
Ece TEMELKURAN
Kıyıdan
Gayri resmi Pele: Onun adı Diko!
Çoğu zaman foto muhabiri arkadaşım Yurttaş'a şöyle derim:
"Bizi adamla/kadınla yalnız bırak."
Çünkü, röportaj kati surette iki kişilik bir iştir. En azından benim için öyle. İyi foto muhabirleri de bilir ki, üçüncü kişi izler ve röportaj veren ister istemez, hatta hiç istemese bile "tribünlere oynar". Gerçeği söylemez, derinlere inmekten rahatsız olur.
Röportaj bir güven ve damar meselesidir. Damarı bulmak ve nezaketle, hiç acıtmadan o damardan ilerlemektir. İyi bir röportaj yaptığınızın tek kanıtı röportaj verenin en sonunda şöyle demesidir:
"Bunları anlatacağımı hiç sanmazdım."
Röportaj, iki kişilik bir ilişkidir.
Oysa önceki gün Pele ile karşılıklı sahnede oturduğumuzda bizi izleyen iki bin göz vardı. Bu, ne bir samimiyet, ne bir güven, ne de bir damar meselesiydi:
Pele ne yapacağını çok iyi biliyordu.
Tatsız ve yorucu
İnsanların neyi duymak istediğini de. Dolayısıyla bir röportajdan çok iki kişilik bir şov sayılırdı olup biten. Çünkü, Pele epeydir bu işi yapıyordu. Düşündüm de Pele, dulluğu evliliğinden uzun süren kadınlara benziyordu:
25 yıl profesyonel futbol oynamış olmasına rağmen 30 yıldır futboldan bahsediyor. Ve bu "30 yıllık resmi Pele" hep aynı şeylere cevap vermek zorunda kalıyor. Ne sıkıcı, ne yorucu, ne tatsız aslında.
Düğmesi olan adam
Yorgun bir adam Pele. Pele'den yorulmuş bir adam. Düğmesine basılınca kendinden beklenen gösteriyi yapan, gösteri bittiği anda mümkünse on dakika uzanıp dinlenen, sonra yeniden "Pele" olmak zorunda olunca tekrar ayağa kalkıp Pele'yi oynayan bir adam. Sahne arkasındaki Pele'yi görünce insan sadece merhamet duyuyor.
Yakında çıkacak Pele markalı ürünlere yatırım yapacağı için çok para kazanması gereken bir adam. Bu aralar balık rejimi yapan, durmadan balık yiyen bir adam. Hapse girip çıkan oğlu için üzülen bir adam.
New York ve Brezilya'daki deniz evi arasında mekik dokuyan, son on beş gündür toplam dört kıtada, en az on konuşma yapmış olan bir adam. "İşletilen" bir "mali girişim". Yanında bin yıllık arkadaşını ve kendisini "işleten" adamı dolaştıran, müthiş sıkılan bir adam. Ve buna rağmen o meşhur Pele gülümsemesini "taklit" etmek zorunda olan bir adam.
Sahnede kalkıp, insanları heyecanlandırmak için eline topu alıp bir şeyler yapmak zorunda olduğunu bilen bir adam. Bütün bu zorunluluklara iyi bir takım oyuncusu olarak boyun eğmiş bir adam.
Diko'nun gidişi
Bütün bu sıkıntısını göstermemeyi iyi başarıyor doğrusu. Üst üste yediğimiz yemeklerde ben ne zaman masadan kalksam ayağa kalkıyor, masaya geldiğimde yeniden ayağa kalkıyor. Ona normal insan gibi davrandığım için o da insan gibi davranıyor. Sahneye çıkmadan önce tatsız olduğumu görünce "Boş ver, canını sıkma" diyor.
Sahneden inerken omuzlarımdan tutup "Bitti işte" diyor. "Ailem bana Diko der, sen de Diko de" diyor, ama sonra insanlar geliyor ve Pele'yi üzerine giyinip gürültü içinde çekiştirile çekiştirile yok olup gidiyor. Ardında imzalatmayı hiç aklıma getirmediğim o çiziktirmesi kalıyor. "Adil değil bu baraj işi" diyerek masada çiziktirdiği o şema...
ecetem@hotmail.com

Cafe