SEYİR DEFTERİ
Anadolu coğrafyasında sonuna "şehir" sözcüğü, önüne bir ad ya da sıfat eklenen kentler vardır. Eskişehir, Kırşehir, Nevşehir gibi. Avrupa Birliği'nden dışlanmış bir Türkiye günün birinde Kuzey Kıbrıs'ı sınırlarına dahil ederse bu kentlere bir başkasını eklemek gerekebilir: "Ölüşehir", yani "Kapalı Maraş".
Rumların Varoşa dediği, bir zamanlar adanın en gözde sayfiye ve eğlence merkezi olmuş, şimdiyse bir hayalet kentten farksız o eşsiz güzellikteki kıyı. Adını "Barış Harekatı" koyduğumuz savaştan sonra silahlı kuvvetlerimiz buraya dek ilerlemiş, ileride pazarlık yaparız düşüncesiyle Mağusa'nın bu bölgesini de almıştı.
Askeri strateji açısından ordunun yayılması gerekiyordu belki, Mağusa kuşatıldığında mücahitler kahramanca direnmişti ama bu bölge de ele geçirilince ada nüfusunun yüzde 18'ini oluşturan Türkler yüzde 40 gibi bir toprak egemenliğine sahip olmuştu.
O zamandan bu yana 33 yıl geçti ama Maraş hâlâ "kapalı". Ölü bir kentin geçmişin hayaletleriyle dolu sokaklarında dolaşır gibi dolaştım oralarda. Terk edilmiş villalar, yıkık duvarlar, devrilmiş ağaçlar, ayrıkotlarının kapladığı bahçeler gördüm. İster istemez Cahit Sıtkı Tarancı'nın ünlü dizesi düştü aklıma: "Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar."
Askeri bölge olmasına rağmen arabayla girebildik; durmamak, fotoğraf çekmemek koşuluyla bir ucundan da olsa dolaşabildik. Gördüğüm insansız, kepenkleri kapalı evler, duvarlarında hâlâ mermi izleri taşıyan lüks oteller, boşaltılmış dükkanlardı. Ölüm sessizliği sinmişti her yere, topraktan vahşi bitkiler, sazlıklar, savaşta yanmış ağaçların kökleri fışkırmıştı. Cinler tek kale maç yapıyordu karanlık sokaklarda.
Bir zamanlar Kıbrıs'ın en canlı, en güzel köşelerinden biriymiş burası, tüm Akdeniz sayfiyelerindeki gibi öyle neşeli, sıcak, yaz aşklarına aşina. Yahya Kemal'in deyimiyle aşinalığın aşka dönüştüğü bir yerdi diyeceğim. Şimdiyse bir ölüşehir.
Ömrümde ilk kez Saraybosna'da görmüştüm savaşı burada, Maraş'taysa "Barış Harekatı"ndan 33 yıl sonra gördüğüm Goya'nın tablolarındaki vahşetin öteki yüzüydü. Yani insansız, cansız, yaşamasız bir ölü kent, savaşın çoğumuza aşina olmayan, belki de uzaktan duya duya artık kanıksadığımız yüzü.
Diyeceksiniz ki yalnızca bunları mı gördün Mağusa'da? Hayır, Gazimağusa'da güzel şeyler de gördüm elbet. Örneğin, Kıbrıs'ın en eski gotik kiliselerinden biri olan Aziz Nicolas'yı. Osmanlı fetihten sonra camiye dönüştürmüş yapıyı, o güzelim vitraylı cepheye bir bodur minare eklemiş. Şimdi adı Lala Mustafa Paşa Camii, ibadete açık.
Akşam namazında içeriye girdim, cemaat beş kişiden ibaretti. Kıbrıs'taki eski gotik katedrallerin korunmasında camiye dönüştürülmelerinin de payı var elbet ama Osmanlı, fethettiği ülkelerde yaşayan Hıristiyanların inanç özgürlüğüne gösterdiği hoşgörüyü onların uygarlıklarını simgeleyen dinsel yapılara göstermedi her zaman. Bu yapılara yeni bir işlev yüklerken belki tarihsel sürekliliklerini sağladı ama özgül kimliklerini de yok etti. Bir bakıma içlerini, ruhlarını boşalttı. Yalnızca bir ölüşehirde dolaşmanın kederiyle değil, kaybolan ruhu arayışın bezginliğiyle ayrıldım Mağusa'dan.
Ölüşehirde bir öğle vakti
Ölü bir kentin geçmişin hayaletleriyle dolu sokaklarında dolaşır gibi dolaştım Kıbrıs'ın Maraş'ında. Terk edilmiş villalar, yıkık duvarlar, devrilmiş ağaçlar, otların kapladığı bahçeler gördümNEDİM GÜRSEL
Anadolu coğrafyasında sonuna "şehir" sözcüğü, önüne bir ad ya da sıfat eklenen kentler vardır. Eskişehir, Kırşehir, Nevşehir gibi. Avrupa Birliği'nden dışlanmış bir Türkiye günün birinde Kuzey Kıbrıs'ı sınırlarına dahil ederse bu kentlere bir başkasını eklemek gerekebilir: "Ölüşehir", yani "Kapalı Maraş". Rumların Varoşa dediği, bir zamanlar adanın en gözde sayfiye ve eğlence merkezi olmuş, şimdiyse bir hayalet kentten farksız o eşsiz güzellikteki kıyı. Adını "Barış Harekatı" koyduğumuz savaştan sonra silahlı kuvvetlerimiz buraya dek ilerlemiş, ileride pazarlık yaparız düşüncesiyle Mağusa'nın bu bölgesini de almıştı.
