
M. Ali BİRAND
Başbakan Erdoğan kaygıları gidermeli
Türban tartışmaları, beklendiği gibi toplumu ikiye böldü. Bir kesim, gelişmelerden son derece memnun. Bundan böyle, önlerindeki engellerin kalkacağına ve inançlarını istedikleri gibi yayabileceklerine inanıyorlar. Belki hemen değil, ancak ilerde Türkiye'de laiklik vurgusunun azalacağını ve toplumun giderek dindarlaşacağını söylüyorlar. Bu tutumlarını hemde son derece açık biçimde seslendiriyorlar.
Bu manzara, diğer kesimi çok rahatsız ediyor.
Militan görüşleri bir yana bıkaralım. Militan olmayan, ancak Cumhuriyetin laik yanının erimemesini, Türkiye'nin mütaasıp bir ülkeye dönüşmemesini isteyen bu kesim son derece kaygılı.
Bu kaygının siyasi bir yönü yok.
Çok içten, çok ciddi bir kaygı duyuyorlar.
Üniversitelerde serbest bırakılan "kapanmanın" orada kalmayacağına, giderek her yere yayılacağına inanıyorlar.
Diğer bir kaygıları da, başta üniversiteler olmak üzere, bu ülkede başı açık yaşamak isteyenlerin bir süre sonra baskı altında kalacaklarıdır.
Her iki kaygıyı, "yok canım, olmaz böyle şey" diye görmezden gelemezsiniz.
Eğer Başbakan Erdoğan, gerçekten ülkenin istikrar ve huzurunu istiyorsa, bu kaygılara kulak vermek, ne kadar gerçekçi görmese dahi, insanları rahatlatmak zorundadır.
Bunu da, hemen şu birkaç gün içinde, Anayasa komisyonu aşamasında gerçekleştirebilir.
Düzenlemelere, türban veya başörtüsünün üniversite dışına (kamu kurumları, orta-lise öğretimi vs..) çıkmayacağı somut biçimde yazılabilir.
Aynı şekilde, başı açıkların haklarını koruyacak yasal düzenlemeler getirilebilir.
Bunları yapmak hiç zor değildir. Toplumun bir bölümünü rahatlatır ve kaygıları azaltır. Gerilimi düşürür.
Başbakan'dan bunları istemekte fazla bir şey olmasa gerek...
İstanbul kültür kentiymiş...
Ne kenti?
Neyin kültürü?
Her yer kaçak. Huzurevi bile kaçak. İşyerleri ruhsatsız çalışıyor. İnsanlar ehliyetsiz. Bütün bunlar da denetimsizlikten kaynaklanıyor. Kim kime, dum duma. Kimsenin kimseden haberi yok.
Sonra övünüyoruz.
İstanbul dünya'nın incisidir, diyoruz.
Hadi canım sizde.
Koskoca bir kasabada yaşıyoruz. Canım güzelim bir şehri bakın bugün ne hale soktuk.
Emin olun bizlerin İstanbul'da oturmaya, onun güzelliklerini paylaşmaya hakkımız yok.
Layık değiliz...
ABD Başkanlık seçiminde Demokratların iki ismi ardı ardına, Ermeni Soykırım tasarısını destekleyeceklerini açıkladılar. Yani, bu adaylardan biri Başkan olduğu taktirde, Ermeni Soykırım tasarısının Kongre'den geçmesine onay verecekler.
Şimdi bazılarımız "canım, bütün başkan adayları Ermeni oylarını elde edebilmek için bunu daima söylerler. Seçildikten sonra ise bu tutumlarını sürdürmezler" diyebilir.
Eğer, bu işler böyle gelmiş böyle gider diyorsak, çok yanılırız.
Genel eğilimimiz zaten böyle. Ermeni sorununa eğilmek yerine, "Biz güçlüyüz. Stratejik önemimiz büyük. Washington bizi kaybetmeyi göze alamaz."diye kendimizi avutuyoruz. Oysa günün birinde konjonktür öylesine değişir ve Beyaz Saraya öyle biri gelir ki, ne strateji dinler, ne de bizim büyüklüğümüzü.
Olaya bir de tersinden bakalım.
ABD bizden vazgeçemez, stratejik değerimizi görmezden gelemez, diyoruz. Peki, Türkiye ABD'den vazgeçebilir mi? Süper güç konumundaki Washington'a sırtını dönebilir mi? Türkiye'ye akan milyarlarca doların dikkatle izlediği Beyaz Saray'ı elimizin tersiyle itebilir miyiz?
Gerçekçi olalım.
Gelin, Ermeni sorununu farklı biçimde çözmeye çalışalım.
"Sen yapabilirsin, ben yapamam" tartışması yerine, çıkış yolları arayalım.
Hepsinden de önemlisi, sorunlar kapımıza dayanmadan hareket etmesini öğrenelim. Unutmayalım ve hazırlıklarımızı zamanında yapalım.
AKP ve MHP grubunda ,doğrusunu söylemek gerekirse, şaşkınlık hakimdi. Uzun yıllardan beri konuşulan, zamanında darbelere gerekçe olan bir sorunu, istedikleri oranda olmasa dahi, yine de çözme noktasına gelmenin heyecanı hissediliyordu.
İnanamıyorlarmış gibi bir havadaydılar.
Sanki birileri kapılarını çalacak ve "Olmaz böyle şey kardeşim. Türbanı Üniversitede serbest bırakamazsınız" diyecekmiş gibi bir ortam vardı. Milletvekillerinin kendilerine güvensizliklerinden mi, yoksa başka güçlerden korktuklarından dolayı mıydı, bilemiyorum.
Ancak hava öyleydi.
Başbakanın konuşması, son derece kararlı göründü.
Kafasına koymuş, sonuçlarını göze almış, gaza basmış gidiyordu.
CHP grubu ise, kıpır kıpır idi.
Deniz Baykal müthiş bir performans gösterdi.
Konuşması son derece etkileyiciydi. Tarih dersi verdi ve gerekçelerini çok anlaşılır biçimde ortaya koydu. Ülkenin önemli bir kesiminin kaygılarına tercüman oldu. Zaten grubun liderlerini ayakta alkışlaması da, heyecanın en açık belirtisiydi.
Bu iş henüz bitmedi.
Hatta yanılmıyorsam, daha yeni başladı.
"Vay anasına, adam ayda 135 bin YTL alıyormuş. Olur mu kardeşim. Bu kadar fakir ülkede bu para verilir mi?" deriz.
Bal gibi verilir. Para yerine kişinin katkısına bakmak gerekir. Şimdi de Fatih Terim'in 135 bin YTL alması konuşuluyor.
Fatih hoca, mili takıma son derece önemli katkısı olan bir liderdir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama emin olun, aldığı para, onun değerindeki yabancı antrenörlerle karşılaştırıldığında azdır. Eğer beğenmiyorsanız, o zaman yerine başkasını getirirsiniz.
Fatih Terim'in maaşıyla uğraşacak kadar küçük düşünen insanlarla da, Türk futbolunun hiçbir yere varamayacağını herkesin bilmesi gerekir.
(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. )
mabirand@e-kolay.net

Cafe