
Hasan PULUR
Olaylar ve insanlar
Türbansız bir yazı...
DÜNYADA her şeyin bir karşıtı var, ateşin karşıtı su, incenin karşıtı kalın, siyahın karşıtı beyaz, üzüntünün karşıtı sevinç, ağlamanın kahkaha...
Uzar gider bu karşıtlıklar.
İnsan da insanın karşıtıdır...
* * *
YAKACIK taraflarında bir ''huzurevi''ni ziyarete gitmiştik...
Hayır, bizim orada kimsemiz yoktu, arkadaşımız Erdal Dumanlı'nın davetine uymuştuk; burası Kızılay'ındı, Erdal Dumanlı da o tarihte Kızılay yöneticisi...
* * *
EĞER insanlara mobilya gibi bakarsanız, yeni mi, eski mi, aşınmış mı, kullanılmış mı, anlarsınız.
Ama insanlar mobilya değildirler ki!
* * *
TÜRKİYE'de ilk ''düşkünlerevi'' Darülaceze'dir, yani düşkünler evi. Tarih 1890, Padişah Abdülhamit...
Darülaceze'nin kuruluş felsefesi bugün çok kişinin özlediği bir yaşam biçimidir, yani, burada dil, din, ırk farkı gözetilmez, içeride hem cami vardır, hem kilise, hem de sinagog, tek tanrılı üç dinin mensupları ibadetlerini serbestçe yapabilirler.
* * *
EVET, Yakacık'taki ''huzurevi''ni gezerken, her şey vardı, insanların yüzlerinde tarif edilemez bir hüzün bile...
Bir ara, çökmüş biriyle göz göze geldik, bizimle konuşmak istediğini belli ediyordu.
Acaba isteği neydi, ya da şikâyeti neydi?
* * *
GENELİKLE, benzer yerlerde çoğunlukla ''idare''den şikâyet edilir de...
Usulca yanaştık:
''Buyrun, bir şey mi istediniz?''
''Size birkaç telefon numarası versem, arar mısınız?''
''Niye buradan telefon etmiyorsunuz, telefon serbest!''
İçini çekti, ağlamaklıydı:
''Bu telefon numaraları çocuklarımın, ben arayınca çıkmıyorlar, benden kaçıyorlar, buradaki arkadaşlara alay konusu oluyorum!''
* * *
BOĞAZIMDA bir şey düğümlendi, kimseye bir şey söylemedik, Erdal Dumanlı'ya bile...
Ertesi gün telefon ettik, oğlu çıktı, anlattık, ilgisiz bir sesle, ''Şimdi de bunu mu icat etti, yabancılara mı telefon ettiriyor!'' dedi.
İkinci telefona kızı çıktı, o daha nazikti, ama belli ki atlatıyordu....
Üçüncü küçük oğluydu, sesinden üzüldüğü belliydi, biz üsteleyince ''Şimdi bizi ne kadar ayıplıyorsunuz değil mi?'' diye sordu.
Doğru ayıplıyorduk, devam etti:
''Bir de kendisine sorsanıza: ''Niye oralara gitmiş, ya da niye göndermişiz? Hangi vicdanlı evla, babasını oralara atar! Bir de kendisine sorun!''
* * *
SORACAK bir şeyimiz yoktu, karşımızdaki hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
''Darülaceze''nin ''Kutsal Çatı'' dergisine bakarken aklımıza bu anı geldi...
Dergide de bundan da beter bir anı vardı:
''Bir hâkim eşiymiş, eşi ölmüş, Darülaceze'ye yatırmışlar, bir süre sonra hastalanmış, oğlunu aramışlar gelmemiş, kadıncağız birkaç gün sonra ölmüş, yine oğlunu arayıp haber vermişler, Bodrum'da tatildeymiş, gelememiş, gömmüşler!''
Anılar anıları tazeliyor...
Varsın bugünkü yazı da ''türbansız'' olsun!
h.pulur@milliyet.com.tr

Cafe