Askeri strateji açısından ordunun yayılması gerekiyordu belki, Mağusa kuşatıldığında mücahitler kahramanca direnmişti ama bu bölge de ele geçirilince ada nüfusunun yüzde 18'ini oluşturan Türkler yüzde 40 gibi bir toprak egemenliğine sahip olmuştu.
O zamandan bu yana 33 yıl geçti ama Maraş hâlâ "kapalı". Ölü bir kentin geçmişin hayaletleriyle dolu sokaklarında dolaşır gibi dolaştım oralarda. Terk edilmiş villalar, yıkık duvarlar, devrilmiş ağaçlar, ayrıkotlarının kapladığı bahçeler gördüm. İster istemez Cahit Sıtkı Tarancı'nın ünlü dizesi düştü aklıma: "Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar."
Cinler maç yapıyordu
İki yıl önce Lefkoşa'da Birleşmiş Milletler'in "Buffer Zone", Rumların "Nekri Zoni" yani "Ölü Alan" diye adlandırdığı Yeşil Hat'ın ortasında kalan boş bir alanda dolaşmış, izlenimlerimi sizinle paylaşmıştım. Bu kez Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Kongresi dolayısıyla Mağusa'ya düştü yolum. Ve kentin eski surlarını, Lusignan döneminden kalan yapıları, Othello Kulesi'yle Namık Kemal Zindanı'nı görmeden önce Maraş'ı ziyaret etmek istedim.Askeri bölge olmasına rağmen arabayla girebildik; durmamak, fotoğraf çekmemek koşuluyla bir ucundan da olsa dolaşabildik. Gördüğüm insansız, kepenkleri kapalı evler, duvarlarında hâlâ mermi izleri taşıyan lüks oteller, boşaltılmış dükkanlardı. Ölüm sessizliği sinmişti her yere, topraktan vahşi bitkiler, sazlıklar, savaşta yanmış ağaçların kökleri fışkırmıştı. Cinler tek kale maç yapıyordu karanlık sokaklarda.
Bir zamanlar Kıbrıs'ın en canlı, en güzel köşelerinden biriymiş burası, tüm Akdeniz sayfiyelerindeki gibi öyle neşeli, sıcak, yaz aşklarına aşina. Yahya Kemal'in deyimiyle aşinalığın aşka dönüştüğü bir yerdi diyeceğim. Şimdiyse bir ölüşehir.
Güzel şeyler de gördüm
Sokaklardan arabayla geçerken farların ışığında iki katlı evler, bahçelerinde palmiyeler görüyordum. Sanki geçmişte kalan, geri gelmesi artık mümkün olmayan bir dünyanın hayali kıpırdıyordu karanlıkta. Kimse yoktu ortalıkta, ne bir ses ne bir nefes duyuluyordu. Bir kedi bile sokulmadı yanıma.Ömrümde ilk kez Saraybosna'da görmüştüm savaşı burada, Maraş'taysa "Barış Harekatı"ndan 33 yıl sonra gördüğüm Goya'nın tablolarındaki vahşetin öteki yüzüydü. Yani insansız, cansız, yaşamasız bir ölü kent, savaşın çoğumuza aşina olmayan, belki de uzaktan duya duya artık kanıksadığımız yüzü.
Diyeceksiniz ki yalnızca bunları mı gördün Mağusa'da? Hayır, Gazimağusa'da güzel şeyler de gördüm elbet. Örneğin, Kıbrıs'ın en eski gotik kiliselerinden biri olan Aziz Nicolas'yı. Osmanlı fetihten sonra camiye dönüştürmüş yapıyı, o güzelim vitraylı cepheye bir bodur minare eklemiş. Şimdi adı Lala Mustafa Paşa Camii, ibadete açık.
Akşam namazında içeriye girdim, cemaat beş kişiden ibaretti. Kıbrıs'taki eski gotik katedrallerin korunmasında camiye dönüştürülmelerinin de payı var elbet ama Osmanlı, fethettiği ülkelerde yaşayan Hıristiyanların inanç özgürlüğüne gösterdiği hoşgörüyü onların uygarlıklarını simgeleyen dinsel yapılara göstermedi her zaman. Bu yapılara yeni bir işlev yüklerken belki tarihsel sürekliliklerini sağladı ama özgül kimliklerini de yok etti. Bir bakıma içlerini, ruhlarını boşalttı. Yalnızca bir ölüşehirde dolaşmanın kederiyle değil, kaybolan ruhu arayışın bezginliğiyle ayrıldım Mağusa'dan.

Cafe