
Doğan HEPER
Not
Amaç siyasi rant olunca...
Türban da türban... Oysa Güneydoğu'da -15 derecede kar altında askerimiz yürüyor. Kimsenin umurunda değil gibi...
Türkiye'nin başka işi yok. Aylardır türbana takıldı, kaldı.
Bunu sorun olarak yaratan da, suni olarak büyüten de, "Velev ki türban sembol olsa ne çıkar" diyen Başbakan.
O bununla, yani türbanı serbest bıraktırmakla mahalli seçimlerde oy yüzdesini artırmak, en azından düşmemesini sağlamak istiyor. Yani amacı siyasi rant.
Oysa bu konuda araştırma yapanlara bakarsanız türban sorununun suni olduğunu, şişirildiğini anlamak güç değil. Onların araştırmaları gösteriyor ki, üniversite öğrencileri için türbandan önce gelen birçok sorun var ve onlar özellikle AKP tarafından gündeme getirilmiyor ve hükümet tarafından çözüm için elden gelen yapılmıyor.
***
Öyleyse bu kavga türban, yani başı örtme, başörtüsü kavgası değil.
"Ben güçlendim, öyleyse her istediğimi yaparım" kavgası bu...
Bu coğrafyada, ya da Müslüman coğrafyasında, yani bölgemizde, Ortadoğu'da, laik bir tek Türkiye var, onun da laikliği sulandırılırsa etrafımızdaki devletlerden bir farkımız kalmaz, belki AKP'nin başındakiler de bunu istiyor. Kim bilir?..
***
Başbakan Erdoğan TV'de geçen gün bu konuyu, yani türbanı odağına alan bir konuşma yaptı. Daha doğrusu gazeteciler sordu o cevapladı. atv'deki bu programda "muhalif gazeteciler" yoktu. Herhalde Başbakan'ın öfkeli görünmemesi de o yüzdendi!
Erdoğan'ın sorulara verdiği cevapları gazetelerde okudunuz. Ama biz de özet edelim:
"Laikliğin teminatı benim (sen ilelebet başımızda mısın?) ve biz istesek meydanlarda daha çok kişi toplarız (halkı tehdit ediyor). Batı'da başörtüsü diye bir sorun yok (biz Doğu'dayız, unutmayalım). Ülkenin hiçbir yerinde içki yasağı yok (gazetelere göre var). Güneydoğu için 5 yıllık yeni bir proje başlıyor. Terör bitmez, terörle yaşamaya alışacağız. Ama Ergenekon'la yaşamayacağız. Devletin içinde Ergenekon benzeri kuruluşlarla mücadelemizi yavaşlatmak isteyenler mevcut. Bu ülkede laiklik üzerinden geçinenler var."
Tabii bunları söylemek nasıl Başbakan'ın hakkıysa, aksini söylemek de söyleyenlerin hakkı. Zaten özgürlük bu demek değil mi?
Doğru bildiğini yalnız kendine saklamayacaksın.
Mesela ben, Başbakan'ın şu cümlesine çok takıldım.
"Bu ülkede laiklik üzerinden geçinenler var."
Allah aşkına, kim çıkardı "türban" sorununu, kim türban-laiklik tartışmasını ortaya atıp kızıştırdı?
Başbakan değil mi? Yoksa o cümle ile Başbakan kendisini mi tarif etmek istiyor?
Erdoğan'a inanırsanız ekonomik durum şahane.
Baykal'a bakarsanız ekonomi batmış.
Hangisi doğru? İkisi birden doğru olamayacağına göre, biri yanlış, ama hangisi?
Hangisi yanlış olursa olsun, halkı uyutmak, halka yanlış bilgi vermek lider sayılana yakışır mı?
Türkiye bir devlet değil de şirket olsaydı çoktan iflas eder ve yöneticileri kovulurdu.
Peki bizim devletimizin bu başarısız idarecilerine bu başarısızlıkları nedeniyle ne müeyyide uygulanıyor?
