Hey sen, sıradaki!
Karl Heinz Feldkamp, kadro dışı bıraktığı ve yollarını ayırmaya karar verdiği Sabri Sarıoğlu'nun affedilip takıma dönmesiyle ilgili soruları, "Niye affedeyim ki! Şimdi hiç sırası değil. Gereği de yok!" diye kestirip atarak yanıtlıyor.74 yaşında, kararları birbiriyle çelişen, giderek keskinleşen ve peş peşe radikal uygulamalarla Galatasaray'ı ve kamuoyunu sürekli şaşırtan teknik direktörün, yarın kimin için bir bomba patlatacağını bilemiyoruz. Bildiğimiz şu : Feldkamp, transfer edilen her yeni oyuncu için takımdan bir kişiyi gönderecek... Transfer yönetmeliğine bakarsanız, bu işler iki gün içinde olup bitecek.
Yoksa Feldkamp gidecek!
İlk açıklaması öyleydi. Sonradan Ankara'da ağız değiştirdi, "O bir şakaydı!" diyerek işi gırgıra vurdu.
Galatasaray'da Linderoth ve Lincoln transferlerindeki parlak başarıdan sonra performanslarına sıra gelmeden uzun süren sakatlıklara, Ayhan'ın bir türlü takıma dönememesine rağmen, "liderlik apoletleri" pırıl pırıl parlıyor.
Geçmişteki başarı dönemlerine bakacak olursanız, Galatasaray'da kaos, hep "enerji ve sinerji " kaynağı olmuş... Teknik direktör yönetici çatışmasından, futbolcuların gündelik nafaka sorunlarına kadar bir dizi sıkıntı, yönetim ve teknik direktörün birbirlerinden ayrı yanlış ve hatalı tutumları, başka kulüplerde takımı dağıtırken, Galatasaray'da hep "doruk performans" yaratmış...
Bu yıl da görüyorsunuz işte, Galatasaray Turkcell Super Lig'in lideri!
Hakan ve Lincoln'e Beşiktaş derbisi öncesinde dirsek gösteren Feldkamp, bir ara Hasan Şaş'a da taktı... Ama onunla açıktan çatışmaya girmedi... Arda'nın davranışlarına, Servet'le yaptığı tartışmaya çok serinkanlı yaklaştı. Sabri'ye gelince o şefkat ve anlayış birden bire yok oldu... Şımarık ve ciddiyetsiz diye nitelendirdiği Sabri'ye kapıyı gösterdi Feldkamp... Tıpkı sezon başında Necati'ye yaptığı gibi.
Galatasaray yönetimi, Sabri gibi emek verdiği sabırla bugünlere getirip taşıdığı ulusal takım düzeyindeki bir oyuncuyu bu kadar koylay silip atabilir mi ? Doğrusu bu ya, anlamakta güçlük çekiyorum..
Feldkamp bir yandan tek yabancı futbolcu oynatmadan Ankara'da dört gollü bir deplasman keyfi yaşıyor, bir yandan da transfer yapılmazsa çekip gideceğine dair (şaka mı, ciddi mi ? ) laflar söylüyor.
Düşünelim ve soralım : Aynı Feldkamp, aynı davranışları Fenerbahçe'de sergileyebilir miydi ? Yani Aziz Yıldırım'ın teknik direktörü olsaydı, mesela!
Yine de belki baştan hesaplanmamış, hiçbir stratejik karara dayanmayan bir yeniden yapılanma sürecini yönetiyor Feldkamp... Takımı beklenmedik performanslar sergileyen, gelecek için umut vadeden Mehmet Topal, Serkan, Barış, Hakan Balta gibi gençlerle hedefe taşıyor. Böyle bakarsanız, hakçası başarılı!
Ama elindeki kadrodan yarın kimi eleyeceğini bilemediğiniz bu teknik direktöre ne kadar güvenebilirsiniz ?
Galatasaray yönetimi bu sorunun yanıtını biliyordur mutlaka.
Ben bilmiyorum!
Bir hizmet adamı
Milliyet'in "Yılın Sporcusu" ödülleri önümüzdeki ay sahiplerini bulacak.Yarım asrı çoktan geride bırakan, halkın sağduyusuna güvenerek gerçekleştirilen bu dev anket, başka kurumlar, gazeteler ve yayın kuruluşları tarafından başlatılıp yarıda bırakılanlar hatırlanacak olursa, spor kültürümüzün en değerli geleneklerinden biridir.
Bu yıl beni mutlu eden sonuçlardan biri de Bahçelievler Belediye Başkanı Sayın Osman Develioğlu'na "Hizmet Ödülü"nün verilmesi oldu.
Hayır, benim de aralarında bulunduğum için gurur duyduğum basın ve spor insanlarının adını parklara, spor alanlarına vermesi değil beni mutlu eden.
