
Hasan PULUR
Olaylar ve insanlar
Skandal ve kabak gazetecilerin başında...
ASLINDA "skandal" deyip üstüne üstüne gidilecek bir olay ama, Cumhurbaşkanı Gül'ün "acemiliğine" verip "İnşallah oturduğu makamın önemini anlar, bir daha böyle şeyler yapmaz!" deyip geçiyoruz.
Geçiyoruz dedikse de, suspus olup oturacak değiliz.
Hikâyemiz Cumhurbaşkanı'nın, Pakistan'a giderken, uçağına aldığı gazetecilere anlattığı bir olayla başlıyor.
* * *
YÖK'ten üç kişilik rektör aday listesi geliyor, Cumhurbaşkanı üçünden birini seçecek, yalnız birinin dosyasının kenarında not var:
"Eşi kara çarşaf giyer!"
* * *
GÜL isimsiz ihbarı ciddiye alır, soruşturma yaptırır, hem de iki defa. Bırakın adamın karısının çarşaf giymesini, evlenmemiştir bile, bekârdır.
* * *
CUMHURBAŞKANI bunu gazetecilere anlatır, ertesi gün haber YÖK'ün üzerine yıkılır, sanki YÖK dosyaya bu notu koymuştur. YÖK Başkanı Prof. Teziç hemen açıklama yapar, "Bizim bu işle ilgimiz yok, kimsenin eşi hakkında soruşturma yapıp dosyaya not koymadık," der.
* * *
EEEE, nasıl olmuştur bu iş?
Arkadan bir açıklama gelir, Cumhurbaşkanı "YÖK'ün bu notla ilgisi yoktur" demektedir.
Hoppala!
O zaman?
Uçaktaki gazeteciler uydurmuştur!
Başka izahı var mı?
Peki, nasıl uydurmuşlar?
Daha doğrusu uydurmamışlar, Cumhurbaşkanı YÖK'ten söz ederken bu dosyayı açıklamış, onlar da dosyanın YÖK'ten geldiğini sanmışlardır.
Peki, ne yapmalıydılar?
Cumhurbaşkanı'nın sözüne güvenmeseler miydi?
* * *
VALLA biz olsak tekrar tekrar sorardık, çünkü Sayın Cumhurbaşkanı'yla geçmişimizde böyle bir olay var.
Kendileri, AKP'nin Dışişleri Bakanı, Avrupa Birliği'ne girebilmek için kapı kapı dolaşıyor.
Şimdi Avrupalıları yere göre koymayan Sayın Gül, Refah Partisi'nin sözcüsüyken Meclis kürsüsünden söylemediğini bırakmıyor.
Biz bu çelişkiyi yansıtıyoruz, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diyerek...
* * *
GÜL, o tarihte Amerika'da, bir yalanlama:
"Ben böyle şeyler söylemem!"
Öyle mi, biz ertesi gün Sayın Gül'ün Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasını tutanaklardan veriyoruz, "Bu da mı yalan?" diye...
Bizi Amerika'dan telefonla arıyor:
"Evet, ben söylemiştim ama, unutmuşum!"
Şimdi görüyorsunuz, iş dönüp dolaşıyor, gazetecilerin başına patlıyor:
"Bir lafı anlamıyorlar!" diye...
* * *
MADEM gazetecilikten laf açıldı, bir nokta koyalım...
"Hürriyet" yazarı Yılmaz Özdil, Gazetecilik Karnesi başlıklı yazısını şöyle bitiriyordu:
"Bakın acı bir örnek vereyim...
Daha önce çalıştığım çok önemli bir gazetede iki yazar vardı. İkisi de ödüllü, ikisi de ağır abi, ikisi de cemiyet üyesi... Ama, yazılarını kendileri değil, başkaları yazıyordu!
Bir gün meslek ahlakı üzerine kavga ettiler aralarında... Biri dedi ki, yazılarını kendin bile yazmıyorsun, ne konuşuyorsun? Öbürü cevap verdi: Ben hiç olmazsa, yazılarımı kimin yazdığını biliyorum, sen onu da bilmiyorsun!" (4 Aralık 2007)
* * *
BİR yazara yazmadığı şeylerin hesabını soramazsınız, yani "Kim bu iki ağır abi?" diyemezsiniz.
İsteseydi isimlerini yazardı, yazmadığına göre...
Ama belli olmaz, bakarsınız basın tarihine benim de bir katkım olsun, der.
Ağanın eli tutulmaz!
h.pulur@milliyet.com.tr

Cafe