|
 |
|
|
Aksakalın ardından
Benim Gözlü¤ümden / Nihat Demirkol
Arkadaşım değildi, dostum değildi, akranım hiç değildi. Belki ''tanış'' sözcüğü, abartısız bir sadelik içinde benim onun hayatı içindeki yerimi tanımlamaya yeter. Onun benim profesyonelliğim içindeki yerine gelince... Elde ne var bir bakalım.
* * *
Aynı proje içinde paylaşılmış bir mesai, toplantılar, seyahatler, yemekler, sohbetler, ağırlamalar... 1997 ajandasından geriye kalmış imzalı bir ''Lider ve Liderlik'' kitabı ve zaman zaman matrak, zaman zaman bilgece tasarlanmış ama her dem farklı başka bir şey kokan yılbaşı kartları. Meselâ Çince ''kriz ve fırsat'' sözcüklerinin aynı kaligrafiye sahip olduğunu ondan öğrenişimiz... Bürosunun girişindeki holde duvara iliştirilmiş ve sizi karşılayan tabelânın ironik tebessümü... Tam hatırlayamıyorum ya bir tramvaydan ya bir vapurdan geriye kalmış bir esprinin yelpazelemesi: ''Oturacak yer şu kadar, ayakta şu kadar kişi...''
* * *
İzmir’den İstanbul’a gemiyle gidiyoruz. Sevgili usta Öcal Uluç ve ben. Randevulu ama ayaküstü uğrayalım diyoruz. Lâf lâfı açınca, iş simit ve çay sohbetine dönüyor; saatlerce konuşuyoruz. Biz programını altüst etmekten çekiniyoruz. Çıkınca Öcal Bey, ''üzülme'' diyor, ''Hoşuna gitmese koyardı kapının önüne, kovalardı ikimizi de.'' Bir ara, ''General Garcia’ya mektup'' öyküsünü, bir eğitime çevirdiğimi söylüyorum. Çok keyifleniyor. ''Mektup bende'' demez mi? Yanlış hatırlamıyorsam, uzun bir takip ve kovalamacadan sonra ciddi bir paraya satın alınmış; sessiz bir koleksiyonerin misafiriyiz yani...
* * *
Çok ciddi bir basın toplantısı düzenliyoruz. Ben sunuşu yapıyorum; perde arkasından, gözlüğünün arkasından, pipo dumanının arkasından bakıyor. ''Güzel'' diyor. ''Müziği çok güzel seçmişsin. BBC, 2. Dünya Savaşı’nda, cepheden saat başı haberlerini bu jenerikle verirdi...'' Kulaklarımda hâlâ Maurice AndrÈ’den ''Jeremiah Clake ve Trompet Voluntary...'' Akşam Ankara’da, Kavaklıdere’de bir otelde baş başa bir yemek yiyoruz. Garsona istediği peyniri tarif ediyor. Böyle bir peynirleri olup olmadığını soruyor. ''Evet'' cevabı üzerine sipariş veriyor ama, garsonun kiminle dansettiğini anlaması çok zaman almayacak: ''Ben size istediğim peyniri anlatmak için 10 dakika uğraştım. Siz bana tost kaşarı getirdiniz. Keşke yok deseydiniz. Heyecanım, mesaim ve umudum boşa gitmiş oldu, teşekkür ederim...''
* * *
Olimpiyadlara yedi kez gazeteci kimliğiyle katılmış bir basın ustası ve (hattâ olimpiyad tarihçisi) olduğundan herkes bahsetti. Bana da sözcüğü ''olimpiyad'', yani ''d vurgusuyla'' yazdığı ve söylediği ayrıntısı kaldı. Bir de ''Comic Sans'' yazı karakterine bayıldığını biliyorum; ''Sen de mi?'' diye bir kahkaha patlatıyor. ''İzmir, bir sabah olimpiyad’la uyanacak...'' dediğimde, ''çok zor...'' diye iç geçirdiğini de hatırlıyorum.
* * *
Farkındayım; dağınık bir yazı oldu. Ama hem üzgün, hem de söyleyecek çok şey olunca daha fazlasını beceremiyorum herhalde... Kavramları birbirine karıştırmakta üstümüze yoktur ya ''Duayen'' işte bu karmaşaya kurban gitmiş sözcüklerden biri. Fransızca kökenli bu sözcük, en yaşlı, en kıdemli, (aslında en kıdemli diplomat...) gibi anlamlar taşıyor ve dilimizde de ''bir meslekte yaşça, kıdemce ileride ve yeterlilik bakımından ayrıcalığa, hattâ erişilmezliğe sahip olan kimse'' biçiminde kullanılması bekleniyor. TDK, ''aksakal'' karşılığını önermiş; ne hoş, ne güzel geliyor kulağa... Ama aslında gerçek içeriğine tatminkâr bir karşılık bulmak zor. Son derece öznel yargılar sonucu şekillendiği için, içinin doldurulması çetrefilli. Kime göre? Neye göre? İpin ucunu biraz salsanız, medyamızın özensiz kullanımına vâsıta oluyor hemen: ''yaşlı, moruk, emekli, kıdemli, dinozor...'' Son birkaç günün gazete haberlerinde belki de ilk kez yerinde, dolu dolu, hakkıyla ve doğru bir adam için kullanıldı bu sözcük. Ve bu onun mesleğine son hizmeti oldu. Sözcükleri seçmek ve yerinde kullanmakta bir ''özen ustası''ydı; Sevgili Cüneyt Koryürek’i kaybettik. Gerçek bir ''aksakal'' uçup gitti ellerimizden. Hâtırası önünde saygıyla eğiliyorum.
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|