
Can Dündar
Ada
Bu ara çok oldun ölüm!
Rahşan Ecevit'e gittik Rıdvan Akar'la cuma günü... Yarın Milliyet'te okumaya başlayacağınız dizinin kaynağı olan, bu hafta çıkacak "Ecevit ve Gizli Arşivi" (İmge, 2008) kitabını takdim etmek için..
Yine kitaplar her yerde ve kediler baş köşedeydi.
Yine çay eşliğinde tuzlular, tatlılar ikram edildi.
Ama yine de ev, her zamankinden daha sessizdi.
Ayağı aksayan bir kara kedi kapıya dayanıp iltica etmiş eve... Adını "Kara Topal" koymuş Rahşan Hanım...
Sonra bahçedeki beyaz bir kediye köpekler saldırmış; onu da veterinere götürmüş, ama kedi sakat kalmış. Tabii o da yavrusuyla birlikte eve alınmış. Adı: "Ak Topal..."
Bu arada Rahşan Hanım'ın kız kardeşi taşınmış eve... İki kedi de o getirince evdeki kedi nüfusu beşe yükselmiş.
Rahşan Ecevit, evdeki beş ve bahçedeki kim bilir kaç kediyle meşgul oluyor gün boyu...
Eşi için bir vakıf kurmaya çalışıyor.
Eşinin arşivini ve son dönem yazdığı broşürleri derleyip toplayarak yayımlamaya hazırlanıyor. Mezarını taşımak için yer araştırıyor.
Bu arada bir yayınevinin söyleşi teklifini değerlendiriyor.
"Bunca yıl hep Bülent'i anlattım. Kendimi anlatmak tuhaf geliyor" diyor.
Derin bir sessizliğin ardından Rıdvan can yakıcı soruyu soruyor:
"Yalnızlığa alıştınız mı?"
Hemen düzeltiyor Rahşan Hanım:
"Ona 'yalnızlık' demeyelim, 'Bülent'sizlik' diyelim. Yalnız değilim burada; ama Bülent'sizim. Hâlâ kütüphanede ilginç bir şey bulduğumda 'Bak Bülend o aradığımız yazı buradaymış' diyorum; sonra fark ediyorum ki o yok..."
* * *
Ondan bir gün sonra, bir başka yalnız kadının, Rakel Dink'in sesi yankılandı kulağımızda...
"Yalnız" demeyelim ona da; "Hrant'sız" diyelim...
"Kardeşlerim, gelin şu lirik yalnızlığımızı paylaşalım başta..." diyordu, yitik eşinden ödünç aldığı satırlarla...
"Keşke yaşasaydı da hapiste olsaydı" diyordu.
"Kan susmaz; kanın sesi ancak adaletle susar" diyordu.
Yalnız değildik dinlerken; paylaşmıştık lirik yalnızlığımızı; ama "adaletsiz"dik.
Ve o yanık ses, bunca adaletsizlikten, sorumluların ortalıkta gezişinden biz de sorumluymuşuz, işin derinine inilemedikçe biz de katliamın bir parçası olmuşuz gibi deşiyordu yüreğimizi, utandırıyordu bizi...
Acılarda akrabaydık, yasta kardeş...
Güzelim bir slogan, inadımızı haykırıyordu:
"Katillere inat, kardeşimsin Hrant!"
Oysa katiller bize inat, kardeşimizi almışlardı elimizden...
Tamam yalnız değildik ama... "kardeşsiz"dik.
* * *
Ocak gelmiyor mu, bastırıyor ıssızlık...
Önceki gün gazeteci ağabeyimiz Cüneyt Koryürek'i bir kazaya kurban verdik.
Metin Göktepe'yi de bir ocakta yitirmiştik.
Hrant Dink'i de...
İsmail Cem'i de...
Uğur Mumcu'yu da...
Can Yücel olsa, ocağımızı Uğur'suz bırakan o uğursuz ocak için patlatırdı şimdi şiirini:
"Ölüm bu ara çok oldun sen
Ortalığı kırıp geçirdin
Dostlara taktın, gençlere taktın kancayı...
Kendim için söylemiyorum, yanlış anlama bak!
Nasıl olsa benim miyadım doldu.
Ama sen de bokunu çıkarma işin!
Bir süre ara ver bu işgüzarlığa...
Tek dur biraz!"
* * *
Can Yücel olsa, sayar söverdi, ocağın ölüm arsızlığı karşısında...
O da yok ki artık...
Tamam yalnız değiliz belki...
...ama "Can'sız"ız.
can.dundar@e-kolay.net

Cafe