SEYİR DEFTERİ
Savaşta Saraybosna çok hasar görmüştü ama delik deşik duvarları, çatısı uçmuş, yanıp kül olmuş, yalnızca iskeleti ayakta kalmış evleriyle tümden yıkılan Mostar'dı. Hayrettin ustanın yaptığı ünlü köprünün Hırvat topçusunun ateşiyle Neretva'nın derin sularına gömülüşünü anımsıyorum. Yöre halkının "ihtiyar" diye adlandırdığı köprünün çökmesi yalnızca iki yakayı değil, halkları da birleştiren bir simgenin sonunu haber veriyordu.
Hırvat dostum, ünlü yazar Predrag Matveyeviç gece yarısı Roma'dan telefonla aramıştı. Sesi ağlamaklıydı. "Siz yaptınız biz yıktık!" demişti. Anlamıştım tabii, zaten bekliyorduk. Bu acımasız savaşta bebekler bile öldükten sonra anıtların ölmesi belki de doğaldı. Yine de "Yoksa ihtiyara bir şey mi oldu?" diye sormaktan kendimi alamamıştım. Evet, "ihtiyar" yoktu artık.
Şimdi pırıl pırıl karşımda duruyor yeniden. Çocuklar yine üzerinden zümrüt yeşili suya atlıyor. Çıplak, boz tepelerin arasından, aşağıdaki sarp kayaları oyarak akan ışıltılı ve derin suya. Bu rengi, aktıkça köpüren, yer yer yeşilden çivit mavisine dönen bu suyu nasıl unuturum! "Köprülerin Kanı"nda kendimce bir ağıt yakmıştım Mostar'a; şimdi, yıkım günlerinden sonra, kentin eşsiz coğrafyasını yeniden övebilirim belki ama savaşın izlerinin tümüyle silinmediğini de belirtmeliyim.
Ve Avrupa Birliği'ne girmeye aday bir ülkeye, Neretva'nın öte geçesindeki Müslüman mahallelerine meydan okurcasına kocaman, beton bir haç dikmek hiç yakışmıyor. "Bu toprakların sahibi biziz, aslolan bizim inancımız" dercesine kentin en yüksek tepesine ölçüsüz büyüklükte bir haç dikmek "Medeniyetler çatışması"nı körüklemek olmuyor mu?
Tüm Balkan kentlerinde olduğu gibi Stolaç'ta da küçük bir dere akıyor kentin içinden. Asırlık çınarlarla bir taş köprü de var. Hırvatlarla Müslümanlar yıllarca birlikte yaşamışlar burada; aynı suyu, aynı ekmeği, sis dağılıp ortaya çıktığında aynı güneşi paylaşmışlar. Sonra gün gelmiş birbirlerine düşmüşler. Daha doğrusu düşürülmüşler. Pek fazla çatışma da olmamış. Silahlı Hırvat milisler katletmişler Müslüman komşularını, evlerini de ateşe vermişler.
Dere boyunca yürüyorum. Erik, nar, elma ağaçlarının, yıkık duvarların içinden fışkıran yaban incirlerinin gölgesinden geçerek diz boyu akşam sefalarının açtığı, şebboyların boy verdiği bir avluya giriyorum. Eski bir Türk evinin cumbalı cephesi, onarılmış duvarları çıkıyor karşıma. Ayağındaki blucine rağmen Rızvan Begoviç'i tanıyorum koyu mavi, çipil gözlerinden.
Dayton Antlaşması'ndan sonra yolum yeniden Saraybosna'ya düştüğünde kültür bakanıydı. Köklü bir vezir ailesinden geldiğini, atalarından kalma evini Hırvat topçusunun yerle bir ettiğini söylemişti. Her Boşnak gibi biraz abarttığını düşünmüştüm, meğer doğruymuş. Meğer çatıyı uçurup taş üstünde taş bırakmamışlar bu avluda da. Şimdi onarılıyor. Mostar Köprüsü gibi, taş üzerine taş konularak yeniden yapılıyor Rizvanbegoviç'in evi.
