|
 |
|
|
Ve yine son hafta...
Benim Gözlü¤ümden / Nihat Demirkol
Bu köşeye göz atmayı alışkanlık haline getirmiş dostlar bilirler; son haftayı, ''kolay okunan zor yazılar''a ayırıyorum. ''Ben bilinmezle uğraşırken keyif alıyorum, okuyucu dostlar da keyif alırken uğraşıyorlar'' söylemine sadık kalabilmeyi umarak, yine yollara düşelim ve bir yerlerden başlayalım yürümeye...
* * *
''Yürümek'' deyince, Aristophanes’in ''Bir yengece, doğru yürümesini asla öğretemezsiniz'' yollu dokundurmasını duymadan geçmek mümkün müdür?
''Duymak'' deyince, ''Hergün istediğini söyleyen, bir gün istemediğini duyar'' hatırlatmasının rüzgârında şöyle bir savruluyor da kendine çeki-düzen vermek zorunda kalıyor insan. ''Rüzgâr'' deyince, malûm iyisi var, kötüsü var ama hangi yönden estiği özellikle önemli olsa gerek; zira ''Rüzgâra tüküren, kendi yüzüne tükürür'' demişler... ''Kötü'' deyince, ister istemez Aikido ve Ueshiba’yı anıyoruz, ''Kim çirkini ve kötüyü düşünürse, evrene karşı gelmiştir'' sözüyle... ''Evren'' deyince, John F. Nash’in, Nobel jürisine sunduğu otobiyografinin satır aralarına göz atmadan olmaz gibi geliyor bana: ''Rasyonel düşünce kişinin evrenle ilişkilerini sınırlandırıyor'' diye not düşerken, şaka yapmış olamaz. ''Şaka'' deyince, Bernard Shaw’a kulak veriyoruz: ''Benim güldürme yöntemim, gerçeği açıkça söylemek. Yeryüzünün en büyük şakasıdır gerçek...'' demiş, her dem kızgın İrlandalı... ''Kızgın'' deyince, akla hemen bir Samurai deyişi geliyor ve genç adama verdiği öğütle silkeleniyoruz: ''Kızgın adam, hayatı boyunca katıldığı bütün savaşlardan yenik ayrılır...'' ''Genç'' deyince, Orson Welles’in efsane şarkısı aklımıza düşüyor: ''Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum/Fakat sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin...'' ''Akıl'' deyince, hemen Albert Samin’in yakıştırması için bir parantez açıyoruz: ''İhtiras uçar, zevk koşar, akıl ise yürür; o nedenle de her zaman geç gelmesinde şaşılacak bir şey yoktur'' diyor. ''Zaman'' deyince, Alain’in iddiasıyla ne var ne yok her şeyi yakıyoruz: ''Zeki görünenlere acırım ben'' diyor, ''Zeki görünme öyle bir vaaddir ki, o vaadi tutma olanağı hiç bir zaman bulunamaz...'' ''Yakmak'' deyince, ''Kararlarınız birer kibrittir. Ya kendinizi yakar ya da önünüzü aydınlatırsınız...'' sözüyle, ateşe biraz daha yaklaşıyoruz. ''Ateş'' deyince, bu sefer kısmetimize Yunus’un yalın sorusu çıkıyor: ''Hiç kendi kendine kaynar mı kazan? Çevre yanın ateş eylemeyince...'' ''Kısmet'' deyince Rahmetli babam Cehdi Bey’i yâdediyoruz: ''Kısmetsiz dayak bile yenmez...'' sözü adetâ farkındalığımızın sınırlarını zorluyor. ''Baba'' deyince, eski yılın avlusunda, Wilkins’in yüzleşme davetiyle göz göze geliyoruz: ''Anne ve babanız doğumunuzdan sorumludur; yaşamınızdan değil...'' diye sesleniyor. ''Yaşam'' deyince, Erna Bombeck’in samimiyetini yeni yılın dilekleri arasına sarıp sarmalıyoruz: ''Umarım, yaşamımın sonunda, Tanrı’nın huzuruna tüm yeteneklerimi tüketmiş olarak çıkarım ve ‘bana verdiğin her şeyi kullandım’ diyebilirim..'' ''Son'' deyince, hem satırların bu yazıda da tükendiğini fark ediyoruz hem de eski kilise saatlerinin kadranındaki Lâtince özdeyişi anımsıyoruz: ''Vulnerant Omnes, Ultima Necat, her biri yaralar, sonuncusu öldürür..'' ''Latince'' deyince, yeni yılınızı taze umutlarla kutlayıp yazıyı noktalıyoruz: ''ars longa, vita brevis, tempus praeceps'' yani ''sanat sonsuz, hayat kısadır, fırsat seyrek...''
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|