Futbolcular nerede?
Can Çobanoğlu, sportif kariyerine voleybolcu olarak başladı. Galatasaray ve Milli Takım'da başarılı bir dönem geçirdikten sonra futbolda Milli Takım Menajeri olarak görev yaptı.Lutfi Arıboğan da Galatasaraylı milli basketbolcuydu. Daha sonra sportif yöneticilik kariyerine başladı. Ülker Spor Kulübü'nde gerçekten başarılı işlere imza attı. Dahası, basketbol federasyonu için yepyeni bir vizyonla programını ilan ederek başkanlık seçimlerinde aday oldu. Turgay Demirel'e karşı asla anlayamadığımız seçim statüsü ve kulisler sonucu kaybetti. Aradan birkaç gün geçti, Levent Bıçakcı federasyonuna genel sekreter olarak atandı.
Liderlik postunu duvara asıp üst düzeyde bürokrasi koltuğuna oturmak nasıl bir şeydir, bilemem. Ama sessiz ve sakin, kendi vizyonuyla, kendi kültürüyle, kendi dünya görüşüyle pek de bağdaşmayan o işi gönül rahatlığıyla yaptığını elbette hiç sanmıyorum. Niye katlandı bunlara ? Diyelim, iyi niyetinden ve geleceğe dönük beklentilerindendir.
Lutfi Arıboğan şimdi atamayla gelen genel sekreterlik ünvanını geride bırakarak seçimle işbaşına gelmiş bir federasyon üyesi konumunda. Dahası, başkanvekili, icra kurulu üyeliği gibi önemli görevleri de üstlenecek futbolda. Umarım, vizyonunu, felsefesini ve ilkelerini başkan ve kurul üyesi arkadaşlarıyla da paylaşır. En azından birini bile kabul ettirip hayata geçirse, Türk futboluna gerçek bir katkı sağlamış olur. Ben ümitliyim, bekliyorum.
Gözlemciler Kurulu başkanlığına Kemal Dinçer'in atandığını görünce hiç şaşırmadım. Hasan Doğan ile Kemal Dinçer'in yakın çevrede birbirlerini tanıdıklarını sanıyorum. Kemal Dinçer de milli basketbolcuydu. Spor yönetimi konusunda uzmanlaştı. Özellikle endüstriyel futbolla ilgili gelişmeleri hayatın içinden okuyarak vizyonunu yeniledi. Kemal Dinçer'in Fenerbahçe'de zaten profesyonel futbol takımının menacerliği gibi önemli bir kariyeri de var. Ömer Üründül örneğinden sonra onun da Gözlemciler Kurulu başkanlığı yapmasında şaşılacak bir şey yok.
Dünya'dan örnekler...
Ne var ki Can Çobanoğlu, Lutfi Arıboğan, Kemal Dinçer örneklerinden yola çıkarak futbolda sorgulamamız gereken temel bir mesele dikkati çekmeye başladı.Futbol dünyası, profesyonel oyunculuk kariyerlerini tamamladıktan sonra spor yöneticiliğine geçen insanlarla ne zaman tanışacak ? Futbolcular bu işlere ne zaman soyunacak ? Kulüp yöneticileri, federasyon başkanları ayakkabılarını duvara asmış eski futbol yıldızlarıyla çalışmak istemezler mi ?
Futbolun her kademedeki yönetiminde futbolcuların da rol alması mümkün değil midir ?
Bayern Münih kulübüne bakarsanız, bir zamanlar harikalar yaratan o unutulmaz kadronun bugün kulüp yönetiminde, farklı kademelerde hala işbaşında olduğunu, sorumluluk aldığını görebilirsiniz. Franz Beckenbauer, artık o çizgiyi de aşmış, FİFA başkanlığı için ciddi bir aday konumuna gelmiştir. Rumenigge kulüp başkanlığına kadar yükselmiş, Uli Hoeness menacerlik yapmış, yaşamında üst üste sorunlar yaşayıp fırtınalar atlatan Müller de kendine bir yer bulabilmiştir.
İspanya'da da eski futbolcuların yöneticilikten uzak durmadığını görebiliriz. Örneğin bir zamanların golcüleri, Arjantinli Valdano, Butragueno ve son olarak Sırp Miatoviç, Real Madrid'de genel direktörlük görevlerine getirilmişlerdir.
Tercihleri en kısa yol
Bizde profesyonel futbolcuların vizyonu daha dar... Ezici bir çoğunluk, mesleksel örgütlenme, mesleksel dayanışma ya da meslek adına bir kararlılık ve tavır sergileyemiyor. Egoizmin dar çerçevesi içinde kendi aldığı para, kendi performansı ve kendi sorunlarıyla ilgileniyor. Öyle olmasaydı, şu futbol federasyonu yönetim kurulunda en azından bir temsilcileri bulunabilirdi. Ama onlar delegelik kapıları daraltıldığında dahi ses çıkarmadılar.Futbolculuk kariyerini noktaladıktan sonra en büyük ezberleri kısa yoldan kursları ve seminerleri bitirip antrenörlük lisansı alarak bir kulübe kapağı atmak... Bunda da sabır ve emek isteyen alt yapılar değil, kısa süre önce formasını giydikleri takımın teknik heyetinde yer almak en önemli hedefleri. Olmadı, federasyonda bir antrenörlük kadrosu ile yola devam ediyorlar. Kalanlar, spor yorumculuğu, kritik yazarlığı gibi kolay işlere soyunuyorlar.
