Futbolda 2010 vizyonu
Avrupa Futbol Şampiyonası kur'aları çekildikten sonra medya, bildiğimiz ezber yorumlara başvurdu yeniden: " Tam dişimize göre!"
" Biz buradan çıkarız!"
Kimisi de ihtiyatlı davranmak gereğini duydu : " Bu defa işimiz zor" diyerek...
Bu eşleşmeye birkaç pencereden bakmak mümkün.
Örneğin, grubumuzdaki rakiplerden hiç biri "endüstriyel futbolun temsilcisi" sayılmaz.
Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya ve Fransa'nın yanında onların esamesi okunmaz. Bu bakımdan bu eşleşme o kadar da "felaket" bir durum arz etmemektedir.
Ya da her turnuvada birden fazla horozun bulunduğu ve adına "ölüm grubu" denilen bir grupta da yer almadı Türkiye... 2008'in ölüm grubu bence Hollanda, İtalya, Romanya ve Fransa'nın buluştuğu C grubudur.
FIFA'nın dünya klasmanında Türkiye elemelerdeki son sıçrayışı ile 16. sıraya yükseldi. A grubunda eşleştiğimiz ülkelerden Çek Cumhuriyeti 6., Portekiz ise 8. sırada. Ev sahibi ülkelerden biri olduğu için fazla maç yapmadığından sıçrama olanağı da bulamayan İsviçre ise 44. sırada... Bu klasmana bakarsak, en azından iki güçlü rakiple eşleştiğimizi, üçüncünün de ev sahibi ülke olarak her organizasyonda olduğu gibi bir sonraki tura taşınabilecek avantajlara sahip olduğunu düşünebiliriz.
Türkiye, Portekiz ve Çek Cumhuriyeti karşısında pek başarılı sonuçlar almış değil. Portekiz'i yeneli çok yıllar olmuş. Yakın geçmişte bizi hep yenmişler. Çek'ler karşısında da sadece bir İzmir beraberliğimiz (2-2) var... Gerisi yenilgi. İsviçre her zaman yenebildiğimiz, yenebileceğimiz bir ülke... 2005 Kasım'ındaki travma yaratan olayı ise bir daha yaşanmamak üzere unutmak durumundayız.
Çek Cumhuriyeti, Portekiz kadrolarını yeniliyorlar. İsviçre'de ise gözle görülür bir yenilenmeden söz edemeyiz. Bu bilgilerin ışığı altında kolay bir gruba düşmediğimizi, işimizin gerçekten zor olacağını kabul etmek gerekir.
Niçin gidiyoruz?
Gelelim asıl soruya :Türkiye Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine hangi amaçla gidiyor?
Sadece katılmış olmak için mi? Gruplardan çıkarak çeyrek final oynamak için mi? Ya da bazılarının iddia ettiği gibi final oynayıp şampiyonluğu kazanmak için mi? Komşu Yunanistan, 2004'de bu işi pekala becerebildiğine göre, Türkiye de aynı performansı göstermeli mi?
Hemen söyleyelim, sadece katılmış olmak artık bizi kesmez! 1996'daki üç yenilgi ile gidip döndüğümüz turnuva Milli Takım için sadece bir "staj" özelliği taşıyordu. Artık herhalde "stajyer finalist" konumunda değiliz. O konumu çoktan aştık, bir daha geriye dönmemeliyiz. Performansa kimse itiraz etmez. Başarı elbette güzeldir.
Ama geleceği de hesaplayarak daha stratejik adımlar atmalı Türkiye...
Boş hayaller rafa!
Avrupa Futbol Şampiyonası'nı 2010 Dünya Kupası için ciddi bir hazırlık ve deneme fırsatı olarak değerlendirmeli. 2008'de alacağı sonuç ne olursa olsun, oraya gelecek Dünya Kupası'nı taşıyacak kadro ve felsefeyle gitmeli. Son yıllarda sabırsız davranıp kısa vadeli hedefler seçerek içini doldurmadan yarattığımız hayaller hep kırıldı. Kendimizi dev aynalarında görerek özeleştiriyi unuttuk. Düşe kalka final vizesi alır hale geldik.Türk Futbolu, gelecekte aynı sıkıntıları yeniden yaşamamak için Euro 2008'i boş hayallerle değil, gerçekçi plan ve programlarla, iyi seçilmiş ve iyi hazırlanmış kadrolarla, belli bir oyun felsefesini sahaya yansıtacak vizyon ve kararlılıkla yaşamalı.
Fatih Terim ve yardımcılarından herkesin hoşuna gidecek pembe demeçler değil, geleceği inşa edecek bir vizyon bekliyoruz.
Umarız Haziran'da o vizyonun çiçekleri açar, bizler de mutlu oluruz.
'Yavaş yavaş Hasan Şaş!'
Başlıktaki sözleri, herhangi bir Afrika ülkesine giderseniz, garsondan, resepsiyon görevlisinden, taksi şoföründen ya da asansörcüden duyabilirsiniz. 2002 Dünya Kupası çok gerilerde kaldı. Üstünden bir Dünya Kupası daha geçti ama Hasan Şaş'ın Brezilya'ya attığı gol hâlâ unutulmadı. Hangi Türk'ten duymuşlarsa, o tekerleme şimdi Türk turistlere karşı Afrika'nın hemen her ülkesinde bir selamlama cümlesi olarak dilden dile dolaşıyor.
Hasan Şaş, belki de o golle kazandığı şöhreti kariyerine aynen yansıtamamanın sıkıntısını çekiyor. Kontrolsuz adrenalin, davranışlarını da verimliliğini de sürekli törpülüyor, keskinleştiriyor.
2002 Dünya Kupası'ndan sonra uzun süre beklediği dış transfer tekliflerini alamadı. İtalyan kulüplerinin oyalamasından sıkıldı, bunaldı. Galatasaray'la yeniden anlaştı ve kulübünde kaldı. 2006'da ağır sorunlar yaşadıkları halde takıma sürpriz şampiyonluğu getiren büyük dayanışmanın üç liderinden ( Hakan Şükür ve Ergün Penbe ) biriydi. Gerets'in son yılında zaman zaman onu yok sayıp kenara ittiler. Feldkamp ona değer verdi. onu kazanmak için uğraştı. O da lider karakterini yansıtarak varlığını yeniden ortaya koydu. Ama adrenalinini kontrol edemedi.
Terim konuşmalı
Büyükşehir Belediyespor maçında sahadan atılmak için gereken her şeyi yaparken, kontrolsuzluğun muhteşem örneğini verdi..Oysa ben hâlâ Hasan Şaş'ın Milli Takım'da vazgeçilmez bir yeri olduğuna, oraya mutlaka dönmesi gerektiğine inanıyorum...
Ama bilinen saha içi davranışlarıyla - mesela bir İsviçre maçını oynadığını da düşünmek bile istemiyorum.
Fatih Terim, oğlu gibi sevdiği hemşehrisini, çağırıp konuşmalı... Kendine acıyan, arabesk çekip gitme küskünlüğü sergileyen Hasan Şaş'ı sarsmalı... O'na ihtiyacı olduğunu anlatmalı...
Aksi halde tükenecek Hasan Şaş...
Belki çok hızlı, belki de yavaş yavaş!
agokce@milliyet.com.tr

Cafe