemin hatalı kararını, bir fair play örneği sergileyerek önleyecek futbolcu bizde çıkmaz mı ? Yanıt: Çıkmaz! Öncelikle kendi yöneticileri, sonra da taraftarları ve medya yorumcuları "Sana mı kaldı ?" diyerek o futbolcunun ensesinde boza pişirirler. ( Hayır pişirmezler, diyenlere de saygılar!)
Haydi bir kez daha düşünün:
Futbolda 2 hakem!Hakem hatalarıyla ilgili komplo senaryolarına, bu işlerin belli takımlar lehine (bazılarının da aleyhine) düzenlendiğine kesinlikle inanmıyorum.
Ama hataların tekrarlanıp çeşitlenerek sürdüğü de bir gerçek.
Futbolda teknik, taktik ve fizik değerler geliştikçe, endüstriyel hesaplar ve hedefler yoğunlaştıkça bu hatalar çoğalacaktır. Özellikle Türkiye gibi futbolu iktidar çatışmasının bir alanı olarak gören kültür de hakemlerden kurban yaratmaya devam edecektir.
Günlük tartışmaların biraz dışına çıkıp hakem hatalarını minimize edecek bir yol var aslında : Çift hakem!
FİFA bu yöntemi denedi... İtalya, Norveç ve Brezilya'da bazı kategorilerde maçlar iki hakemle yönetildi. Ne yazık ki Pierluigi Collina'nın başını çektiği "tutucular grubu" öylesine etkili oldu ki, farklı gerekçelerle raporlar olumsuz çıktı. Oysa ben Brezilya'daki çift hakem uygulamasını bizzat izleyip olumlu biçimde etkilenmiştim.
FİFA Başkanı Blatter, 2010 Dünya Kupası'ndan sonra hakem sayısının ikiye çıkarılacağını açıkladı geçen Dünya Kupası'nın sonunda...
Basketbol gibi daha dar alanda 10 kişiyi 3 hakemle yöneten mantık, bir gün futbolda da devreye girecek. Bu gelişmeden kimse kaçamaz.
Ne yazık ki bizim MHK'nın bu konuda bir görüşü bile yok.
agokce@milliyet.com.tr

Cafe