Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 16 Aralık 2007 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Tutkunun peşinde koşanlara bir tavsiye

Satır Arası / Deniz Sipahi

Ben, koleksiyoncuları tutkunun peşinde koşan insanlar olarak görüyorum. Gerçeği söylemem gerekirse, bir tutkunun peşinden koşmayı da koşan insanları da seviyorum.
Gelin sizinle bu pazar koleksiyon tutkusunun yakın tarihine bir göz atalım.
Aya İrini Kilisesi, İstanbul’un fethinin ardından imparatorluğun cephaneliğine dönüştürüldü. Fetih sırasında ele geçirilen silahlar ve Hıristiyan dünyasına ait kutsal emanetler de burada saklanıyordu. Daha sonra ele geçirilen İslam dünyasına ait kutsal emanetler de aynı yerde muhafaza edilmeye devam etti. Bu eşyalara atfedilen ve toplanmasına neden olan değer, daha sonraki Osmanlı müzelerinin de tohumlarını attı.
Daha önceki uygarlıklara ait eserlerle ilgili olarak Türklere ait bilinen en eski koleksiyonun Dulkadiroğlu Beyi Alaüddevle Bey’e ait Geç Hitit dönemi aslan heykelleri olduğu söyleniyor.
Müslüman halk genellikle başta el yazması kitaplar olmak üzere, silah, hat levha, ebru ve dini eşyaları toplamış. Bunu sikke, tespih, mühür, yazı takımı gibi malzemeler takip etmiş. Bu birikimleri meydana getirenler arasında padişahlardan küçük dereceli memurlara kadar insanlar bulunuyor. Belli bir sanat dalıyla uğraşan sanatçıların ya da bilimle uğraşanların da kendi alanlarındaki eski eser ve malzemelerin koleksiyonlarını yaptıkları biliniyor.
Örneğin II. Abdülhamit zamanında kısa bir süre sadrazamlık da yapmış olan İbrahim Edhem Paşa’nın, ki kendisi ilk maden mühendisidir, kendi mesleğiyle ilgili oluşturduğu geniş bir koleksiyon bulunuyor. Muallim İsmail Hakkı Bey’in ise günümüze ulaşan ve binlerce eseri içeren el yazması nota koleksiyonu Türk musikisinin önde gelen repertuar kaynaklarından biri.
Bu koleksiyonlardan özellikle kitaplar cami ve medreselerde kurulan kütüphanelere bağışlanmış. Örneğin kendisi de bir hattat olan Darüssaade Ağası Beşir Ağa’nın da bir koleksiyoncu olduğu biliniyor.
Avrupa’dan gelen malzemeler ise 19’uncu Yüzyıl’ın ikinci yarısından sonra yaygın olarak toplanmaya başlanmış. Tablo koleksiyonu yapanların sayısı ise çok az. Avrupa’dan gelen eserlere duyulan merakın İstanbul, İzmir gibi kentlerde ya da yurtdışında yaşayan veya orada görevli olan Osmanlı vatandaşları arasında yaygın olduğunu söylemek ise hatalı olmaz.
Müslüman vatandaşların dışında gayrimüslim vatandaşlar ve yabancılarla gayrimüslim tebaaya ait okulların da değişik başlıklarda koleksiyonları mevcut. Okullardaki bu koleksiyonlar daha çok eğitim amaçlı bir araya getiriliyorlardı. Örneğin İzmir’de de Evanjelik Okulu’nda bir müze vardı. Bu müze İzmir yangınında yok olmuştu.
Bunları neden yazıyorum...
İzmir’de çok önemli bir etkinlik düzenleniyor. Atatürk Kültür Merkezi’nde dün başlayan ve 18 Aralık’a kadar devam edecek 1. İzmir Koleksiyonculuk Günleri’ni Collection Club İzmir Şubesi yapıyor. Ege Üniversitesi ve İzmir Ticaret Odası da destek veriyor.
Proje koordinatörü Aybala Yentürk ve eşi Nejat Yentürk’ü yıllardır tanıyorum.
Onları hep bir tutkunun peşinde koşan insanlar olarak görmüşümdür.
İzmir’deki bu etkinliğin bazı ilkleri de var.
Aybala Yentürk ve Nejat Yentürk koleksiyonunda yer alan Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk bira üreticisi Prokopp’a ait bira şişeleri sergide izleyenlere sunulacak. Osmanlı Devleti’nin 1913-1915 Sanayi İstatistikleri’nde gıda sanayisinin en önemli başlıklarından biri, bira imalatıydı. Söz konusu istatistiklerde, imparatorluk topraklarında sanayi işletmeleri kapsamında ele alınan dört bira imalathanesinden ikisi İzmir’de yer alıyordu. 1846 yılında kurulan İzmir’deki Prokopp Birahanesi Osmanlı İmparatorluğu’nun bilinen ilk bira üreticisiydi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk yerli parfüm üreticisi Ahmet Faruki’ye ait parfüm şişeleri de bu sergide ziyaretçilerin ilgisine sunulacak.
Ahmet Faruki, kendi alanında bir ilktir. Yaptıkları, sanayi alanında sayılmayacağından önemli görülmeyebilir.
Ama kapitülasyon rejimi altında bir ithal malları cennetine dönüşmüş olan Osmanlı’da yaptıkları büyük bir anlam taşımaktaydı.
Kaliteli ürünlerini, şık ambalajlar içerisinde, zarif etiketlerle sunan Faruki, Avrupa’daki parfümeri firmalarının karşısına bir rakip olarak çıkabilmişti. Hatta ismini, bir marka olarak lanse edebilmişti.
Firmasının en popüler olduğu yıllarda Sultanhamamı’ndaki dükkanından alışveriş etmek bir ayrıcalık haline gelmiş, nişan, düğün ve benzeri özel günler için hediyenin Faruki’nin dükkanından alınması halk nazarında önemsenir olmuştu. Yabancı mallar tarafından neredeyse işgal edilmiş İstanbul’da bu çok önemli bir gelişmeydi.
Koleksiyonculuk Günleri’ni kaçırmayın.

