...Ve başöğretmen de gitti
Kötü haber, İzmir'den geldi... Hem de "baba yerine koyup" sevdiğim Öcal (Uluç) Abi'den...Beşiktaş maçını izliyordum... Öcal Abi, " Cüneyt Abi kaza geçirmiş, kafasında, kol ve bacaklarında kırıklar varmış, İlkyardım'da !" diye anlatmaya başladı. O'nun, bilebildiğim kadarıyla hayattaki en yakın dostu Hıncal (Uluç ) da İzmir'deydi...
Sonrasını biliyorsunuz, haberler giderek kötüleşti ve Fuat Akdağ, boğuk sesiyle "Cüneyt Abi'yi kaybettik" dedi.
Ben öksüzlüğü ve yetimliği bilip yaşadığımı sanırdım...
Yanılmışım...
Bazen birkaç kez öksüz ve yetim kalabilirmiş adem oğlu... Sadece ana babasını kaybettiğinde değil.
Yeniden öksüz ve yetim kalmıştım işte.
Beş olimpiyat izlemiş, her olimpiyatta Cüneyt Koryürek'ten hep yeni bir şeyler öğrenmiştim...
Bazen bilgiye sahip olduğunu gösterir, beni meraktan çatlatırdı Cüneyt Abi... Beni her kızdırdığında benden hep aynı isyanla dile getirdiğim unvanı duyar, kahkahayı basardı... "Bilgi Faşisti" derdim ona... Beni kıvrandırarak düzenlediği o "sadist" gösterinin sonu hep böyle biterdi... Bilgi Faşisti (!), işkencenin sonlanması gerektiğini anlar, sonra piposundan keyifli bir duman çekip eşsiz bir şefkat ve cömertlikle anlatmaya başlardı :
" Biliyorum, meş'aleyi hangi sporcunun taşıyacağını merak ediyorsun. Aramadığın kaynak, çalmadığın kapı kalmadı. Sonunda Cüneyt Abi'nin kapısına geldin işte... Bak sana bir öykü anlatayım... Sabırla dinle, sözümü kesme...
" -1936 Berlin Olimpiyat Oyunları sırasında Kore, Japon işgali altındaydı... Japonlar da Hitler gibi kendi propagandalarını yapmak için, Koreli sporcuları Berlin'de kendi bayrakları altında, Japon ulusal formasıyla yarıştırmaya karar verdiler. Hatta onlara Japon isimleri koydular, ama tutmadı. Koreli sporcular, hiç değilse kendi adlarıyla yarıştılar... Her neyse, maraton yarışını Sohn Kee-chung kazandı. Madalya töreni sırasında Japon ulusal marşı çalındı... Göndere Japon bayrağı çekildi... Sohn, bir şampiyondan hiç de görülemeyecek müthiş bir utanç içinde, başını öne eğerek, hiçbir zafer selamı vermeden, marşa eşlik etmeden töreni tamamladı... Harpten sonra 1948 Londra Olimpiyatları'nda Sohn Kee-chung, açılış töreninde özgür Kore'nin bayrağını taşıyordu. Ama yine de 1936 Berlin'in acısını unutamamıştı..."
Dayanamadım, "Yaşıyor mu şimdi ?" diye sordum heyecanla...
"- Evet, 76 yaşında ve sağlıklı... Açılış günü Seul'de olacak!"
Donup kalmıştım... Evet, merak ettiğimi öğreniyordum ama, Cüneyt Abi'yi kıskanmaktan, bu bilgiyi daha başka bir kaynaktan alamadığım için kendime lanetler yağdırmaktan da alamıyordum kendimi...
"Abi, çok güzel öykü... Müthiş bir haber bu!" diyebildim...
1988 Seul Olimpiyatları için oradaydık. Basın Köyü'nde aynı daireyi kullanıyorduk. Sustum ve odama çekildim.
İki dakika sonra yanıma geldi, kolumu kavrayıp "Çocuk, merakın için ödüllendireceğim seni... Al bu hikayeyi yaz!" dedi.
Minnetle yüzüne bakıp, "Sağol Sayın Bilgi Faşisti" dedim.
Hayır, emeğine ve birikimine saygısızlık yapamazdım.
Şimdi, tam 20 yıl sonra onun ruhsatıyla- yazıyorum bu öyküyü...
Cüneyt Abi de tıpkı Ercan Arıklı gibi trafik canavarının kurbanları arasına katılıp son yolculuğuna çıktı. Güpegündüz hem de... Şehrin tam göbeğinde, en medeni yerinde, alkolsüz bir sürücünün çarpmasıyla karşı kaldırıma geçmek isterken...
O'nunla birlikte gazeteciliği bilgeliğe, bilgiyi projeye, hayatı keyfe, arkadaşılığı ve dostluğu doruklara taşıyan bir adanmışlık macerası da son buldu...
