
M. Ali BİRAND
Gelin, hep birlikte frene basalım...
Yine işin ucu kaçıyor.
Hasan Cemal dünkü yazısında, tartışmanın iki tarafına da " Bir dakika durun ve birbirinizi dinleyin"demiş.
Çok haklı.
Kendimizi kaybettik.
Şimdi kalkıp, "onlar kendilerini kaybettiler, onlar kendilerine çeki düzen versinler" demeyin.
Her iki tarafta da, kantarın topuzu kaçtı.
İktidar, benim de yıllardır desteklediğim, üniversitelerde türban yasağının kaldırılması konusunu o kadar kötü yönetti, bu yasağın sadece üniversitelerden kalkacağı ve resmi dairelere, ilkokul ve liselere yansımayacağı konusunda herhangi bir somut güvence vermeden, sadece lafla geçiştirmeye kalkıştı ki, benim yaklaşımımdakileri dahi ürküttü.
O zaman karşı tepki doğdu. Kimi tepkiler dengeli kimi tepkiler de çok ağır oldu. Eleştiri çizgilerini aştı.
Şimdi kimin haklı kimin haksız olduğu tartışmasını bir yana bırakalım ve gelin, iktidarı, muhalefeti ve medyasıyla bir durum değerlendirmesi yapalım.
İktidar, toplumun önemli bir bölümündeki kaygıları nasıl giderebileceğini düşünsün ve somut adımlar atsın.
Muhalefet, eleştiri dozunu, idam sehpaları mesajı veriyormuş gibi yanlış anlamalara götürecek aşırılıklardan arındırsın.
Medya da yaklaşımını yeniden gözden geçirmeli; Türkiye'nin en sıcak tartışmasında soğukkanlılığını muhafaza etmeli, provokatif haber ve yorumlardan kaçınmalıdır.
İşte o zaman türbanın üniversitelerle sınırlı kalacağı inandırıcı şekilde bu topluma anlatılırsa, toplumun büyük bölümü rahatlar. Yükselen gerilim düşer. O zaman da bizler, bu saçma sapan tartışmayı bırakır ve gerçek yaşam kavgasına dönebiliriz.
Türk kamuoyu da haklı olarak, ardı ardına sorular soruyor:
- Erhan Tuncel'in söyledikleri doğru mu ?
- Eğer doğruysa, nasıl bir inceleme yapıyorsunuz ?
- İçerden desteklenmiş veya ihmalden kaynaklanmış bir durumla karşı karşıya mıyız. ? Eğer böyle ise, ne yapıyorsunuz ?
- İncelemeler ortaya nasıl bir manzara çıkarıyor ?
- En önemlisi, vur emrini veren bulundu mu ?
Tabii şimdi alacağımız yanıt "Bekleyin, mahkemenin sonucunu bekleyelim" olacaktır. Peki bekleyelim. Beklemesine bekleyelim de, işin bir de teknik yönü var. İşini yapmamış veya yapamamış emniyet mensupları, jandarmalardan söz ediyoruz. Bu kişiler de mi, bekleyecekler?
Hayır beklenilmemeli.
İçişleri Bakanlığı biran önce olayın perde arkasını ortaya çıkarmalıdır. Cinayetin üstünden neredeyse 1.5 yıla yakın bir süre geçti.
Biz, İçişleri Bakanı Atalay'ın bu konulardaki duyarlığını bilenlerdeniz. Atalay, Dink'in kanını yerde bırakmayacaktır.
Durumu, Başbakan'ın Almanya'ya gidişi ve orada yaptığı konuşmalar kurtardı.
Bu arada benim en çok ilgimi çeken, Alman hükümetinin tutumuydu. Başta Başbakan Merkel olmak üzere, Ankara'daki Büyükelçi Eckart Cuntz'a kadar tümü son derece dikkatliydiler. Büyükelçinin cenaze törenine katılması, ilgi zincirinin son halkası oldu. Sorumsuz bazı yorumlara çok doğru bir yanıt verildi. Almanya'yı eleştirenler de, haksız olduklarını herhalde artık anlamışlardır.
Bahşiş küçük miktarda verilir.
Rüşvet'in boyutları daha büyüktür.
Ancak, her ikisinin de bizdeki amacı "bir servis elde edebilmek, işini hızlandırmak, hakkı olmayan bir avantaj elde etmek"tir. Bizdeki uygulamada ikisinin arasında hiçbir fark yoktur.
Geçen haftadan beri süren, tapu dairelerinde rüşvet-bahşiş tartışmasının komikliği işte buradan kaynaklanıyor. Tapu-kadastro Genel müdürü Adlı ve Bakan Özak'ın sözlerinin medyaya yansıma şekli ve kurdukları cümleler, kelimenin tam anlamıyla bir komedi! Her ikisi de, sözlerinin yanlış anlaşıldığını açıkladılar. Ancak her iki yetkiliye, haddimiz olmadan bir önerimiz var: Sözlerinizi, hep bu "yanlış anlaşılma" tehlikesine dikkat ederek sarf edin.
"Bakıyorum, gençler ana dillerini kötü konuşuyorlar. Oysa, hem Almancayı, hem de Türkçeyi iyi konuşabilmeliler. Ana dillerini unutmamalılardır" dedi.
Başbakan'ın bu sözleri çok doğru. Ancak Almanya'da tepki topladı. Yaklaşım ve kelimeye yüklenen anlam açısından yanlış anlamalar oldu. Konuşma Türkiye'de çok yankılandı. Başbakanın ileri sürdüğü bu mantığın ülkemizde de uygulanması gerektiğini söyleyenlere, tamamen ana dil açısından bende katılıyorum.
Kürt kökenli vatandaşlarımız, ana dillerini unutmaktan şikayetçiler. Çocuklarına, Türkçe'nin yanı sıra ana dillerini de öğretmek istiyorlar.
Biz ise, "hayır" diyor ve dayatıyoruz.
"Öğrenemezsiniz" (!)
Neden?
Türkçe'nin yanı sıra Kürtçe tercihli dil olsa veya özel dershanelere cehennem azabı vermek yerine, önleri açılsa hiçbir şey kaybetmez kazanırız.
Her kürtçe öğrenen bölücü mü olacak? PKK'ya mı katılacak?
Hayır.
Aksine, biz dayattıkça, PKK tepki gösterenleri tahrik edip dağa çıkmaya teşvik ediyor. Oysa ana dillerini öğrenme olanağı sağlasak daha rahat yaşayacaklardır.
Artık her şeyi kendi penceremizden görmeyi bırakılım...Türk vatandaşlarına layık gördüğümüz her şeyi, kürt kökenli vatandaşlarımızla da paylaşmayı öğrenelim...Onlar bizim insanlarımız. İçimize almadıkça, kendilerini öteki gibi görüyorlar. Onları kazanacağımıza PKK'ya itiyoruz.
Eğer hala merak ediyorsanız, Doğan Kitabın çıkardığı TÜRK KORKUSU'nu alın. Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Özlem Kumrular'ın nefis bir araştırması. Halil İnancık'ın önsözü, bu çalışmanın değerini daha da arttırıyor. Bu konuda şimdiye kadar yazılmış en değerli araştırma kitabını kaçırmayın.
(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. )
mabirand@e-kolay.net

Cafe