Hiç, 6 defa gidip 7 defa gelebiliyorlar.
Acaba, bu da demokrasinin zayıf yanı sayılmaz mı?
Niye?
AKP işine gelince MHP ile işbirliği yapıyor, diye...
Bu da gösteriyor ki AKP'ye güven olmaz.
Bakın AKP 17. madde konusunda MHP'yi de atlatmadı mı?
MİLLİYET
Bu kitapta Esendir bir bölümü bana ayırmış. Daha doğrusu benim anlattıklarıma.
Ben 44 yıl yalnız Milliyet'te çalıştım ve çalışmaya devam ediyorum. Bu bir rekordur. Tabii bu müessese Milliyet gibi bir gazeteyse çok şey anlatabilirsiniz.
Bunun için 416 sayfalık kitabın tamamı da yetmez.
Bu düşünceler benim de gazetecilik anılarımı yazmamı gerektiriyor. Zaten bir kısım müsvedde hazır. İnşallah yakında Milliyet'te yaşananları Esendir'in yazdıklarından daha geniş bir şekilde okursunuz.
Esendir'in kitabında benim anlattıklarımdan bir bölümü şöyle:
"Bir gün Gazetecilik Enstitüsü sekreteri Mehlika Hanım'ın odasındaydım. Burhan Felek Hoca da odada imiş; Mehlika Hanım 'Abdi Bey teklif etti, Doğan artık Milliyet'te çalışacak' dedi. Burhan Hoca şöyle bir baktı ve 'Öyleyse aç kalmaya hazır ol!' diye müjdeyi yapıştırdı.
O zaman basında para kazanmak kolay değildi. Böylelikle, ilk fiili gazetecilik dersimi almış oldum.
Ben zaten fazla para falan beklemiyordum. Oldukça idealisttim.. 'Biz mesleğe giriyoruz, para kazanmaya değil' diyordum. O gün en karizmatik gazeteci olan Abdi İpekçi'nin bile eski bir küçük kaplumbağa arabası vardı. Şoförü bile yoktu..."
Hukuk diplomasını da almıştım. Milliyet'te Sanat ve Magazin Servisi'nde çok kısa süren muhabirliğe başladım. Servisin şefi Adnan Tahir'di. Muhabirliğimin ikinci ayında bir gün Sirkeci'de haber takibi için koşuşturuyordum. Şef, beni durdurdu: 'Bugünden itibaren haberlerine senin ismini koyacağım' dedi.
O zamanlar imza hasisliği vardı; kolay kolay habere imzanızı koymazlardı. Şimdiki gibi imza enflasyonu yoktu. Haberde imzanızın çıkması maaş kadar önemliydi. O ilk imzalı Milliyet'i hâlâ saklarım."
Yer bitti. Koşuşturan genç arkadaşlara kolay gelsin.
DİZİLER
Dizi tuttu mu da başka bir münasebetsizlik başlıyor. "Artık bu dizi burada biter" diyorsunuz ama seyirciyi dinleyen kim? O dizi tutuldu ya uzatılıyor da uzatılıyor. Artık dizideki hikâye bütünlüğünü kaybediyor. Olsun, dizi başta beğenildi, uzat uzatabildiğin kadar.
Bir de içerik değiştiren dizilerimiz var.
Mesela bunlardan biri "Hatırla Sevgili".
İyi bir dizi, ama sonunda geldi 12 Mart Muhtırası'na dayandı ve orada takıldı kaldı. Kaç haftadır o günlerdeki işkenceleri izliyoruz.
Onlar tarih oldu. Çünkü aradan 37 yıl geçti. Çok şey söylenecek, yazılacak. Tamam ama yerli dizilerin elinde uzun süre oyuncak olmaya seyircinin hevesi, dizi yapımcısının da hakkı yok.
dheper@milliyet.com.tr

Cafe