
Hasan PULUR
Olaylar ve insanlar
'Yargı üç kuruşluk opera değildir'
BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan'ın gazetelere, gazetecilere kızıp, esip gürlemesi, inanın bizi hiç etkilemedi. ''Niye?'' derseniz, alıştık da ondan... 1954'ten beri Demirel dışında, Ecevit dahil, gazetecilere kızmayan, gürlemeyen, bir başbakan görmedik, hatta siyasetçi de diyebiliriz. Düşünün, 1950'de iktidara gelinceye kadar ''Gazeteciler yatak odalarımıza bile girebilirler!'' diyen Demokrat Partililer döneminde Ankara cezaevinin bir bölümü ''Hilton'' adıyla gazetecilere ayrılmıştı, başta rahmetli arkadaşımız Metin Toker ve diğerlerinin ruhları şad olsun, yaşayanların da kulakları çınlasın...
* * *
SİYASETÇİLER ''basın''dan olduğu kadar, yargıdan da, mahkeme kararlarından da, şikâyetçilerdir, sevmezler. ''Anayasa'yı bir kere de biz delsek ne olur?'' diyen Özal, bunun önemli simgesidir, ama onun bir özelliği vardı, kızsa bile kızdığını Tayyip Erdoğan gibi belli etmezdi. Siyasetçilerin, basın ve yargıdan sonra iltifatlarını(!) fırsat buldukça esirgemedikleri diğer kurum üniversitelerdir, bilim adamlarıdır. Özal kadar, simge sayılacak bir sözün sahibi de rahmetli Menderes'tir. ''27 Mayıs'' darbesine birkaç gün kala coşup ''kara cüppeliler'' diye profesörlere duygularını iletmişti!
* * *
BAŞBAKAN Erdoğan'ın ''basın için neler düşündüğünü'' iki gün önce televizyonlarda dinleyip gazetelerde okudunuz. Başında da söyledik, bizim gibi bu işte 50 yılını sürdürenler için çok önemli değildi, çünkü nicelerini görmüştük, artık şerbetli sayılabilirdik. Üstelik can, ciğer kuzu sarması olmaları da uzak ihtimal değildir.
* * *
DEDİK ya, Başbakan Erdoğan'ın yargıyla da arası hoş değildir, geçenlerde, biri tarafından aleyhine açılan manevi tazminat davasını kaybetti, üç kuruş ödemeye mahkûm oldu, çünkü davacı tazminat olarak üç kuruş istemişti.
Eğer yanlış anlamadıysak, Başbakan'ın en çok ağırına giden de bu üç kuruşluk tazminattı... Hem Başbakan'a dava açıyorlar, hem de üç kuruşa mahkûm ettiriyorlar.
''Ben ceza alıyorsam bu cezaya inanmalıyım. Demeliyim ki, bu ceza haklı, ben de bu cezayı çekmeliyim. Şu olaya bak, üç kuruşluk manevi tazminat davası...''
Başbakan böyle feveran ediyordu.
Ceza hukuku hocası, Prof. Dr. Köksal Bayraktar ise hiç de onun gibi düşünmüyordu:
''Bu yaklaşım biçimi yanlış ve haksızdır. Çünkü bu tutumla, hem hak arama özgürlüğü, hem de adil yargılanma hakkı inkâr edilmektedir. Adalet, açılan davanın tutarıyla ölçülmez, ölçülmemelidir. Her dava, taraflar için büyük önem taşır. Bu önem nedeniyledir ki, yargıç, iddia, davacı, davalı yargılama süresince bütün kuralların işlemesine büyük önem verirler. Bu nedenle yargı üç kuruşluk opera değildir''(x)
* * *
HEM güzel, hem doğru ama, gel de bunu anlat!
Hoş bir fıkra vardır...
İstifa eden eski başbakan devir teslim töreninde yeni başbakana üç zarf vermiş:
''Başın sıkışınca bunları tek tek aç, oku!''
Bir süre sonra, başbakanın bir numaralı zarfı açması gerekmiş:
''Enkaz devraldık diye, bizi kötüle!''
Başbakan bir süre gidenleri kötülemekle vakit geçirmiş, bakmış olmuyor, iki numaralı zarfı açmış: ''Etrafını, çevreni kötüle, beceriksiz herifler de!''
Bir süre de böyle gitmiş, başı daha çok sıkışınca üç numaralı zarfı açmış:
''Sen de üç zarf hazırla!''
(x) Güncel Hukuk dergisi, Şubat 2008.
h.pulur@milliyet.com.tr

Cafe