Develioğlu, yediden yetmişe tüm hemşehrilerinin sorunlarını biliyor. Çocuklar, ev kadınları, memurlar, esnaflar, işsizler, öğretmenler, öğrenciler.... Hemen hepsiyle aylardır, yıllardır bitmeyen bir sabır ve anlayışla diyalog kuruyor. Onları anlamaya çalışıyor... Elbette her soruna çare bulduğunu iddia edemem. Ama çabası var. İyiniyeti ve enerjisi var.
Bahçelievler'de yüreği halkıyla birlikte atan "sporsever" bir belediye başkanı var.
Kantarın topuzu
Kayserisporlu Mehmet Topuz, Kasımpaşa maçında rakip futbolcu Murat'ın "Aaah!" diyerek yerde kıvrandığını görünce, gole çevirebileceği bir pozisyondan vazgeçti. Topu dışarı attı, meslektaşının tedavisi için oyunu durdurmuş oldu.
Ben bunun insani bir durum olduğunu görerek Topuz'un vicdanının sesini dinlediğini, onu takdir ettiğimi söyledim Lig TV'de....
Bazı yorumcu dostlar, bu insani durumdan akademik bir tartışma çıkardılar. Topuz'un davranışının fair play anlamına gelmediğini, Alpay'ın Vlaoviç'in golle sonuçlanan (1996 Avrupa Şampiyonası) atağına müdahale etmemesinin de fair play olamayacağını yazdılar.
Elhak, doğrudur dedikleri... Hele Alpay'a European Fair Play Movement örgütünün fair play ödülü vermesi başlı başına bir skandaldır. O tarihte bunu hem yazdım, hem de EFPM'nin Başkanı Alman Prof. Lehmer'in yüzüne söyledim.
Mehmet Topuz'a fair play ödülü verilmesini önermiyorum elbette.
Ama tanık olduğumuz insani durumdan dolayı da davranışına saygı duymalıyız.
Evet, sakatlık geçiren futbolcunun durumu sömürüye çok açık. Örneğin ceza alanında siz tam golü atmak üzereyken, yanınızdaki stoper kendini yere atıp bağıra çağıra kıvranmaya başlarsa ne yapacaksınız ? Hele yeşil çimenin üzerinde böylesine çok sayıda "artiz" varken.
Bu işi futbolcunun manevi yükü olmaktan çıkarıp İngiltere örneğindeki gibi hakemin sırtına yüklemek, oyunu onun durdurmasını beklemek de ne kadar çaredir ?
Mehmet Topuz'un vicdani kanaatiyle topu taça atmasını mesele yaparken kantarın topuzunu da kaçırmış olmayalım!
Önyargılar baki kalmaz!
Baki Mercimek, Beşiktaş'a geldiği günden beri bazı dostlara hiç beğendiremedi kendini...Evet, geçen yıl Trabzonspor karşısında Gökdeniz'i tutmaya çalıırken perişan olmuştu, hatırlıyoruz. Tıpkı Shevchenko önündeki Fenerbahçeli Servet gibi...
Elbette Baki'nin önemli eksikleri var... Rakibiyle ikili mücadeleye girdiğinde ya faul yapıyor, ya da kaçırıyor. Pozisyon almayı beceremediği görülüyor.
Buna karşılık çok çabuk... Oyundan hiç düşmüyor. Müthiş bir enerji ve görev sadakatiyle oynuyor. Birçok maçta kale ağzından golü önleyen de o!
Üstelik örnek bir sporcu karakterine sahip Baki... Arkadaşlar 8 dil bildiğini söylüyorlar... Ben onunla bir uçak sohbeti yaptım, müthiş keyif aldım.
Beşiktaş savunmasından attığı uzun pasları da arkadaşlarına ulaştırınca keyif alıyorum.
Baki'yi bir kalemde silip atan yorumcu arkadaşlara hiç katılmıyorum.
O, her takımda teknik direktörün bulunmasını istediği bir sporcu tipi...
Ben Baki'yi seviyorum.
Kim tetikledi bu golcüleri?
Semih kafayı çaktı, Kezman nefis plaselerle ağları havalandırdı. Hakan Şükür, ayağına kadar gelen kısmeti bu defa tepmedi...Ümit Karan, haftalardır yok sayılmanın faturasını attığı golle kesti...
Nobre de zaten fişek gibi başladı ligin ikinci yarısına...
Kezman'ın uzun süren tedavi ve hazırlık döneminden sonra başarıyı kişisel bir onur meselesi yaparak Alanya ve Sivas'ta peşpeşe attığı 6 gole elbette şapka çıkarıyorum.
Peki Nobre dahil, "bizimkiler"in ayağındaki bu sihirli berekete ne demeli ?
Elbette öncelikle "maşallah!" demeliyiz...
Sonra da şöyle düşünebiliriz :
Milli Takım Euro 2008 finallerine katılma hakkını kazanınca, herkesi Fatih Hoca'nın gözüne girme telaşı aldı...
Goller peş peşe sıralandı.
Mesela, yani...
Olamaz mı ?
agokce@milliyet.com.tr
|
DİĞER HABERLER |
YAZARLAR |
|

Cafe