Adnan Sezgin gibi futbol bürokrasisi için kendilerini yetiştirip geliştiren, yönetim kademelerinde de rol ve sorumluluk alanlarına pek rastlayamıyoruz.
O zaman da Çobanoğlu'lara, Arıboğan'lara , Dinçer'lere açılıyor kapılar.
Çünkü içerde de futbolcu yok, kapının önünde de!
MHK emin ellerde
Nihayet Oğuz Sarvan...Hasan Doğan federasyonunun yaptığı en doğru iş, belki de MHK başkanının seçimindeki isabettir. Dilerim yanılmayız... Ama Oğuz Sarvan'a her bakımdan güvenim var benim.
Onu çok iyi tanıyorum. Bir zamanlar haklı ya da haksız onu eleştirdim diye, inanılmaz bir "mektuplama" kampanyasıyla bana karşı resmen savaş ilan etti. Ama herkesin eleştirdiği bir maçtan sonra onu savunan pek az yazarın içinde ben vardım yine de. Oğuz Sarvan'ı hakemlik öncesinden tanıyorum. Babası Muzaffer Sarvan da beni spor gazeteciliğimden önce tanır.
Sarvan, başarılı bir FİFA hakemiydi. Bizim hasretle yolunu gözlediğimiz "top class" hakemlerden biri olarak kariyerini tamamladı. Hakemlik sonrasında federasyon kulislerine dalmadı. Camianın kısır ve verimsiz çekişmelerine girmedi. Hele medyaya katılıp egosunu tatmin etmek yolunu da hiç seçmedi. Üniversitedeki öğretim görevine yoğunlaştı. Hakem eğitimi konusunda bir uzman olarak çağırıldıkça bildiklerini paylaştı.
Temizdir. Güvenilir bir kişiliğe sahiptir. Hiç kimsenin adamı değildir.
Kurulundaki herkesi kendi mi seçti? Sanmıyorum. Ama Ona güveniyorum.
MHK, emin ellerdedir
Çene altı, çene üstü
Türkiye'nin içte dışta onca ağır sorunları varken, anlamsız, uzlaşmaz ve dayatmacı bir zihniyetle "türban" konusuna takılıp kaldık.
Şimdi çene altı modelleri üzerine Ek 17 tartışmaları yapılıyor. Ama bu tartışmaların hiçbiri işsizliğe çare olmuyor.
İşin bir de çene üstü bölümü var.
Tiyatrocular bilir, onların rol yaparken "üst çeneden konuşma" teknikleri vardır. Sesi ve sözcükleri çok daha anlaşılır kılabilmek, seslerini duyurabilmek ve izleyicinin dikkatini çekebilmek için "üst çeneyi kullanmak" zor ve deneyim isteyen bir iştir. Rolün belki de görünmeyen en çetrefilli kısmıdır.
Geçen hafta baktım da spor adamlarımız da "üst çeneden" konuşarak rol becerilerini sergilemeye heveslendiler...
Tunca Hazinedaroğlu, Adnan Sezgin, Adnan Polat, Mahmut Uslu, Kadir Çakır, Rizespor - Fenerbahçe maçının hakemi Zafer Önder İpek'in adı üzerinde tartışmalara, polemiklere girdiler. Konya'daki Konyaspor - Galatasaray maçının ertelenmesiyle ilgili görüşlerini dile getirdiler.
Sürekli olarak federasyona yüklenip rahatsızlıklarını seslendirdiler...
Ben onları gülerek dinledim...
Ayrıntıları biliyorsunuz, tekrarlamayacağım.
Hepsinin niyeti, işbaşı yapan Hasan Doğan federasyonunu etkileyip öncelik almak, hiç değilse göz dağı vermekti.
Oybirliğiyle işbaşına getirdikleri federasyonu daha baştan baskı altına almak istiyorlardı.
Kongre bitmiş, ortaklık bozulmuştu!
NTV'de "noksan" dakika!
Sevgili meslektaşlarım Hıncal Uluç, Mehmet Y. Yılmaz, Haşmet Babaoğlu ve Fuat Akdağ, NTV'deki "90 Dakika"da peşpeşe eleştiri salvolarına girişiyorlar.
Hıncal Abi, her zamanki ölçüsüz öfkesi ve keskinliğiyle hafta sonu oynanan lig maçlarında topların görünmemesinden yola çıkarak yayıncı kurul Lig TV'nin yayını kesmesi gerektiğini söylüyor.
Şansal Büyüka böyle bir karar alsaydı, eminim "Siz ne hakla yüzbinlerce dekoder sahibinin, halkın haber alma hakkını engellersiniz!" diye kıyameti koparırdı (ya da koparmalıydı)...
Hıncal Abi ve Mehmet Yılmaz, sonra sözü Atatürk Olimpiyat Stadı'ndaki Kasımpaşa - Denizlispor maçına getirip kalecinin degajında rüzgarla geri dönen top görüntüsünü sorguluyorlar.
Efendim, yayıncı kuruluş bu görüntüleri neden vermemiş? "Halkın haber alma hakkı böylesine engellenirse, canınız cehenneme!" diyerek noktayı koyuyor Hıncal Abi.
Oysa, araştırdım, NTV'de Rıdvan Dilmen, Güntekin Onay'ın sunduğu "Yüzde Yüz Futbol" programında bu görüntüler gündeme gelmiş, konuşmuşlar...
Ama dört sevgili meslektaşım da o programı seyretmemişler. Kesin olan şu ki, Lig TV görüntüleri yollamış.
Ne diyeyim yani ?
Canınız cennete dostlar!
agokce@milliyet.com.tr

Cafe