Bunu da yazın!
Bir lig düşünün:Bir büyük, Avrupa'nın en parlak ekiplerinden birini yeniyor. 4 gün sonra ligin dibindeki rakibine evinde yeniliyor.
37 maçtır evinde yenilmemişken hem de. 2006 ekiminden bu yana mağlubiyet almamışken oluyor bu. Hem de en son yenildiği de aynı takım ve o maçta golü atan da aynı oyuncu. Bu oyuncu 2 yıl önce başka bir takımda oynarken de büyüğün şampiyonluğuna bir hat-trick'le taş koymuş hem de.
Bitmiyor... Zirvedeki diğer büyük de bir gün sonra evinde düşmesine kesin gözüyle bakılan rakibine yeniliyor. Kazananın şu ana kadar attığı gol sayısı, liderin yediği golden azken hem de, düşünün. Hem de şahane bir golle. Daha önce bir dönem rakip devin formasını giymiş bir oyuncunun ekstra şık vuruşuyla. Devin efsane oyuncularından birinin yönetiminde.
Şimdi bunların olup bittiği bir lig zengin değil midir?
Devamı var.
Bir takım çıkıyor. 6 maç üst üste kazanıyor ve hedefsiz bir takım olmaktan üst grubun bir parçası olmaya terfi ediyor. Liderliğe 7 puan kalıyor sadece. Kalecisi gol atıyor (Türkiye'deki 7'nci, toplamda 33'üncü sayısı). Orta sahası 6. golüne imza atıyor. Attığı gollerin 3'ü 90'ıncı dakikalarda olmuş hem de!
Hikayelere bakın siz!
Bitmiyor.
Böyle psikozdan ne çıkar?
Ligin şampiyon apoletli takımlarından biri 2-0 geri düşüyor, bir stoperi atılıyor, diğer stoperi 2 gol atıp takımını kurtarıyor, 3'üncü sayısı mucizevi bir kurtarış nedeniyle gerçekleşmiyor .Bunların hepsi 2 gün içinde olup bitiyor.
Ve sonuç. 18 takımın 5'i şampiyonluk, 13'ü düşmeme mücadelesi veriyor.
Bütün bunların olduğu bir ligden bu kadar kötümserlik üretebilen bu cehalete (kusura bakmayın ama) yuh!
Bu kadar kötümser ve bu kadar cahil olunca, Alman futbolunun en kıdemli hocasına, "Bundesliga çok kötü, bir tek Bayern, Galatasaray'a rakip olabilir" ukalalığı yapabiliyor bir muhabir beyefendi. Basın toplantısında hem de. Son milli maçta sahada o ligden 3 oyuncu olduğu, 2 oyuncunun da oradan geldiğini hiç düşünmeden. Alman 2'inci, 3'üncü, amatör liglerinden her yıl 100 oyuncunun Türkiye'ye giriş yaptığını hesap etmek yok.
Galatasaray kadrosundaki oyunculardan 10'unun (yazıyla on) Almanya'da oynamış, çoğunun orada yetişmiş, yarısından fazlasının Alman 2. liginden gelmiş ve 1 tanesinin bile Bayern'de oynamamış olmasının da önemi yok. Muhakeme yerlerde.
Ve de cevabını alıyor, alıyoruz tabii. "Almanya'yla Türkiye arasındaki en önemli fark basın". O soruyu ( bu bir soruysa artık) soran ben değilim, ama cevap beni de duvara çiviliyor.
Cehalet, cüret ve kötümserlik ticareti.
Büyükler herkesi yenip Avrupa'da çakılınca "Ligin standardı düşük efendim".Ligde herkes herkesi yenebilir hale gelip, kulüpler baharı, Milli Takım Haziran'ı görünce "Büyükler kötü efendim."
Şimdi söyleyin, böyle bir psikozdan ne çıkabilir ki?
Artık iyice zorlaştı
Herkesin, hepimizin bir tanıdığı, herkesin bir kulağı, herkesin bir gözü sınırın dışında. Türkiye çocuklarını Türkiye topraklarının dışına yolladı. Savaşıyorlar. 2 günde ülkenin her yerindeki bir dolu ailenin yüreği yandı. Bir dolu ailenin yüreği ağzında. 20 küsur yıldır olan bitmiyor bir türlü.