Şimdi çok şükür geride kaldı bunlar. Şimdi barış zamanı. Ama halklar birlikte yaşamıyor artık, olan oldu. Altı cumhuriyeti ve iki özerk bölgesiyle yıkıldı gitti Yugoslavya. Yerini her biri ötekinden daha milliyetçi, daha bencil devletçikler aldı. Benim gibi "yugo-nostaljikler"e de, kaldırılan cenazenin ardından ağıt yakmak kaldı.
Mostar'dan Saraybosna'ya dönüşte her zamanki gibi yine Başçarşı'da kebap yedim. Anadolu kasabalarındaki gibi kebaplar "yellenmiyor" burada ama et daha lezzetli, tepeler gün ışığında daha yakın, insanlar iri kıyım. Ve Boşnak kızlarındaki endam sanki başka hiç bir Avrupalı kadında yok. Bir dönem Galatasaray'da futbol oynamış Tarık'ın kebapçısında sarı kırmızılı bayraklara karşı kaldırdım kadehimi. Amacım Galatasaraylı kardeşlerimle birlikte barışı da selamlamaktı.
Güvercinler alçak damlı dükkanların kiremitlerindeydi yine. Cami avluları savaş günlerindeki gibi ıssız değildi. Çarşı tek katlı dükkanları, taş döşeli sokakları ve onarılıp yenilenmiş bedesteniyle kalabalıktı. Anka gibi küllerinden yeniden doğmuştu kent ama sanki birçok şey de yok olup gitmişti. "Aldırma", diye geçirdim içimden, "geri dönmesi mümkün olmayan artık anımsanmamalı."
Mostar'a dönüş
Mostar Köprüsü pırıl pırıl karşımda duruyor yeniden. Çocuklar yine üzerinden zümrüt yeşili suya atlıyor. Çıplak, boz tepelerin arasından, aşağıdaki sarp kayaları oyarak akan ışıltılı ve derin suya...NEDİM GÜRSEL
Savaşta Saraybosna çok hasar görmüştü ama delik deşik duvarları, çatısı uçmuş, yanıp kül olmuş, yalnızca iskeleti ayakta kalmış evleriyle tümden yıkılan Mostar'dı. Hayrettin ustanın yaptığı ünlü köprünün Hırvat topçusunun ateşiyle Neretva'nın derin sularına gömülüşünü anımsıyorum. Yöre halkının "ihtiyar" diye adlandırdığı köprünün çökmesi yalnızca iki yakayı değil, halkları da birleştiren bir simgenin sonunu haber veriyordu.
Hırvat dostum, ünlü yazar Predrag Matveyeviç gece yarısı Roma'dan telefonla aramıştı. Sesi ağlamaklıydı. "Siz yaptınız biz yıktık!" demişti. Anlamıştım tabii, zaten bekliyorduk. Bu acımasız savaşta bebekler bile öldükten sonra anıtların ölmesi belki de doğaldı. Yine de "Yoksa ihtiyara bir şey mi oldu?" diye sormaktan kendimi alamamıştım. Evet, "ihtiyar" yoktu artık.
Şimdi pırıl pırıl karşımda duruyor yeniden. Çocuklar yine üzerinden zümrüt yeşili suya atlıyor. Çıplak, boz tepelerin arasından, aşağıdaki sarp kayaları oyarak akan ışıltılı ve derin suya. Bu rengi, aktıkça köpüren, yer yer yeşilden çivit mavisine dönen bu suyu nasıl unuturum! "Köprülerin Kanı"nda kendimce bir ağıt yakmıştım Mostar'a; şimdi, yıkım günlerinden sonra, kentin eşsiz coğrafyasını yeniden övebilirim belki ama savaşın izlerinin tümüyle silinmediğini de belirtmeliyim.
Ve Avrupa Birliği'ne girmeye aday bir ülkeye, Neretva'nın öte geçesindeki Müslüman mahallelerine meydan okurcasına kocaman, beton bir haç dikmek hiç yakışmıyor. "Bu toprakların sahibi biziz, aslolan bizim inancımız" dercesine kentin en yüksek tepesine ölçüsüz büyüklükte bir haç dikmek "Medeniyetler çatışması"nı körüklemek olmuyor mu?
