
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Porto yenilgisi, Lizbon'da "fado" geceleri ve bir Japon grup...
Yağmurların bir türlü dinmediği Köyceğiz'de, 16 yaşlarında 2 liseli kız öğrenciyle, onlara adresi bulmakta yardımcı olmuş emekli bir öğretmen misafirlerim oldular.
* * *
Liseli kız öğrenciler, mağaza vitrinlerinde ve sokak reklamlarında Türkçenin kaybolmaya ve yerini İngilizcenin almaya başladığından yakınıyorlardı; bir de yabancıların, mal mülk edinmeyi hızlandırmasından.
* * *
Mütevazı giyimli emekli öğretmen ise, matematik, fizik, kimya derslerinden hepsine girmiş olduğunu söylüyor ve o da; öğrencilerin bir türlü bu dersleri sevememiş olmasından yakınıyordu.
* * *
Emekli öğretmen de, kız öğrenciler de buram buram "vatan sevgisi" kokuyorlardı ama; sevdikleri vatanın yetiştirdiği evrensel değerlerden de pek haberli değildiler.
Ne matematikçi Cahit Arf'ın adını duymuşlardı, ne Prof. Dr. Hulusi Behçet'in; ne de 30'a yakın Türk yazarının, başta Yunanca, çeşitli dünya dillerine çevrilmiş olduğunun farkındaydılar.
* * *
Emekli öğretmen, fen derslerinde neden öğrencilerin merakının öncelikle Arşimed'in, Talez'in, Paskal'ın biyografileri üstüne çekilmemiş olduğunu hiç düşünmemişti.
Liseli kız öğrenciler ise, "meslek sahibi" olmakla, "mevki sahibi olmak" arasındaki farkı hiç düşünmemişlerdi.
* * *
Dünyayı yaşadıkları yerlerden ibaret sanma ve hamasi bir ezberin içinde dolanıp kalma tutsaklığına uğramış çok genç ve orta yaşlı misafirlerimle bir hayli konuştuk.
Sanırım epey bir şaşkınlığa uğramış olarak ayrıldılar bendenizden.
* * *
Beşiktaş'ın, Porto'da oynadığı maçı izlerken; Karakartallar'ın zar zor yakaladıkları fırsatları da kaçırdıklarını gördükçe, maçın sonucunu tahmin somutlaşıyordu.
* * *
AB'nin geçici başkanlığını da şu sıralarda yüklenmiş olan Portekiz, 10 milyon nüfuslu ama çok boyutlu bir ülkeydi.
Başkent Lizbon ziyaretçilerini, şu çarpıcı uyarıyla karşılıyordu:
"Dünyanın yarısını keşfetmiş olan bir ülkeye geldiniz"
* * *
1755 depreminden sonra Lizbon'un yapılanmasında, Paris çok etkin olmuştu.
Ancak bir de kendi özellikleri vardı Lizbon'un; barok üsluptaki kiliseleri, renkli fayanslarla süslü evleri ve "fado"ların söylendiği özel gece lokantaları...
* * *
Sahnesiz, ramp ışıksız, mikrofonsuz bir lokanta köşesi ve gelip o köşeye oturan 3 gitarist ile ayakta gözleriyle masaları tarayan genç bir "fado" şantözü...
* * *
Derken ortaçağ uzantılı acılarla da örgülenmiş, kendi doğallığı içindeki mikrofonsuz bir uzun şarkı...
* * *
En hoşuma giden, emekli bir evkaf memuru kılığındaki, orta yaşlı bir "fado" şantörü olmuştu.
Gözlüklü, kravatlı, yelekli ve ceketinin ilk 2 düğmesi ilikliydi. Şarkısını söylerken de, sağ eliyle ceketinin ucunu tutuyordu.
Ne kadar doğal, ne kadar kendisi gibi ve gösterişsizdi.
Gitarlar ise özel gitarlardı ve değişik ritimlerde eşlik ediyorlardı şarkıcılara...
* * *
Genç sayılmayacak bir yaştaki şişmanca ünlü "fado" şantözü ise, en son çıkıyordu.
* * *
Ortadaki masalardan birinde 10-12 kişilik bir Japon grubu vardı; mimiksiz bakışlarla izliyorlardı "fado" şarkıcılarını ve parçalar bittiğinde de, salondaki alkışlara katılmıyorlardı.
* * *
2'nci seansın sonunda program bitmiş gibi oldu ve Japon grup; alkışsız, gülücüksüz, titreşimsiz, hep birlikte ayağa kalkıp ayrıldı lokantadan.
* * *
Japon grup gittikten sonra tekrar geldi müzisyenler; artık sadece müziklerini sevenler kalmıştı lokantada...
Onlar da içlerinden yükselip taşan özel şarkılarını dağıttılar tüm masalara; bazen bir yana, bazen öteki yana dönerek...
* * *
O gece "fado" dinlemeye gitmeden önce de; Solmaz Kâmuran'ın Portekizceye de çevrilmiş olan "Kiraze" romanını yayınlamış olan kitabevine uğramıştık...
Ne kadar sıcak bir ilgiyle karşılanmıştı Solmaz... Arkasından da kitabevinin hemen yanındaki bir kafeteryaya oturmuştuk...
Derken mağaza tezgahtarlarından, balık satıcılarından, garsonlara kadar bir yığın okuyucu, "Kiraze"yi imzalatmaya geldi Solmaz'a...
* * *
Maçlarda yenme-yenilme, o kadar da önemli değil; önemli olan "mevki sahipleri"nin buzlu camlarla çerçevelediği, oligarşik bir düzen tutsaklığından; kendi sanat ve bilim dallarında İNSANLIĞIN ortak bahçelerine uzanmak ve oralara kadar uzanmışların tadını kendi vatanının yüreğinde de duymak...
* * *
Köyceğiz'de çalıştığım odanın hemen yanında dama doğru tırmanmış olan açık eflatunla pembe karışımı begonviller; hafif hafif sallanıyor, sanki bendenize:
- Haklısın, diyorlardı.
c.altan@prizma.net.tr

Cafe