Brad Pitt kıyafet konusunda Angelina Jolie'ye yaranamıyor
malphan@milliyet.com.tr
Ben bu Brad Pitt manyaklığını hiçbir zaman anlayamadım ama zaten adamın benim onu anlamama falan ihtiyacı yok. "Thelma&Louise"deki 15 dakikalık rolünden beri Pitt'in adı seks tanrısıyla eşanlamlı hale geldi. Gerçekten de yeryüzünde Brad Pitt'e dair fantezisi bulunmayan kadın yok gibi galiba. Ama bir kadın var ki Brad'in hâlâ gelişmesi gereken yanları olduğunu düşünüyor. Kim mi bu kadın? Tabii ki Angelina Jolie.
2005'te birlikte olmaya başladıklarından beri Jolie, Pitt'in saç modeli ve kıyafetlerini eleştirip duruyormuş. 10 dakika yanından ayrıldığında Pitt'in Amerikan köylüsü görünümüne büründüğünden yakınıyormuş. Geçenlerde Pitt'in, Clinton Küresel Girişimi'nin New York'ta düzenlediği geceye beyaz gömlek, gri pantolon, yelekle katılmasından ve etkinlikteki ceketsiz ve kravatsız tek erkek olmasından Jolie pek rahatsız olmuş.
Jolie çok uğraşmış ama Pitt'in ünlü tasarımcılardan biriyle çalışmasını sağlayamamış. Ve ona bir şeyler denetmek istediğinde Pitt kendini erkek Barbie Ken gibi hissettiğinden şikayet ediyormuş.
Jolie, Pitt'in saçlarına da takmış. Setlerden film için tasarlanan saç modeliyle ayrılmasını yanlış buluyormuş, şapka takmalıymış.
Sonra da millet bunların aralarının neden kötü olduğunu merak ediyor. İşte nedeni bu...
Belli ki kadın adama daral getiriyor.
Bir de bu ne perhiz ne lahana turşusu... Angelina Jolie, Billy Bob Thornton'la birlikte galalara beyaz atlet ve jean'le katıldığı günleri unuttu galiba...
Yeni tropik meyvemiz: Ugg botlarCrocs moda dünyasının en çirkin ayakkabısı ilan edilmeden önce bu unvan başka bir markaya aitti: Ugg.
Ugg'lar aslında 200 yıldır falan Avustralyalı sörfçüler tarafından giyiliyor. Koyun postundan bu botlar, sudan çıktıktan sonra sörfçülerin ayaklarını sıcak tutmaya yarıyor. 1978'de Avustralyalı genç sörfçü Brian Smith elinde bir çanta dolusu koyun postundan botla ABD'ye uçtu. Kaliforniyalı sörfçülerin arasında kendine yaşayacak bir alan bulduktan sonra Ugg markası şekillenmeye başladı.
Deckers Outdoor Corporation 1995'te markayı satın aldı. 1998'de koleksiyonu genişletti.
2000'de Oprah Winfrey'e bir çift Ugg bot gönderildi ve Winfrey bunları öyle çok sevdi ki ekibi için 350 çift Ugg bot aldı. Ve birkaç yıl boyunca markayı pompaladı. Oprah hakkında fikriniz varsa, bu kadının tuttuğunu altına çevirebildiğini biliyorsunuzdur.
Ve Ugg botlar patladı. Hem de öyle böyle değil...
2005'te "Yılın Markası" seçildi.
Başta Kate Moss, Gwyneth Paltrow, Julia Roberts ve Sarah Jessica Parker olmak üzere ünlülerin hemen hepsi bu botlardan edindi. Giyildi, giyildi, giyildi ve tabii sıkılındı...
Çünkü başarılı şekilde tüketildi.
Öyle bir zaman geldi ki Ugg'lar "in" olmaktan çıkıp "out" olmanın dibine vurdu.
Şimdi ise yeniden moda oldular. Londra'da sokağa çıktığınızda birilerinin ayağında mutlaka Ugg oluyor. O lüks tüketim konumunu terk edip kenarından köşesinden sokak modasına bulaştı.
Ama her şeyin içini doldurmak için birkaç yıla ihtiyaç duyulan ülkemizde bu botlar eski anlamıyla pazarlanıyor. Türkiye'de yetişmeyen tropik meyveleri 10 katı fiyata satmaları gibi, Akmerkez'in içinde kafesiyle de bilinen bir mağaza bu botları 445-1650 YTL arası fiyatlarla satışa sunuyor. Oysa Ugg'lar ABD'de ortalama 200 dolardan (240 YTL) satılıyor. Uggaustralia.com sitesi de 12 dolarlık bir gönderim ücreti karşılığında botları kapınıza yolluyor.
Tabii ki mağazalar serbest piyasa ekonomisi gereği fiyatta oynama yapabilir ama aradaki fark bu kadar büyük olabilir mi?
Biliyorum, arz-talep meselesi. Alan var ki adamlar da istedikleri fiyattan satıyor. Bana söyleyecek bir şey düşmüyor aslında...
Gardırobum yerine kütüphanem zenginleşiyorBirkaç hafta önce Paris'teydim. İlk gün herkes şehre dağıldı. Ne için mi? Tabii ki alışveriş.
Ben alışveriş rejimindeyim ya. birilerine takılıp onlar alışveriş yaparken seyretmekten ve acı çekmektense Paris'in entelektüel semti St.Germain'in kitapçılarına attım kendimi.
Rue Princesse'de Village Voice Bookshop çıktı karşıma.
Normalde her yurtdışı gezisinde olduğu gibi kıyafete harcayacağım parayı yine harcadım, evet. Ama bu kez kitaplara...
Birkaç kez giyip sıkılacağım kıyafetler yerine aldığım bu kitaplar beni uzun süre idare eder.
Kitapçının sahibi Michael Neal, Paris'e yerleşmiş bir İngiliz. İstediğim başka kitaplar olursa getirtebileceğini söyledi. Ertesi gün döneceğimi söylediğimde "Nereye?" diye sordu. Türkiye'ye döneceğimi söyledim. Türk olduğumu öğrenince ilgilendi ve "Dur bir dakika. Sana bir kitap daha satmaya çalışacağım" dedi.
Bir an için "Allah!" dedim, "Kürtlerle veya Ermenilerle ilgili bir kitap falan getirecek herhalde..." Ama Edouard Roditi'nin "The Delights of Turkey" adlı kitabını uzattı ve "Bu arada kitabın yazarı arkadaşım olur" dedi.
Kitap Yapı Kredi Yayınları tarafından "Türkiye Tatları" adıyla Türkçede de basılmıştı.
N'apayım aldım kitabı. Adam o kadar heves edince almamak ayıp olurdu.
Ha bir mağaza görevlisinin aynı hevesle "Çok güzel durdu üzerinizde" gibi klişe sözlerle bana satmaya çalıştığı kıyafetleri alır mıydım? Asla! O kadar kolay değil... Ama konu kitap olunca insan kandırılıyormuş gibi hissetmiyor. Faydalı bir şey ya...

Cafe