Bakışlardaki savaş izleri
Mostar'dan Stolaç yoluna saptığımızda bitki örtüsü değişmedi yalnızca; kayalık, boz tepeleri, Necati Cumalı'nın deyimiyle "viran dağları" geçtikten sonra mavi dağlar da göründü. Bu yörede Hırvat milisler savaş başlar başlamaz Müslümanların evlerini yakıp yıkmışlar. Şimdi onarılmış durumda çoğu ama geriye dönüp evine yerleşen pek yok. Savaşın izlerini hemen her yerde, özellikle de insanların bakışlarında görmek mümkün.Tüm Balkan kentlerinde olduğu gibi Stolaç'ta da küçük bir dere akıyor kentin içinden. Asırlık çınarlarla bir taş köprü de var. Hırvatlarla Müslümanlar yıllarca birlikte yaşamışlar burada; aynı suyu, aynı ekmeği, sis dağılıp ortaya çıktığında aynı güneşi paylaşmışlar. Sonra gün gelmiş birbirlerine düşmüşler. Daha doğrusu düşürülmüşler. Pek fazla çatışma da olmamış. Silahlı Hırvat milisler katletmişler Müslüman komşularını, evlerini de ateşe vermişler.
Dere boyunca yürüyorum. Erik, nar, elma ağaçlarının, yıkık duvarların içinden fışkıran yaban incirlerinin gölgesinden geçerek diz boyu akşam sefalarının açtığı, şebboyların boy verdiği bir avluya giriyorum. Eski bir Türk evinin cumbalı cephesi, onarılmış duvarları çıkıyor karşıma. Ayağındaki blucine rağmen Rızvan Begoviç'i tanıyorum koyu mavi, çipil gözlerinden.
Dayton Antlaşması'ndan sonra yolum yeniden Saraybosna'ya düştüğünde kültür bakanıydı. Köklü bir vezir ailesinden geldiğini, atalarından kalma evini Hırvat topçusunun yerle bir ettiğini söylemişti. Her Boşnak gibi biraz abarttığını düşünmüştüm, meğer doğruymuş. Meğer çatıyı uçurup taş üstünde taş bırakmamışlar bu avluda da. Şimdi onarılıyor. Mostar Köprüsü gibi, taş üzerine taş konularak yeniden yapılıyor Rizvanbegoviç'in evi.
Şimdi barış zamanı
Birden Urlalı hemşehrim Seferis'in dizeleri düşüyor aklıma: "Ev diye neyim varsa çekip aldılar elimden / Zaman çığrından çıkmış bir zamandı: Savaşlar, yıkımlar, sürgün."Şimdi çok şükür geride kaldı bunlar. Şimdi barış zamanı. Ama halklar birlikte yaşamıyor artık, olan oldu. Altı cumhuriyeti ve iki özerk bölgesiyle yıkıldı gitti Yugoslavya. Yerini her biri ötekinden daha milliyetçi, daha bencil devletçikler aldı. Benim gibi "yugo-nostaljikler"e de, kaldırılan cenazenin ardından ağıt yakmak kaldı.
Mostar'dan Saraybosna'ya dönüşte her zamanki gibi yine Başçarşı'da kebap yedim. Anadolu kasabalarındaki gibi kebaplar "yellenmiyor" burada ama et daha lezzetli, tepeler gün ışığında daha yakın, insanlar iri kıyım. Ve Boşnak kızlarındaki endam sanki başka hiç bir Avrupalı kadında yok. Bir dönem Galatasaray'da futbol oynamış Tarık'ın kebapçısında sarı kırmızılı bayraklara karşı kaldırdım kadehimi. Amacım Galatasaraylı kardeşlerimle birlikte barışı da selamlamaktı.
Güvercinler alçak damlı dükkanların kiremitlerindeydi yine. Cami avluları savaş günlerindeki gibi ıssız değildi. Çarşı tek katlı dükkanları, taş döşeli sokakları ve onarılıp yenilenmiş bedesteniyle kalabalıktı. Anka gibi küllerinden yeniden doğmuştu kent ama sanki birçok şey de yok olup gitmişti. "Aldırma", diye geçirdim içimden, "geri dönmesi mümkün olmayan artık anımsanmamalı."

Cafe