Pazar günü ajansa düşen bir haber: “Antalya’daki trafik kazasında bir kişi öldü, iki kişi yaralandı.” Ölen kişinin adı Özcan Tekgül Tekel, bir de parantez içinde 73 yazıyor.
Özcan Tekgül, 1960’ların en ünlü dansözlerinden... Belki de en ünlüsü... Hiç unutulmayacak sanılan bir kadın ve ajansa trafik kazasında öldüğü için yazılan adı...
Kimse fark etmedi hayatını kaybedenin bir zamanların “dans kraliçesi” olduğunu... Ne üzerine beyaz örtüyü örten doktorlar, ne onu bir kapağın arkasına yerleştiren morg görevlisi, ne de ajans haberini okuyan gazeteciler. Hadi onlar fark etmedi, bir tek yakını bile eksikliğini hissedip aramadı. Sonunda onu o soğuk morgdan alacak biri çıktı da, üç beş kişilik cemaatle kaldırıldı cenazesi Güzeloba Camii’nden.

Hep fark edilmek istedi
Bedenini Uncalı Mezarlığı’nda toprağın altına yerleştirenlerden hiçbiri Özcan Tekgül’ün 28 filmde oynadığından, ünlü ateş dansıyla yürekleri hoplattığından, sadece Türkiye’de değil başka birçok ülkede de sahneye çıktığından haberdar değildi.
Dansı yeterdi...
O beyaz örtü, onun bir zamanların “en seksi kadını” olduğunu belli etmiyordu çünkü. Oysa ki o, 1956’da “müstehcen fotoğraf çektirmek” suçundan mahkemeye verilmişti. Bir basın toplantısı düzenleyip yabancılara striptiz müsaadesi verildiği halde kendisinin böyle bir pozdan bile mahrum bırakılmasını protesto etmişti.
Dava beraatla sonuçlansa da vazgeçmeyip, 1960’ta tamamen çıplak dans edebilmesi için valiliğe başvuruda bulunmuştu.
Farklı olmak istedi hep, fark edilmek... Zaten bir söyleşisinde “Bende teşhircilik hastalığı vardı” diyecekti. Yabancı dergilerde gördüğü gibi, çıplak vücuduna resimler çizdirdi bir gün. Sırtında keman, göğsünde de bir surat resmiyle poz verdi gazetelere. Hem de “Sahneye de böyle çıkacağım, seyircim hep yenilik bekliyor” beyanatıyla...
Yine fark edilme arzusundan olacak kimi çevreye inandırıcı gelmeyen ölüm tehlikeleri atlattı. 1950’lerin sonunda Kartal’da bir trafik kazası geçirdi, 1957’de Gölbaşı Gazinosu’nun havuzunda boğulma tehlikesi atlattı, 1962’de Ayazpaşa’daki evinde havagazından zehirlendi. Oysa ihtiyacı yoktu bunlara. Dansı yeterdi... 1960’ların gazetelerinde neredeyse hemen her gün ilanları vardı. Turkuaz Gazinosu, Klöb Mimi, Kristal Gazinosu “Memleketin iftihar ettiği dansözler kraliçesi”nin programını sunuyorlardı müşterilerine... Bir yandan da Ayhan Işık’larla, Fikret Hakan’larla, Ajda Pekkan’larla beyazperdedeydi Özcan Tekgül. 

 

 

Şeref belgesiyle Kültür Bakanlığı’nı karıştırdı
1980 Haziran’ında Kültür Bakanlığı’nın gündemini meşgul etti. Milli Sinema Günleri vesilesiyle, sinemada 25. yılını dolduran oyunculara verilecek şeref belgesine o da değer görülmüştü. Ama kıyamet koptu, bir dansöze şeref belgesi verileceği haberi bakanlıktan istifalara bile neden oldu. MSP, dönemin başbakanı Süleyman Demirel’e bir de soru önergesi verdi: “Bu madalyayı siz bizzat takmak ister misiniz?” Birbirine kızan siyasetçiler “Özcan Tekgül gibi kıvırma” hakaretini keşfetmişti. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. 1986’da dansı bırakıp Kırklareli’ne, Kıyıköy’e yerleşti. Ardından babasından bağlanan emekli maaşıyla yaşayacağı Antalya... Ve bir temmuz günü bir arkadaşının arabasında, karşıdan gelen arabayı gördü en son. Sonrası... Büyük ihtimalle boşluk... Ya da hayatının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğini varsayarsak: 28 film, bol alkış, spotlar, çiçekler, hayranlar...  Güzel ve acılı günler 3 Temmuz’da sona erdi. Morgda unutuldu, cenazesi üç beş kişiyle kalktı. Ama ardından üzülenler de vardı. Hayat, tesellisini yedeğinde bulundurur ya hep; Halil Ergün, ölüm haberini duyar duymaz Tekgül’ün mezarını yaptıracağını söyledi.