
Meral TAMER
Türban programında eksik kalan bir nokta
Pazar akşamı Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Melih Meriç'in programındaki hararetli türban tartışmasından bu yana arkadaş-okur-akraba-dost-tanıdık-tanımadık'lar tarafından öylesine yoğun bir bombardıman altında kalmış bulunuyorum ki, dün kafamı toparlayıp da yazımı yazmama fırsat kalmadı; neredeyse şu yazıyı da yazamayacaktım.Öncelikle duygu paylaşmadan destek verme ve eksiklerimi hatırlatmaya, "Nasıl bu kadar sakin kalabildin?" diyerek kutlamadan "Sizin taraf etkisiz kaldı" ve "Christine Hanım kadar olamadınız" diye siteme kadar uzanan çok geniş yelpazedeki paylaşma yarışından müthiş memnun kaldığımı belirtmek istiyorum. Arayanların hepsine bu köşeden minnettarlığımı ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Programdan sonra kızım, asistanım ve yakın aile çevrem, ağız birliği etmişçesine "Neden o kadar sinirlendin?" dediklerinde doğrusu biraz üzülmüştüm; çünkü ben programın tansiyonu arttığı ölçüde, sabırlı ve sakin kalmaya özen göstermiş, hatta bu nedenle tepemi attıran bazı yorumlara, kendimi tutup tepki vermemiştim.
Ayşe Cemal'in uyarısı
Bu arada o stresli ortamda es geçtiğim, tüyler ürpertici bir hususun, hemen ertesi gün telefon eden Hürriyet İcra Kurulu Üyesi ve Reklam Grup Başkanı Ayşe Sözeri Cemal sayesinde idrakine vardım. Ayşe'nin dikkat çektiği bölümü, programı CD'ye çeken asistanım Özlem Ertem deşifre etti. Aynen aktarıyorum:
Melih Meriç: Christine Hanım, muhafazakâr baskı artıyor Türkiye'den gitsem iyi olur diye düşünüyor musunuz?
Christine Şenol: Evet. Türkiye modernleşiyor deniyor, ama gayrimüslimlere baskı artıyor. Eskiden etrafımızda başörtüsü görmüyorduk. Şimdi gittikçe kapanıyor kadınlar. Özellikle Almanlar olarak bizim çok kötü bir geçmişimiz var. Ondan dolayı biz çok diken diken oluyoruz.
Irkçı ve faşizan
Başörtülü avukat Fatma Benli: Sanki çok ciddi bir tehlike varmış, ilerde haklarımızı kullanamayacakmışız gibi bir hava oluşturuluyor. Ama bu biraz benim şunu düşünmeme benziyor: Ben eğer dünyanın globalleştiğini fark etmesem, yabancı düşmanı bir insan olsam şöyle düşünürüm:
20 sene önce yabancılar Türkiye'yi yaşanabilecek bir yer olarak seçmemişlerdi. Ama özellikle son dönemlerde o kadar çok yabancı gelmeye başladı ki, hatta kendilerine ait köyleri, okulları olmaya başladı. Bunlar bizim için çok ciddi tehlike oluşturur, biraz daha büyüyecekler, daha çoğalacaklar ve yarın öbür gün benim şu an kullandığım haklarımı kısıtlayacaklar. En iyisi ben baştan önlemimi alayım, benimle aynı hakları kullanmasına izin vermeyeyim dememe benziyor.
Ayşe, "Bu ırkçı ve faşizan sözlere tepki vermeni bekledim; bu bakış açısını Malatya'daki kitabevi cinayetine kadar uzatabilirsin" diye sitem etti -ki haklı. "Gayrimüslimlerin sayısı zaten nüfusun ancak binde biri, onları da yok etmeye çalışıyoruz; üstelik konu türbanın günlük yaşantımızdaki etkisiydi, Hıristiyanlara bakışımız değildi" diye devam etti - ki yine haklı.
Gerek Trabzon'daki rahibin öldürülmesini, gerekse Malatya'da 3 Hıristiyan vatandaşımızın hunharca katledilmelerini "şık olmadı" diye niteleyebilen Müslüman bir Başbakanımız varken, Fatma Hanım'ın sözlerini de, -niyeti kötü olmasa bile- Müslüman kardeşlerimizin kafalarının nasıl çalıştığını göstermesi açısından yadırgamamak lazım!
mtamer@milliyet.com.tr

Cafe