Küçük çaplı bir yıkım
Mesele kaç yerli ve yabancıyla oynadığınız değildir, değildi ve hiç de olmayacakOyunun bu kadar kolay ve bu kadar kısa bir zamanda kopma noktasına gelmesi inanılmaz. Barış'ın Barbarez'i iki kez ters kademede, bire bir kalmışken hiç zorlamaması, vücudu Barbarez'e hiç dokunmadan, hiçbir şarj yapmadan vurmasına izin vermesi nasıl oldu? Normal iki kanat topu, bu garip hatalarla ölümcül sonuçlar doğurdu. 2. golde de durum farklı değil. Çok basit bir orta saha üçgeninin Servet ve Emre'nin korkunç alan ve adam paylaşımıyla gole dönüşmesi için de aynı şeyleri söylemek mümkün.
Gayet dengede görünen oyun çok basit hatalarla allak bullak oldu.
Kalli de mi yeni ?
Bu tip durumlar bu kadar genç takımlarda bu seviyede meydana gelebilir, kabul! Ancak bunları giderecek tecrübe enjeksiyonlarını yapamamak da anlaşılır değil. Yani Kalli de mi yeni? Bölgesine alışmamış Barış'ı orada kullanmaya söylenecek bir şey yok. Olabilir! Ama zaten yeni bu seviyeye çıkmış Emre'nin yanında o, sakatlıktan dönmüş Serkan da önlerinde olunca risk almış oluyorsunuz.Bu yüzden "11 yerli dünyaya bedel babalanmalarına" mahal vermek lazım. Galatasaray'ın bu maça gelene kadar gösterdiği yerel performans ne kadar ayakta alkışlanması gereken bir oyunsa da, elde Song varsa, Uğur'un yokluğunda onu kullanmak ve Barış'ın enerjisinden orta sahada yararlanmak daha az riskli olacaktı.
Maalesef Galatasaray hem sağ kanadından hem orta sahasından eksildi. Ve oyun fena halde Sion maçında, Bordeaux maçının ikinci yarısına ve Kadıköy'deki lig maçına benzedi.
Yani mesele kaç yerli ve yabancıyla oynadığınız değildir, değildi ve hiç de olmayacak. Mesele doğru tempoda ve doğru takımla oynayabilmek.

Sevilla'dan alt metinler
Sevilla maçı sadece bir galibiyet değil. Kabul edelim öyle çok büyük bir avantaj da değil. Ancak öte yandan çok şeyden de fazlası. Sadece bir galibiyetin anlatabileceklerinden çok fazlasında bir mana ifade ediyor bu oyun.
Performansı ve kapasitesi açısından belki de takımın en tartışmalı adamı Uğur Boral'ın bu maçı böyle çekip çevirmesine, böyle cüretkar olmasına bakmalı. Hem de toplam değeri 40 milyon euro civarında olan, en çok göze batan oyuncuların, Alves ve Navas'ın alanında sahanın en parlak hücum gücünü oluşturmasına...
Maç sonrası taraftar, tribün merdivenlerden inerken yüzlerine bakmalı bir de. Söylediklerine. "Rövanş zor, biliyoruz. Bu takımda neyin eksik olduğunu da. Ama artık yapabileceklerini, yapmaya cüret edeceklerini de."
Fenerbahçe, son 16'da, çarşamba maçlarının evinde tek kazananı oldu. Grup 2.'lerinden birinciyi deviren tek takım. Önemlisi 2 kez öne geçip, 2 kez yakalanmasına rağmen kazanan oldu. Fenerbahçe 3 kez öne geçti çarşamba akşamı.
5 sene önce bunlar, bu topraklarda büyükler arasında bir tek Fenerbahçe için olmaz işlerdi. Şimdi en çok Fenerbahçe için oluyor.
