
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Hımhım ile burunsuz, birbirinden sorumsuz
Nasreddin Hoca'ya sordular: - Hoca, nasıl geçirdin Bayram tatilini; dinlenebildin mi biraz?
Nasreddin Hoca:
- Çoğumuzun durumu gibi, dedi; ben de eski taş plaklara benzemeye başladım. Bozuk çaldığımızdan, cızır cızır ediyor ve bir türlü dinlenemiyoruz.
* * *
200 yıldır "çağdaş uygarlık düzeyine varmak" için seferber olmuş görünmemize rağmen; bir türlü o "düzeye" varamamızın nedeni, "çağdaş uygarlık düzeyi"nin gitgide daha ilerilere doğru taşınması mı; yoksa bizim "koşuyormuş" gibi yapıp da, yerimizde saymayı yeğlememiz mi, bilinmez ama; kesin olan bir şey var ki -gizli, açık- "sansürcülük" her dönemde inip kalkan bir giyotin gibi.
* * *
Bu kez, buralardan yetişmiş evrensel sanatçılara karşı her zaman içeride duyulan diş gıcırdatmaları, Fazıl Say'a doğru da yaklaşınca; "sansür" konusu da yeniden gündeme geldi.
* * *
"Sansür" konusu tazelendikçe, eski bir fıkra da tazeleniyor.
Sansürcünün biri, bir muhallebici dükkânına girmiş.
Garson:
- Emriniz, diye sormuş.
- Bir tavukgöğsü getir.
* * *
Garson yine sormuş:
- Dondurmalı mı olsun?
Sansürcü, çatık kaşlarıyla:
- Hayır, sutyenli olsun, demiş.
* * *
100 yılı aşkın bir süre önce yaşamış olan halk şairi Ruhsati'nin şöyle bir "koşma"sı var:
Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil
Herkes yarasına derman arıyor
Dava belli değil dert belli değil
Farkeyledik âhir vaktin yettiğin
Merhamet çekilip göğe gittiğin
Gücü yeten soyar gücü yettiğin
Koyun belli değil kurt belli değil
* * *
Bektaşi Babası'na sormuşlar:
- Baba erenler, Ruhsati'nin bu şiiri hakkında ne düşünüyorsun?
Baba erenler:
- O zamanlar, demiş; "Dava belli değil, dert belli değil; koyun belli değil, kurt belli değil"miş. Şimdiyse biliyorsunuz demokrasi var. O nedenle artık her şey belli de, sadece "zart belli değil", "zurt belli değil".
* * *
Bir otel müşterisi, gece yarısı odasından fırlamış ve asansöre binmeyi dahi beklemeden koşa koşa merdivenlerden inerek, giriş kapısındaki nöbetçi görevliye:
- Bir bardak su verin bana, demiş.
* * *
Aldığı bir bardak suyla tekrar çıkmış odasına. Ama 5 dakika sonra, koşa koşa tekrar inmiş merdivenleri ve yine aynı görevliye:
- Çabuk bir bardak su daha, demiş.
* * *
Bir bardak suyla tekrar çıkmış yukarı ve çarçabuk tekrar inmiş:
- Hemen bir bardak su daha...
* * *
Otelin giriş kapısındaki nöbetçi görevli:
- Şaşılacak şey doğrusu, demiş; nasıl bir susama bu böyle?
Otel müşterisi:
- Susadığım falan yok benim, demiş; odamda yangın çıktı da, onu söndürmeye çalışıyorum.
* * *
Bu fıkranın ne iç siyasetle, ne dış siyasetle; ne de kutuplaşmalarla ve parti içi sorunlarla en ufak bir "ima" kancalanması yok; kimse alınmaya...
* * *
Avukat dostum Taner Aktop'un, fıkra stokundan bir tane daha:
Ünlü lokantalardan birine giden bir müşteri; servis yapan garsonlardan hepsinin, ön ceplerinde birer kaşık taşıdığına dikkat ederek, masasına bakan garsona sormuş:
- Neden hepinizin ön ceplerinde birer kaşık var?
* * *
Garson:
- Yapılan gözlem ve incelemelere göre, demiş; müşteriler, çatal - bıçaklarına oranla, kaşıklarını yüzde 74 daha sık düşürüyorlar. Her düşürülen kaşığı yenilemek için, kaybedilen zaman da epey büyük oluyor. O nedenle hepimizin, ön ceplerinde birer kaşık taşımasına karar verildi.
* * *
Garson konuşurken, arka masalardan birinden metalik bir ses duyulmuş. Ve garson, hemen oraya seyirterek düşen kaşığın yerine cebindekini koyduktan sonra geri dönmüş:
- Şimdi, demiş; yemek siparişlerini vermek için mutfağa gittiğimde, yeni bir kaşık daha alıp ön cebime koyacağım. Böylece salt kaşık almak için, mutfağa fazladan gitmeme gerek kalmayacak.
* * *
Ne var ki, "merakî" müşterinin gözleri bu kez de, garsonların pantolon fermuarlarından dışarı sarkan iplere takılmış ve yine sormuş biraz önce konuştuğu garsona:
- Neden pantolonlarınızın önünde bir de ip sallanıyor?
* * *
Garson:
- O da, demiş; boşuna zaman harcamamak için. Sıkışıp da tuvalete gittiğimizde, malum organımızı, iple çekip çıkartıyoruz ve ellerimizi yıkamaya gerek kalmadığı için de; tuvaletlerde harcadığımız zamanı, yüzde 76 azaltmış oluyoruz.
* * *
"Merakî" müşteri:
- Çok ince bir hesap doğrusu, demiş; peki, iple dışarı çıkardığınız şeyinizi, sonra nasıl sokuyorsunuz tekrar içeriye?
* * *
Garson:
- Şey, demiş; başkalarını bilmem ama, ben ön cebimdeki kaşığı kullanıyorum.
* * *
Zamanı hiç kaybetmeden hızla kalkınmakta olduklarını iddia eden ülkelerin, garipliklerle dolu durumlarına benzeyen bir fıkra işte.
* * *
Ömer Hayyam'ın, Orhan Veli çevirisi, bir "Rubai"siyle bitirelim yazıyı:
Mey kasemi kırdın yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül rengi şarabımı yere döktün tekmil
Zannım bu ki sen de sarhoş oldun Tanrım
c.altan@prizma.net.tr

Cafe