
M. Ali BİRAND
Bugün, Gül ile Kahiredeyim...
Sizler bu satırları okurken, ben Cumhurbaşkanı Gül ile Mısır'ın başkenti Kahire'de olacağım. Dün akşamüstü hareket ettik. Yarın akşamüstü geri döneceğiz.
Cumhurbaşkanı Gül, Washington'dan yeni döndü ve Orta Doğu'nun lider konumundaki ülkelerinden biri sayılan Mısır'a hareket etti.
Gül, daha ilk gününden itibaren, son derece hareketli bir Cumhurbaşkanı olacağının işaretlerini veriyordu. Verdiği izlenimi de gerçekleştirdi.
Mısır, bölgedeki liderliği konusunda çok hasistir. Başkasıyla paylaşmak istemez. Hele Türkiye'nin, özellikle İsrail-Filistin savaşındaki rolünün artmasından hiç memnun olmaz. Ancak, Irak istilası nedeniyle Türkiye'nin Uluslararası borsadaki değerinin artışı karşısında yapabileceği fazla birşey yok.
Buna karşılık, Mısır Cumhurbaşkanı Mubarak'ın, 1998-99'da özellikle Öcalan'ın Suriye'den çıkarılması sürecindeki olumlu rolü de unutulmamalı. Eğer Mubarak, Suriye Devlet Başkanı Hafız'ı ikna etmese, "Türkiye'nin sabrı taşıyor. Sizinle savaşa girecek" demese, Şam Öcalan'a kapıyı göstermezdi.
Kahire'de Arap dünyasının Türkiye'ye nasıl baktığını araştıracağım. Yarın Kahire'den devam edeceğim.
Bu durumda, bizlerin sayın Cumhurbaşkanına bir çağırıda bulunmamız gerekiyor :
"Evet bazıları gerçekleri söyleyemiyor veya söylemek istemiyor. Lütfen sorumluluğunuzu yerine getirin ve doğruları söyleyin..."
Avrupa Birliği ile ilişkilerden söz ediyorum.
Hani, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün miras bıraktığı ve Türkiye'nin geleceği açısından altın değerindeki AB üyeliği süreci var ya... Hani yavaş yavaş tümüyle unutmaya başladığımız, AB projesi var ya...İşte ondan söz ediyorum.
İşin kötü yanı, kimseler de gerçekleri gösteremiyor.
Hükümet, 2005 yılından bu yana projeye tek bir çivi dahi çakmadı.
Bu durum öylesine dikkat çekiyor ki, özellikle Paris ve Berlin gibi başkentlerde, AK parti iktidarının bu tutumuyla "Tam üyelik yerine, Özel statüyü kabul etme eğilimine girdiği" izlenimi giderek yayılıyor.
Eğer sayın Gül, kendisini doğruları söyleme konusunda gerçekten sorumlu görüyorsa, harekete geçer. Topluma doğruları, gerçekleri söyler. Başbakanın açıklamalarının tam aksinin geçerli olduğunu gösterir. "Bu hükümet, AB projesinde gereken adımları atmıyor. Rehavete düştü." der.
Sonra, Başbakanı Çankaya'ya davet eder ve "Tam üyelikten vaz mı geçiyorsunuz? Neden hareketlenmiyorsunuz? Yoksa fikriniz mi değişti? "diye sorar. Eğer Başbakan, gerekçe olarak "Ama baksanıza, Sarkozy ile Merkel insanda heves bırakmıyor. Bu ortamda ben nasıl hareket ederim?" derse. Kendinin sık sık tekrarladığı ve çok doğru olan bir yaklaşımın sürdürülmesini tavsiye eder: "Siz onları bırakın. Kendi işinize bakın. Adımlarınızı atın. Yolun sonuna gelindiğinde, bırakın onlar HAYIR desinler. Zira göreceksiniz, diyemeyecekler. Avrupa'da Türkiye'ye 5 ülke zorluk çıkarıyor, 22'si ise destek veriyor."
Ardından da Ali Babacan'ı çağırmalı ve "Ali ne oluyor? Neden kabineyi sıkıştırmıyorsun? Neden Başbakanı reformlar konusunda baskı altında tutmuyorsun? Ne biçim Başmüzakereciliktir bu ?" diye sitem etmeli.
Abdullah Gül, sadece doğruları söylemekle kalmamalı, bıraktığı en değerli mirasına sahip çıkmalıdır. Kendisi de gayet iyi bilmektedir ki, tarih kitaplarında ondan sadece, 11 inci Cumhurbaşkanı olarak söz edilecek, türbanlı eşi olan ilk Cumhurbaşkanı diye, resim altlarına yazılacak. Ancak tarih ona -eğer başarabilirse- Türkiye'yi Avrupa'ya sokan kişi sıfatını verecek ve unutulmayacak bir yere yerleştirecektir. Atatürk'ün idealini dindar bir Cumhurbaşkanının gerçekleştirmesi bu ülke için yol ayrımı olarak anılacaktır.
Cumhurbaşkanı Gül, eğer doğruları söyleme sözü veriyorsa, öncelikle AB'den, kendi evladından başlamalıdır.
Eğer, Alevilik kültürüyle çocukluğumda, daha ilk yıllarımda tanışabilseydim, manevi değerlerin oluştuğu o dönemde Alevilik felsefesini öğrenebilseydim, mutlaka onlarla birlikte olurdum. Dünyaya bakışları, İslamı yorumlayışları, her şeyleriyle kendimi onlara daha yakın bulurum.
Bunu yazmamın nedeni, Alevi dostlara dostlukla yaklaştığımı hatırlatmaktır.
Söylemek istediğim ise, Başbakan'ın son açılımına karşı gösterilen tepkilerin hiçbir anlaşılır yanının olmadığıdır.
Alevi toplumu bu ülkede hep itilip kakıldı. Kimi zaman hakarete, kimi zaman kıyıma uğradı. Çok haksızlıklar gördü. Ellerinden tutan çıkmadı. Sünni cephe bir yandan, sol-sağ kavgası öte yandan, Alevilerin hırpalanmasıyla sonuçlandı. Oysa Aleviler, bu ülkenin laik sisteminin bir güvencesidir. Aşırılara karşı bir kalkandırlar.
İşte bu açıdan bakıldığında, Türkiye Cumhuriyetinin bir başbakanı, ilk defa kalkıyor ve Alevileri kucaklamak istiyor. Buna isterseniz, oy avcılığı deyin, isterseniz, siyasi istismar. İstediğiniz kadar, iktidarın Alevilerin beklentilerini karşılamaktan çok uzakta kaldığını söyleyin. Ne derseniz deyin.
Ancak, neresinden bakarsanız bakın, bu olay Devlet ile Alevi vatandaşlarımızın barışma çabasıdır.
Bu gerçeği reddedemezsiniz.
Aleviler öylesine bölünmüş durumdalar ki, bu fırsatı da değerlendiremediler. Birbirleriyle kavga etmekten öteye gidemediler.
Başbakana muhalif olabilirler, Erdoğan'ı destekliyormuş gibi bir hava yaratmak istemeyebilirler. Ancak sırf cemaatlerinin uzun vadeli çıkarlarını düşünüp, uzanan eli sıkabilir ve taleplerinde ısrar edebilirlerdi.
Yazık ettiler.
(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. )
mabirand@e-kolay.net

Cafe