Fenerbahçe 5 yıldır sürekli vites artıran, Avrupa'da yaşamayı yavaş yavaş da olsa öğrenen bir ekip. Artık yaşadıklarını tecrübeye, eğitime, bilgi dağarcığına dönüştürebilen bunları sindirebilen bir ekibe, takıma, kulübe, camiaya dönüştü. Galibiyetten de mağlubiyetten de hem maddi (yani sistem ve oyuna dönük) çıkarımlar yapabiliyor. Hem de soğukkanlı ve maneviyatını sağlam tutabilen bir ruh haliyle yaşayabiliyor, yarışabiliyor. Ama en önemlisi yönetsel tarzdaki ilerleme. Bir galibiyetin her şeyi toz pembe yapmadığı, mağlubiyetin her şeyi yıkmadığı bir kulüp artık. Fenerbahçe, o Denizli maçından daha 2 sene geçmeden buraya gelebiliyor. Ki, bu kazanılmış ve kazanılacak tüm şampiyonluklardan daha büyük bir umut vesilesidir. Pre-Fenerbahçe'de bu olmazdı. Her şey yıkılırdı. Artık başka oluşunu daha iyi ne anlatır?
Fenerbahçe hem de Avrupa'nın en az Avrupalı kullanan takımlarından biriyle yapıyor bunu. Açık konuşalım. Bu kadar Avrupa tecrübesi kıt Güney Amerikalı'yı takıma doldurup bunu yapabilmek önemli bir iştir. Fenerbahçe bu durumu bir avantaja dönüştürüyor. Roberto Carlos'u bir kenara bırakın, teknik kadrosundan oyuncusuna, seyircisine herkesin büyüme hayalleri, hedefleri var çünkü. Ve bu hedef birliği neresinden baksanız iyi yönetiliyor. Avrupa'da Avrupalısız başarı sağlayan başka kaç başkaldırı var ülkenin tarihinde?
Zico'nun, Marco'nun Latin Avrupa hayalleri, Edu'nun, Lugano'nun, Kezman'ın büyük sahnenin biliniri olma ya da kalma çabası, Gökhan'ın, Selçuk'un, Semih'in, Uğur'un, Volkan'ın ve Deniz'in 2008 Avrupa Şampiyonası'na kadar Avrupa'da kalabilme ihtirasları Fenerbahçe'yi tarihinde hiç olmadığı kadar parlak bir ekip yapıyor. Fenerbahçe büyük futbol adamlarından çok büyümek isteyen futbol adamlarıyla gelişiyor.
İşte asıl bunlara bakmalı.
Yoksa alınana sadece bir galibiyet olarak bakmak yanlış olur.
Yoksa bu galibiyetin tur için yeterli olamayacabileceğini bilmeyen yok gibi.
Sevilla'da tur gidebilir, çok kötü bir sonuçla da gidebilir.
Ama herkes biliyor ki bu sefer başka bir ihtimal daha var.
Ve Fenerbahçe elense de, bundan yine bir dolu şey çıkaracak.
Bu takımın Şampiyonlar Ligi'nde 0 puandan ve Denizli maçından bu kadar kısa zama sonra buraya gelebilmiş olması bize bunu söylüyor, biz de bunları söylüyoruz. Aziz Yıldırım yönetiminin 10 yıllık saltanatında 10 hoca görev almasına rağmen son 5 yılda 2 teknik adamla çalışıyor oluşu.
Stadın en çok yuhalananları, Kezman'ın, Deniz'in, Uğur'un, Selçuk'un, hem de bu seviyede görevlerinden fazlasını yapıyor oluşları.
Ama en önemlisi Aziz Yıldırım'a 10 yıl yemeğini Ali Şen'in vermiş olması...
Ve artık uyanan, anlayan ve doğru sorgulayan taraftar...
Fenerbahçe kabul edelim ki 10 yıl önce bu toprakların büyük ama yerel, dev ama köhne güruhundan başka bir kulübe çevrildi. Mucizevi bir şekilde ama aslında sistemle.
İşte aslında bunlar önemli olan.
Teknik detaylar arka planda kaldı biliyorum. Selçuk'un kısıtlı 'ön liberodan' sağlam bir çapaya dönüşümü, Uğur'un, Gökhan'ın parlayışları. Kezman'ı kullanma kılavuzu ve Deivid'in vazgeçilmezliğini sorgulama zamanı...
Hepsi salıya...
mdemirkol@milliyet.com.tr

Cafe