|
 |
|
|
"Öğrenilmiş çaresizlik''lerimiz ve kitle ruhuna teslimiyet!
Yaşam Güzeldir / Banu Şen
Bir köpekbalığı ve başka bir küçük balık aynı akvaryuma konulmuş. Ancak araya bir cam bölme yerleştirilerek birbirinden ayrılmışlar. Köpekbalığı acıkınca karşısındaki balığa saldırmak istemiş fakat arada cam bir bölme olduğu için cama çarpmış. Tekrar tekrar diğer taraftaki balığı yiyebilmek amacıyla saldırıp dursa da her seferinde aradaki cam engele takılmış. Karşındaki balığı yemek için 28 saat boyunca uğraşan köpekbalığı sonunda denemekten vazgeçmiş. Kafasını cama çarpa çarpa fikrimce bir de serseme dönmüş. Bir süre sonra aradaki cam bölme kaldırılmış, diğer küçük balık yanına gelmiş ama köpekbalığı onu yememiş. Bir süre sonra da açlıktan ölmüş.
Aradaki engel kalkmış olsa bile köpekbalığının yeniden deneme gücünü kaybedip başarısızlığı kabul etmesi, yani başarısızlığa şartlanması ''öğrenilmiş çaresizlik'' olarak adlandırılıyor. Tıpkı büyürken bize, bizim de çocuklarımıza binlerce kere telkin ettiğimiz gibi... Her seferinde kafasını ''olmaz'' ''hayır'' ''o bunu yapamaz'' telkinleriyle cama toslayan bireylerin çaresiz bireyler olarak, başarmaktan, savaşmaktan, yardım istemekten korkan sosyal fobileriyle büyümeleri gibi... Öğrenilmiş çaresizlikte, daha önce yaşadığı kötü tecrübeleri zihnine yazan kişi, benzer durumlarda da aynı şeyi yaşayacağına inanarak tedirgin oluyor. Sorunun üstesinden gelmek için hiç çaba göstermiyor. Bu durum sonunda tekrar tekrar başarısız olma sonucu vazgeçme duygusu ve eylemine dönüyor.
Hepimiz zaman zaman karşımıza çıkan engellerle mücadele etmeyip geri çekilmiyor muyuz? Bazılarımız kimselere hissettirmez, bazıları ortalıkta büyük bir kargaşa yaratır, kimileri ise böyle engellerle karşılaşmamak adına hayatın içinde aktif olarak bulunmaktan kaçınır hale gelmiyor mu? Önemli olan ne olursa olsun savaşmaktan vazgeçmemeli.
Bir iki çelmeyle düşmemek, düşülürse de kalkmak gerektiğini insan daima beynine kazımalı.
* * *
Birey felaketini anladık... Peki toplumların felaketleri? Kitlelerin öğrenilmişlik çaresizlikleri? Onlar da bu tür deneylerden çıkıp farkında olmadan yayılmıyor mu? Tam da bu düşüncemi destekleyen bir oyun bu hafta İzmir’e geliyor. Don Kişot Tiyatro’nun apolitize edilmiş bir ortamda Don Kişot’luk yaparak sahnelediği ''Dalga'' oyunu... ''Dalga'' politik tiyatroya örnek. Ve çıkış noktası da az önce anlattığıma benzer bir deney...
* * *
Amerika Birleşik Devletleri’nde Gordon College`da tarih öğretmeni olan Ben Ross, II. Dünya Savaşı ve soykırımı anlattığı dersinde, öğrencilerin neden Alman halkının çoğunluğunun soykırıma karşı çıkmadığı sorusuna verecek yanıt bulamayınca, tüm sınıfın katılacağı bir itaat deneyi yaparak bu soruyu etkili bir biçimde yanıtlamak ister.
Başlangıçta bir ''disiplin oyunu'' olarak başlayan deney, dersler ilerledikçe kendi selamı, amblemi, kuralları ve sloganları olan ''Dalga'' adlı bir harekete dönüşür. ''Dalga'' hareketi tarih dersiyle de sınırlı kalmaz ve giderek üye sayısı artar. Artık Mr. Ross da bu hareketi denetleyememektedir. Ders içinde bir oyun olarak başlayan ''Dalga'' bütün okulu içine alan bir çılgınlığa dönüşür.
''Dalga'', kitle ruhuna teslimiyetin felaketini ve kitle ruhunun nasıl önü alınmaz bir zorbalığa dönüşebileceğini gösteriyor. Reinhold Tritt’in yazdığı oyunu Şakir Gürzumar yönetiyor.
Bu akşam ve yarın akşam Ege Üniversitesi Atatütk Kültür Merkezi’nde sahnelenecek ''Dalga''da, Levent Ülgen, Ayçe Abana, Faruk Akgören, Metin Coşkun, Ayşegül Alpak, Onur Dikmen, Duygu Eren, Çetin Güner, Ece Özdikici, Fatih Sönmez, Serhan Süsler, Serhat Teoman, Ekin Türkmen ve Serdar Yeğin oynuyor.
* * *
Ne güzel söylemiş Enis Batur! ''Belki de hiçbir yüzün aslı yoktur...'' Deneme yanılmalarla, deneylerle bulmuştur suretler maskelerini...
bsen@milliyet.com.tr
|
|
|

|