New York'ta bir müze lokantası
Metropolitan Müzesi'nde yer alan Petrie Court Cafe, ziyaretçilerin kapısının önünde sıraya girip dakikalarca yer beklemeyi göze aldıkları bir lokantaArtık büyük ve ilgi çekici müzelerin hemen hepsinde kahve ve lokanta var. Müzelerin kahve ve lokantaları da müzeler kadar ilgi görüyor.
İstanbul'da da Topkapı, İstanbul Modern, Sakıp Sabancı, Rahmi Koç müzelerindeki lokantalarda yer bulmak güç hale geldi.
New York'ta şimdilerde MoMa'da (Museum of Modern Art) Lucian Freud'un resim sergisi var. Müzenin alt katındaki The Modern adını taşıyan lokantada birkaç gün önceden rezervasyon yaptırmayanın yer bulması, hatta barının önünde dikilmesi imkansız. Gabriel Kreuther'in yönettiği mutfak pek beğeniliyor. Lokantanın bir yanı tamamen cam. Heykel avlusuna bakıyor.
Alman ve Avusturyalı sanatçıların eserlerinin sergilendiği Neue Gallerie'de Egon Schiele ve Gustav Klimt sergisi var. Bu müzenin Avusturya kahvesi şeklinde dekore edilen ve Avusturya mutfağına sahip lokantasında yer bulabilmek için insanlar sırada bir saat bekleşiyor. Ama salonu da, havası da, mutfağı da, servisi de mükemmel. Gün boyu piyano müziği var. Gulaşı ve "Black Forest" pastası nefis.
Metropolitan Müzesi'nde "Rembrandt Döneminde Hollandalı Ressamlar" sergisi var. Yeni düzenlenip açılan Yunan ve Roma medeniyetleri bölümü ilgi görüyor.
Metropolitan Müzesi'nin alt katında, heykel bölümünün sonundaki Petrie Court Cafe, ziyaretçilerin kapısının önünde sıraya girip dakikalarca yer beklemeyi göze aldıkları bir lokanta. Bir yanı yukarıdan aşağıya camdır ve arkadan Central Park'a bakar.
Bu lokantanın da mutfağı güzel, servisi düzgündür. Orta yaşın üzerinde, görmüş geçirmiş, usul adap bilen garsonları vardır. Kolalı beyaz masa örtüleri ve peçeteleri, kaliteli bardak çanağı ve çatal bıçağı ile lüks bir lokanta çizgisindedir. Günün her saatinde isterseniz sadece çay-kahve içer, isterseniz yemek yersiniz.
Lüks lokanta çizgisinde
Biz uzun süre müzeyi dolaştıktan sonra fazla beklemeden (şanslıydık veya uygun bir saatte sıraya girdik) bir masaya oturduk. Parkta yerlere dökülen sarı yaprakların üzerinden güneş ışınları yansıyor, kuşlar yapraklarını dökmüş ağaçlara konup kalkıyor, cıvıl cıvıl ötüyordu.Bir şişe soğuk beyaz şarap (Santi Pinot Gri, 37 dolar) ısmarladık. Birimiz sıcacık mantar çorbası (9 dolar) içti. Birimiz fırında hazırlanmış peynirli makarnayı (10 dolar) tercih etti. Ben "Tuscan Meatballs" denilen salçalı köfteden (11 dolar) yedim. Üç kişi özel tatlıyı (strozzapretti, 17 dolar) paylaştık. İki kahve (6 dolar) içildi.
7,54 dolar vergiyle birlikte 97,54 dolar fatura ödedik. (Türk parası ile 3 kişi 120 YTL. Kişi başı 40 YTL. Şarap hariç yemek yaklaşık 60 YTL. Kişi başı 20 YTL. Türkiye'de böyle bir lokantada kişi başına bırakınız 20 YTL'ye karın doyurmayı, sadece peynir ekmek yiyerek masadan kalkamazsınız.)
Yemekler de, servis de en lüks lokanta kalitesinde, lezzetinde ve nefasetinde idi.
Bu tür müze lokantalarında yer bulmak zor, kuyrukta bekleyen çok ama masaya oturanı rahatsız eden, kalksın diye bekleyen yok. İnsanlar karınlarını doyurmaktan çok, zevk almak ve güzel vakit geçirmek için buralara geliyor.
Müze lokantalarının müşterileri genelde yaşlı, görmüş geçirmiş insanlar. Bu tür insanların doldurduğu lokantalarda yemek yerken insan farklı düşüncelere dalıyor. Zaman ölçüsü bu zamandan öncekine, öncekinden ilerisine gidip gidip geliyor.
İlginç bir gözlem de şu: Her müzenin lokantasının mutfağı kadar havası da, müşterileri de farklı.

Cafe