Kuduzdan ölüm Avrupa’da günlerce manşetlik haberdir

İki hafta önceki yazımda Türkiye’de yaygın görülen ölümcül kist hidatik enfeksiyonundan özellikle çocuklarımızı koruyabilmek için tüm sokak köpeklerinin üç ayda bir toplanarak ilaç verilmesi ve dışkılarının 3-4 gün boyunca imha edilmesi gerektiğini; bu işlemin güçlüğü nedeniyle çözümün, hayvan barınaklarının koşullarının düzeltilmesinde yattığını yazmıştım.
Yazının yayımlandığı gün, Erzurum’da kuduz bir sokak köpeği tarafından ısırılmış olan 3 yaşındaki bir kız çocuğunun yaşamını yitirmesiyle sarsıldım. Henüz iki ay önce İstanbul Büyükçekmece’de 5 yaşında bir erkek çocuğu da aynı şekilde can vermişti. Bir ülkenin uygarlık düzeyi, insan yaşamına verilen değerle doğru orantılıdır. Gelişmiş bir ülkede iki ay içinde iki çocuk, sokak köpekleri tarafından ısırıldıktan sonra kuduz nedeniyle ölse, olay günlerce tartışılır ve büyük olasılıkla sağlık bakanı istifa etmek zorunda kalırdı.
Kist hidatiğe gelince...
Parazitli köpeklerin dışkılarıyla doğaya atılan gözle görülmeyen yumurtaların kirli eller, sular, çi€ sebze ve meyveler aracılığıyla alınmasıyla özellikle çocukluk çağında insana bulaşan bu enfeksiyon, köpeklere ise birkaç santim büyüklüğündeki sıvı dolu kistleri içeren koyun ve sığır iç organlarının çi€ yenmesiyle bulaşıyor. Bu nedenle veteriner kontrolsüz hayvan kesimlerinin, özellikle de Kurban Bayramı’nın enfeksiyonun yaygınlaşmasında önemli rolü var.
Geçtiğimiz ay Ürgüp’te düzenlenen Türkiye Parazitoloji Kongresi’nde veteriner fakültelerindeki öğretim üyelerinden aldığımız bilgilere göre veteriner kontrolsüz kesimler Türkiye’de son derece yaygın. Ana sorun yasal düzenlemelerde değil, yasaların uygulanmasında. Kasap denetimlerini gerçekleştiren belediyeler, çoğunlukla oy kaybetme korkusuyla, bazen de tehditler nedeniyle, veteriner kontrolsüz kesilen hayvan etlerinin satışına göz yumuyor. Denetimlerin Sağlık veya Tarım Bakanlığı elemanları tarafından sıklıkla yapılması çok daha mantıklı görünüyor.
Kist hidatik enfeksiyonunun yayılmasını önleyebilmek için kurban bayramlarındaki kesimlerin de mutlaka, belediyeler tarafından belirlenen alanlarda, deneyimli kasaplar tarafından yapılması çok önemli.
Bu konuda çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmek için, sokak köpeği kökenli insan kuduzunu ve kist hidatik enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldırılmamız gerekli. Çağdaş uygarlığı yakalayalım, Avrupa Birliği’ne girmesek de olur.

(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)

dsipahi@milliyet.com.tr








EGE
Emeklilik hakkında her şey
Tutkunun peşinde koşanlara bir tavsiye
İzmir’in, Paris’te Başbakan Erdoğan’la randevusu var!





Ege Ana Sayfa
Ekonomi
Spor
Rehber


Necati Çetiner
Deniz Sipahi
Erol Yaraş

   
© 2006 Milliyet