Benim olimpiyat oyunlarındaki başöğretmenim, dersi bitirdi ve gitti.
Şapka Ertekin'i gördüm cenaze töreninde... "Hıncal Abi senin için yürümeyi hiç sevmez, diye yazmış, sakın yürüme..." diyebildim... Cüneyt Koryürek, kimbilir hangi telaş ve heyecanla atıyordu adımlarını, bilemiyoruz. Ama yürümenin bile "hayati tehlike" oluşturduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Oyunu kavgaya dönüştüren, yarışı savaşa çeviren, hayatı komplo senaryolarıyla çekilmez hale getiren insanların da yaşadığı bir ülkede.
...Ve giderek daha öksüz, daha yetim, daha yalnız kaldığımız bir ülkede!..
Akla ziyan sorular
Türkiye Futbol Federasyonu'nun Ankara'da kayyum marifetiyle toplanan genel kurulu, 192'ye 48'lik ezici bir farkla seçim kararı verip görevi yerine getirdi.
Görev, siyasetin rövanşı almasını sağlamaktı.
Böylece devlet kapısında işleri ve ihtiyaçları bir türlü bitmeyen kulüpler, hükümete sadakat gösterisi de yapmış oldular.
Umarım rahatlamışlardır.
Ama beni hâlâ rahatsız eden sorular var:
1) FIFA Onursal Asbaşkanı David Will, nasıl oldu da kongrenin başında kılıç gösterip, sonunda çiçekle kürsüye çıktı ?
2) Will'in dünya görüşünü değiştiren hangi dünya vatandaşıdır?
3) FIFA Onursal Asbaşkanı, sadece Türkiye'de federasyon yasası olduğunu, 208 ülkenin ise ana statülerle yönetildiğini söyledi. 30 Nisan'a kadar Türkiye'nin de ana statüyü hazırlayıp onaylamasını istedi. Bu ana statü hazırlanmadan 13/14 Şubat'ta seçim kongresi nasıl yapılacak? FIFA'nın buna karşı suskun kalmasını kim sağladı ?
4) Kendi adıma Ayhan Bermek'i önerdim. Şenes Erzik'in isteksiz davrandığını duydum... Yine de sorayım. Sayın Erzik, aday mısınız, değil misiniz ? Bu kongreyle ilgili değerli görüşlerinizi bir öğrensek mesela, ne dersiniz?
5) Dört Büyükler'in başkanları arasındaki birlik ve beraberlik sadece kongreye mi mahsustur, yoksa bu dayanışma yılboyu devam edecek midir?
Yapma bunları başkan!
Beşiktaş Kasımpaşa maçında protokol tribünü, Beşiktaş tarihine geçecek bir ayıpla dikkatleri çekti. Türkiye Futbol Federasyonu Başkanvekili Affan Keçeci, birinci sırada tek başına oturuyordu. Yanında hiç kimse yoktu.
Bu protest tablo, Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören'in iradesiyle oluşturulmuştu. Hatırlayalım, Demirören Fenerbahçe yenilgisinden sonra hakemi ve federasyonu suçlayarak "Hakem hakemliği bırakacak, Affan Keçeci federasyondan istifa edecek. Aksi halde maçlara PAF takımı ile çıkacağız" demişti.
2006 kongresinde Haluk Ulusoy'a ısrarla önerdiği ve asbaşkan olmasını sağladığı Beşiktaşlı spor adamı Affan Keçeci'nin kendi adamı olduğunu sanıyordu.
Ulusoy'un babasına Türkiye Kupası'nı götürüp gösteri yapan, Ulusoy seçildiğinde sevinç gözyaşları döken Başkan, şimdi hem Ulusoy'u devirmiş olmanın gururunu (!) yaşıyor, hem de Keçeci'ye tavır koyuyordu.
Affan Keçeci, bu ülkede "adam" tanımlamasını hak eden bir spor adamıydı. Beşiktaşlılığını ölçecek endaze de kimsenin elinde yoktu. Federasyon'da Beşiktaş'ın memuru değildi... Federasyon'un en üst düzeydeki temsilcisiydi. Kulüpçülük yapmadığı, herkese eşit mesafede davrandığı için de gittiği her yerde saygı görüyordu.
Duydum ki, Beşiktaş Kaymakamı Nihat Nalbant'ı da protestoya davet edip arka sıralara çağırmış Demirören...
Üzülerek görüyorum ki, Başkan her geçen gün bir hata yapıyor, duygularıyla aklı arasında bir kontrol mekanizmasını devreye sokma gereği duymuyor.
Turgay Demir'in dediği gibi, "Beşiktaş'ta yapılan en iyi şey, hata!"
Yapma bunları başkan... İyi şeyler yap, az konuş, artık hata yapma!
agokce@milliyet.com.tr

Cafe