
Doğan HEPER
Not
Parka neyse, türban o...
PARKA semboldü.
Neyin sembolü?
Solcu gençliğin.
Türban semboldür.
Neyin sembolü?
Dinci muhafazakâr gençliğin.
Peki o gün solcu dediğimiz gençler yani "parkalı gençler" ne istiyorlardı?
"Rejim değişikliği" diyeceksiniz. Doğrudur.
Ama ne için rejim değişikliği?
Onlara göre fakirlikle, yoksullukla mücadele mevcut rejim içinde olamazdı. Fakirle zengin arasındaki uçurumun giderilebilmesi için rejim değişikliği şarttı.
Torpil, iltimas zenginliğe ve zengine itibar gibi, parası olanın her şeye hâkim olduğu bu rejim sürdürülemezdi, ona son verilmeli, "devrim" yapılmalılıydı. Bu devrimi "parkalı gençlik" önderliğinde işçi sınıfı yapacaktı.
TV'de oynayan "Hatırla Sevgili" dizisinde Deniz Gezmiş, banka soyup elde ettikleri para için "Bu para fakir halkımızındır" diyerek işi ne kadar da basit sandığını gösteriyordu.
Yani o gün de Türkiye'nin sorunu sonuçta "ekonomikti" bugün de "ekonomik"tir.
* * *
BUGÜN aynı fonksiyonu yerine getirmek isteyen "türbanlı gençler" var.
Yani onlar da kendilerine göre ezilmişliğin, geri kalmışlığın, fakirliğin ikinci sınıf sayılmanın savaşını veriyorlar.
Savaş verdiklerini zannediyorlar. Yani "parkalı gençler"le "türbanlı gençler"in ortak noktaları "ekonomi"dir, "ekonomik"tir.
Parkalı gençlik ekonomi için silahlı mücadele yanlışına sapmıştı.
Dinci muhafazakâr gençlik ekonomi için siyasi mücadeleyi seçti ve sembol olarak türbanı benimsedi.
Oysa dinci muhafazakâr görüntü ile bu amaca varılamaz.
* * *
BİZ üniversitede okurken türban yoktu, türban sorunu diye bir şey yoktu. O gün hâkim sınıfa baş kaldıranlar parkalı gençlerdi. Bugün türban onun yerini aldı. İnanç özgürlüğü ile türbanın bir ilgisi bana göre yok. Olsaydı klasik "başörtüsü"ne başvurulurdu. Türban bir simgedir.
Bu cümleler, teröristlerden çok, çeşitli bahanelerle içte ve dışta onları destekleyen, onlara rahat ortam hazırlayanları hedef alıyordu.
"Bıçak kemiğe dayandı" diye bir sözümüz olduğu unutulmamalı...
KURBAN
Bir adam, diri diri bir ineğin önce ayaklarını dizden kesiyor. Yaramaz ineği böylece çöktürdükten (!) sonra bıçağı bu kez de hayvancığın gırtlağına dayıyor.
İşte ben bu vahşeti unutamıyorum. Görseniz sizin de o insafsız adamı ömrünüzün sonuna kadar lanetleyeceğinizi tahmin ediyorum.
Belki beni bu konularda çok hassas, gereğinden fazla hassas bulanlar olacaktır. Doğrudur. Ben yıllarca her cins hayvan sahibi oldum. Hele o tavuklar. Hele hele spençler.
Ama bunları kestirmedim. Hepsi ecelleriyle öldü ve hepsinin bir ismi vardı. Benim kazancım, onları sevmekti. Tavuk yemeye Milliyet'in lokanta şefi Ahmet Bey beni alıştırdı.
Bunları geçelim, gelelim esas konumuza.
Önümüzde Kurban Bayramı var.
Ben diyorum ki, kurban keselim ama ne olur, bunu kurbanlıkların canını acıtmadan yapalım.
Bu nasıl olacak?
İğneyle kurbanlığı uyuşturmak.
Bunun sakıncası, iğneyle hayvana verilen ilacın etkisinin insanlara da geçmesi olabilir.
Öyleyse, kurbanlıkları kesilmeden önce "şok"la sersemletmek...
Evet bu yapılabilir, yapılmalı. Hem de her yerde.
RÜŞVET
Mesela, niye vasıfları uygun olmayan yerlere "eğlence yeri" ruhsatı veriliyor? Bu belge acaba rüşvetsiz verilebilir mi?
Buralara gelenlerin otomobillerini geceleri değnekçiler caddelere, sokaklara park edip oraları geçilmez hale getiriyorlar, acaba onlar rüşvet vermeseler bu kadar pervasız olabilirler mi?
İstanbul'da yapıların yüzde 70'i kaçak deniyor da bu kaçaklardan rüşvet alanlar ilan edilmiyor.
Geçen gün Ümraniye'de 17 katlı lüks site inşaatının 5 katı olaylı bir şekilde yıkıldı. Peki ruhsatı kim, ne karşılığı vermişti? Ve veren veya verenlere ne yapıldı? Sonra bu 5 kaçak kat bir günde mi yapıldı? Yapılırken niye görülmedi?
"İstanbul silme bina oluyor" diyenlere hak veriyorum. Bunlar bir plan dahilinde yapılıyorsa bir diyeceğim yok. Ama yolu bile olmayan yerlerde öncelik gökdelenlere mi verilir, yola mı, sormadan da edemeyeceğim... Misalleri çoğaltmak mümkün, işte Kavacık, sabah ve akşam saatlerinde geçin bakayım...
Şimdi ise Cumhurbaşkanı ve Başbakan aynı şeyi yapıyor. Belli gazetecileri uçaklarına alıyorlar.
Oysa gazeteci "mesafe"yi iyi ayarlayan adamdır. O ayarlayamıyorsa gazetelerin genel yayın yönetmenleri bu ayarı yapar...
Yani siyasinin çağırdığı gazeteci değil, yönetmenin yolladığı gazeteci o seyahate katılır. Doğrusu bu değil mi?
Peki, petrol ve doğalgazda yabancıya mahkûm değil miyiz?
Mahkûmluksa, ben birinciyi tercih ederim. Var mı diyecek?
Niye acaba? Yoksa bu "izin" sonra satılacak mı?
dheper@milliyet.com.tr

Cafe