
Ece TEMELKURAN
Kıyıdan
Aldırma gönül aldırma
Kendi çocuklarını yememiş bir devrim var mıdır? Devrimin "en hayırlı evlatları" sayılmamış mıdır devrimi yiyip bitiren çocuklar?
Tarihin hiç planlamadığımız aralıklarına denk gelir hayatlarımız. Tarihin o aralığında yaşanan siyasal, düşünsel ikliminin elverdiği koşullarda yaşar, üretir, söyler, yazar ve ölürüz. Bunu da tam bilmeden yaparız üstelik, hiçbir zaman tahlil edemeden. Zamanın ruhu, bulaşıcıdır...
Her zamanın bir salgını vardır...
Tarihsiz insanlar
İşte bu yüzden, özellikle bazılarımız, kendi hayatlarının denk geldiği tarih aralığının neyi gerektirdiğini, ne düşünmeleri, ne üretmeleri gerektiğini tam hesaplayamazlar. Böyle "hesap edemeyen" insanlar için "Zamanından önce gelmiş" der onlar öldükten sonra tarih kitapları. Ya da "Zamanının önündeydi" diye hayıflanır tarihçiler onlar için.
Korkunç çocuklar
Ama şöyle bir bakınca insanlık tarihine, hatta geleceğe şöyle bir bakınca... O adamların, o kadınların tarihi hiç gelmeyecekti, hiç gelmeyecek aslında. Çünkü doğarken yanlarına verilen "şeytanlar" için hep geride, hep korkak dünya ve ortalama.
Hayatları, insanlığın korkusunu yitirdiği devrim dönemeçlerine bile gelse onların şeytanları hep korkunç gelir insanlığa...
Hiç korkunç gelmeyen ise "hayırlı evlatlarıdır" devrimin. Onlar, numaracı, ikiyüzlü, her dem uyumlu çocuklarıdır zamanın. Devrim babanın mirasına konmak için hep küçük hesaplar peşinde. Devrim baba belki ölürken anlayabilir o isyan eden, uyuşmayan çocukları tarafından gerçekten sevildiğini aslında...
Sabahattin Ali
Bugünlerde Sabahattin Ali'nin hayatını anlatan bir sergi var İstanbul'da, Yapı Kredi Sergi Salonu'nda. "İki gözüm Ayşe"sine yazdığı mektuplar, Sinop Cezaevi ve öldürüldükten sonra çantasından çıkan ince ince eşyalar...
O yüzden yazıyorum bunları. Çünkü Cumhuriyet Devrimi bir kan ve ruh muamması. Ne çok kendini seven çocuğu öğüttü. Usul usul ölüme göçen Sabahattin Ali de bunlardan biri. En kıymetlilerden biri...
Sinop Cezaevi'ni ilk gördüğümde anlamıştım "zindan" kelimesinin niye kulağa o kadar ıssız gelebileceğini. Öyle nemli, öyle unutulmuş ve karanlık tınlamasının kulakta... Ve hiç anlayamamıştım insan nasıl inatlaşır zamanıyla, hayatla ve muktedirle böyle:
"Başın öne eğilmesin/Ağladığın duyulmasın..." diye diye.
'Devrimin' hasatları
Sergiyi izlerken de kaç kere yediğini düşündüm bir devrimin çocuklarını. Kaç hasat aldı devrim babanın "hayırlı evlatları"? 40'lar var, sonra 12 Mart, ardından son hasat 80'deydi. O günden sonra da artık bu toprak eskisi gibi yeşermedi. Küstü belki. Birkaç baş kalkınca da "devrimin hayırlı evlatları" onları içeri tıkıp "devrimi öğrettiler" vura vura, işkenceyle, sabaha karşı kar altında çırılçıplak çocuklara İstiklal Marşı söylettiler. Şimdi kendilerine halk çocuğu diyenler yiyor semeresini. Afiyet olsun! Yarasın...
Ne diyeyim? "Dışarda deli dalgalar/ Gelir duvarları yalar/ Beni bu sesler oyalar"...
Ne diyeyim?
"Aldırma gönül aldırma"
ecetem@hotmail.com

Cafe