
Hasan CEMAL
İlk taşı atmak hiç öyle kolay olur mu?
Hep haklı mısınız? Hayatta hiç yanılmadığınızı mı düşünüyorsunuz? Hep doğrusunuz.
Hiç yanlış yapmadınız.
Hayatta kendi kendinizle hiç çelişkiye de düşmediniz.
Öyle mi?
Veya yanlış da yaptınız, yanıldınız da, kendi iç dünyanızda çelişkiye de düştüğünüz oldu.
Ama itiraf etmiyorsunuz.
Edemiyorsunuz.
Kendi kendinize de mi, yoksa başkalarına da mı içinizi dökmekten kaçınıyorsunuz?
Öyle sanıyorum ki, her insan bazen kendi içine döner ve bu soruları sorar.
Ama öyle kolay değildir, insanın kendi yanlış ve yanılgılarını ya da çelişkilerini özellikle yazılı olarak itiraf edebilmesi...
Bizde neredeyse yok gibidir bu. Böyle bir gelenek oluşmamıştır. Kim bilir belki kültürümüzün, dinimizin, Müslümanlığın etkileri vardır bunda...
Kısacası:
Bizde itiraf yok gibidir.
Özellikle siyaset ve siyasal konular devreye girince, yaşadığını olduğu gibi yazmanın zorluk derecesi artar bizim ülkemizde.
Ben de yaşadım bu güçlüğü.
1990'lı yılların sonuna doğru "Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım" adını taşıyan siyasi özyaşamöykümü yazarken kimi zaman nasıl kıvrandığımı hatırlıyorum.
Türkiye'de özellikle 1960'larda ve 1970'lerin başında yaşanmış 'siyasal kötülükler'den kendi payıma düşenleri ayıklamak ve kâğıda dökmek hiç de kolay olmamıştı.
Belki de insanın macerası böyle, bilemiyorum.
Geçenlerde Günter Grass'ın anılarını okurken(*) bu konuları bir kez daha düşündüm.
Günter Grass büyük Alman romancısı. Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi. Hayatı boyunca doğru bildiğini, lafı eğip bükmeden söylemiş bir aydın.
O kadar ki, Berlin Duvarı 1989'da yıkılıp iki Almanya'nın birleşmesi gündeme geldiği zaman, buna da karşı çıkmıştı. Kendi ülkesinin iki parça kalmasını savunmuştu. Çünkü "Birleşik Almanya"nın insanlığın başına yeniden bela olabileceği kanısındaydı. Ve bunu söyleyince Almanya'da kıyamet kopmuş, Günter Grass'a yıldırımlar yağdırılmıştı 1990'ların hemen başında...
Grass, bu doğrucu, bu aykırı yanıyla ilgili olarak anılarının bir yerinde şöyle demiş:
"1967 yılıydı. 39 yaşındaydım. Tel Aviv'de bir üniversitede konuşmak için davet almıştım. O zamanlar hep maraza çıkaran bir yazar olarak şöhret sahibiydim. Çünkü halının altına süpürülerek gizli tutulmak istenen şeyleri açığa çıkaran, bunların üzerinde zıplayan tarafım hoşa gidiyordu."
İlginç olan şuydu.
Günter Grass, Tel Aviv'deki o üniversitede Alman Yahudilerinin çoğunlukta olduğu bir topluluk önünde konuşurken, halının altına süpürülmüş birçok şeyi yürekli biçimde anlatırken, bir şeyi unutmuştu:
Kendisinin SS olduğunu!
Evet, Günter Grass, Hitler'in, Nazi Partisi'nin en kıyıcı kolu olan, 6 milyon Yahudi'nin gaz odalarında, toplama kamplarında yok edilmesini, yani Holokost'u planlayan ve uygulayan SS'lerin gençlik örgütüne üye olduğunu tam altmış yıl boyunca gizlemişti.
Anılarında Grass'ın bundan dolayı duyduğu utancı, nedameti itiraf ederken dışa vurduğu duygu ve düşünceleri ilginçti.
Günter Grass, altmış yıl boyunca kendine sakladığı bu kirli sır yüzünden geçen yıl çok eleştirildi. Bu daha önce açığa çıkmış olsaydı, acaba Nobel Edebiyat Ödülü'nü alabilir miydi diye sorgulandı.
Ama beni etkileyen eleştirilerden biri, Avrupa'nın önde gelen entelektüellerinden biri olan İngiliz tarihçi ve gazeteci Timothy Garton Ash'ten geldi.
Özeti şöyleydi:
"Bir söz vardır, 'Hiç günahı olmayan ilk taşı atsın!' diye... Günter Grass, ünlü bir yazar olmasından itibaren kırk küsur yıl boyunca hep ilk taşı atan oldu. Amerikan emperyalizmi ve kapitalizmine yıldırımlar yağdırdı. Auschwitz'in temelini bir zamanlar Birleşik Almanya'nın attığını belirterek iki Almanya'nın birleşmesine karşı çıktı. Bütün Alman muhafazakâr liderlerini, Adenauer'ı, Kohl'u yerden yere vurdu. Ancak, Almanya'nın Nazi geçmişiyle yüzleşme konusundaki yanlışlarını eleştirirken, kendisi bu yüzleşmeyi 60 yıl boyunca yapmadı, kendi SS geçmişini sakladı."(**)
İnsanın macerası mı?
İyi pazarlar!
* Günter Grass, Peeling The Onion, A Memoir, Harcourt, Inc. 2007.
** Timothy Garton Ash, The Road From Danzig, The New York Review of Books, 16.08.07, 21.
Rakel Dink'in, Hrant'ın sevgili eşinin konuşmasındaki adalet çığlığı, eminim, bu ülkede vicdan sahibi herkeste derin bir iz bırakacaktır.
Rakel Dink dedi ki:
"Adalet nasıl yerini bulacak? Geçen bir yıl içinde adalet adına ne gördük? Katilimizin eline ülkenin bayrağını verip poster çektirenlere ülkemin adaleti ne yaptı? Stadyumlarda 'Hepimiz Ogünüz!' diye bağıranlara, katlinden sonra onu hain ilan eden devlet görevlilerine ne yaptı ülkemin adaleti? Daha katil yakalanmadan silahı markasına kadar bilen jandarmalara ne yaptı ülkemin adaleti? Cinayet planları yapılan ocaklara ne yaptı ülkemin adaleti? Eşime haddini bildirmeye çalışan vali yardımcısı ve sözde yakınlarına ne yaptı ülkemin adaleti?
Bizi acılarda akraba ettiler. Maalesef yas da, kardeşlik de bugün cesaret istiyor.
Ama asıl, yaşamak cesaret ister.
Umut cesaret ister.
Adalet cesaret ister."
Rakel Dink'in adalet çığlığı böyle.
Yaşamanın cesaret istediği, umudun cesaret istediği, adaletin cesaret istediği bir ülkede demokrasiden, hukukun üstünlüğünden nasıl söz edebiliriz ki?
Bu sorunun yanıtlarını bu ülkede öncelikle iktidar sahiplerinin düşünmelerini temenni ediyorum.
h.cemal@milliyet.com.tr

Cafe