Baba savaştı, oğul da savaşıyor aynı savaşta düşünsenize. Göz pınarları kurumuş bir hüzün bu artık. Dayanılmaz bir acı. Korkuncu artık alışmış olmamız. Maç skoru gibi veriliyor yere düşen evlatların sayısı.
Alışmamız korkunç buna. Savaş orada dururken, genç insan öğütürken, bizim hayatımıza devam edebiliyor oluşumuz, ses çıkarmıyor oluşumuz üzücü.
Ve bizim işimiz de gittikçe zorlaşıyor. Bir neşe, bir adrenalin işi bizimki çünkü. Hayatın yanında duran bir alan.
Durmalı mıyız? 20 küsur yıldır süren bu hüzne teslim mi olmalıyız? Yoksa hayatı tüm renkleriyle sürdürmek de bu bitmek tükenmez hüzne bir başkaldırı mı?
Gerçekten hiç bilmiyorum. Her yere düşen kardeşim içimi dağlıyor sadece. Ve TV'de, gazetede başka bir şeyden bahsetmek gittikçe daha zor, gittikçe daha ağır geliyor. Gittikçe daha fazla bir yaşayan ölü yapıyor beni.
Kusura bakmayın!
Yazıyı nasıl okuyorsunuz?
Şu ana yazıdaki takımların adının yazılmaması bilerek yapılmış bir iş. Çünkü gazeteci futbol yorumcusu, futbol yorucusu her neyse, işe böyle bakmalıdır. Bir takım, o takım.
Hakemler gibi. Onlar Fenerli, Galatasaraylı, Kayserili, Trabzonlu olarak yaklaşmaz pozisyonlara. Çizgili formalı, parçalı formalı diye bakar. Medya da öyle bakmalı eğer bir 'fanzin'de çalıştığınızı düşünmüyorsanız. Ama bir taraftarsanız, ne isterseniz söylersiniz. Takımı da yuhalarsınız ya da alkışlarsınız. Birini alkışlayıp diğerini yuhalarsınız. Siz bilirsiniz! Hakkınızdır. Taraftar yapar.
Basın da, yorumcu da, yorucu da bunu aktarır, yorumlar, yorar. Ama kendisi yuhalamaz. Olmaz ki bu!
Eleştirmek, ağır eleştirmek, yerin dibine sokmak başka şey. Ama yuhalamak, hakaret etmek, bundan beter etmek. Olmuyor.
Reklam veren olarak futbol
Yıldırım Demirören Genel Kurul'da "Federasyon gidecek dedim gitti" dedi biliyorsunuz. Belki gerçekten de bu yüzden gitmiştir. Ama ben daha başka bir nedenden olmasını tercih ederim ne yalan söyleyeyim. Misal şu acayip kampanya nedeniyle. "Her ilçeden bir yürek"... Futbol bir reklam mecrası. Sponsorluk gelirleri, reklamlar. Para her şeyden çok buradan giriyor oyuna. Peki bu durumda 3 hafta önce TV'lerde en çok reklam verenin futbolun bizzat kendisi, federasyon oluşu kadar acayip bir durum olabilir mi? Bakın herkes ama herkes reklam verebilir. Bizzat kendileri reklam mecrası olanlar bile. Ancak federasyon nasıl reklam verir? Neden reklam verir? Bunu düşünüyorum taşınıyorum anlamıyorum. Anlamasam da kabul edebilirim. Tamam veriyorlar. Ama bununla bitmiyor ki! En çok reklam veren...
İşte bu tip acayipliklerin sonunun gelmeyişi olmalı sebep. Böylesi çok daha iyi.
Bayram haftası
Siz bunlara hiç bakmayın. Çarşamba içinde derbi olan bir kupa fırtınası, haftasonu yine derbili bir mücadele ve ardından bizim de var olduğumuz Şampiyonlar Ligi. Buna futbol bayramı denir. Sıkıntılı bir haftadan sonra eleme maçında karşılaşacak Galatasaray ve Fenerbahçe. Bundan büyük futbol keyfi mi olur!
Geçen Perşembe bugün bir Fenerbahçe analizi yazacağımı söylemiştim. Haftaya kaldı. Bunun için de özür diliyorum.
mdemirkol@milliyet.com.tr

Cafe
