İhsan ATA, Milliyet Blog Yazarı

Çağdaş bir yorumla sahnelenen oyun, insanların yabancı olana karşı takındıkları tavrı ve yargısız infaz sürecini bir kasabaya giden doktor üzerinden anlatıyor. Doktorun "onlardan olmadığını" düşünen kasabalılar farklı olanı yadırgıyor ve yargısız infaz başlıyor. Bir Yer... İnsanlar... Günlük tekrarlar... Gizemli bir yabancı... Farklı olana düşmanlık... Söylentiler... yargısız infaz... Hep aynı hikaye! Altan’ın 1960’lı yıllarda yazdığı oyun, aslında bugünün Türkiye’sini anlatıyor.

Bir kasabaya giden doktorun, çevresince farklı algılanışını ve sonunda katledilişini anlatan oyun, bitmek tükenmek bilmeyen nefret duygusunu, yargısız infazı, linç psikolojisini gözler önüne seriyor. '7. Köpek’in yönetmeni Bozdoğan, oyunun, toplumun, 'herkes böyle söylüyor’ cümlesinden yola çıkarak kanıt olmaksızın aslında suçsuz bir insanı ölüme kadar taşımasını anlattığını ifade ediyor.* Linçle katliam arasında fark görmediğini vurgulayan Bozdoğan, tarihe baktığımızda zaman zaman, linç girişimlerinin, tahammülsüzlüklerin arttığını ya da azaldığını ama hiçbir zaman yok olmadığını belirtiyor. Tüm bunların günümüzde de sürüyor oluşunu ise değişmeyen zihniyet yapısına bağlıyor. * Gelelim sahnelenişine. Perde açılırken, gerek salonu kaplayan dumanlar, gerek gergin müzik ve danslar çok çarpıcı. Toplumsal yozlaşmaya dikkat çeken oyun, zaman ve mekan kavramını ikinci plana atmış. Antik bir meyhane, masklar, yargıç kıyafetleri oyundaki en büyük rolü sahiplenmiş durumda. Çok iyi bir reji titizliği hissettiren oyun, oyuncuların uyumu, gerek dansların çarpıcılığı, sahnede iki kişi diyalog halindeyken diğer oyuncuların donması, oyunu çok ritmik bir hale sokuyor. Oyunun diğer bir çarpıcı tarafı da, oyundaki kıyafetler. Ön taraf normal bir kıyafetken sırt bölümünden aşağıya kadar simsiyah bir renk kullanılması, gerek masklar, iki yüzlülüğe mi işarettir bilinmez ama, ilk defa karşılaştığım bir teknik. Aslına bakarsanız oyunun konusunda da pek bir şey yok. Devamlı kaybolan köpeklerden bahsediliyor ve bunu gizemli bilim adamının yaptığını düşünüyorlar. Ortada kanıt yokken, en büyük kanıtın herkesin söylemesi olarak gösteriliyor. Ve sırf bu yüzden yargılanıyor. Kanunun değil, toplumun istedikleriyle halledilmeye çalışılıyor. Mesele, verdiği mesajda. 'Herkes bunu söylüyor’ cümlesinin altı çizilmiş.

Meyhane dışını belli etmek için, bir aşağı bir yukarı basamağa çıkılarak aynı ritmik ve dans olgusuyla güçlendirilmiş. Bu göz yormayan teknik başarılı. Tek masksız ve kıyafetiyle normal bir insanı andıran meyhanenin tuvaletçisi. Elbette oyundaki bazı anlamsızlıklarda yok değil. Topluma karşı gelip sevdiği adamı, korumaya çalışırken, tuvaletçi kadının analık görevini yerine getiriyormuş çabasıyla oynamasına bir anlam veremedim. Zira kendiside tanımıyor. Sadece bir iki kez temizliği dışında. Tabi burada altı çizilmesi gereken diğer vurucu bir nokta ise, bilim adamının ülkesi dışında aldığı diplomayı, diğer ülkeler dışında tanımayan tek ülkenin , yine Türkiye oluşu. Doktor bulunup getirildiği zaman meyhane, bir anda mahkemeye dönüyor. Barmen katip, diğerleri savcı ve yargıç oluyor. Oyunun başındaki kıyafetleri bu kez savcı ve yargıç olarak kullanıyorlar.Sadece bu muhteşem teknik için bile Bozdoğan alkışı hak ediyor. Oyun başındaki karakterlerin biranda yargıç ve avukat karakterlerine bürünmesi çok başarılı. Bu geçiş süreçleri ve değişimleri göz yormadığı gibi, çok titiz ve uyumlu. Son sahnede fotoğrafların tüm sahneye dağıtılarak verilen efekt, gerçekten insanın kanını donduracak nitelikte. Bu muhteşem görsel şölen, gergin müziği ve çıkan dumanıyla muhteşem bir kareografi. Kısacası oyunun konusundan çok verdiği mesaj önemliydi benim için.

Toplumsal yozlaşma adına yapılan bu haksız rağbet, hala günümüz Türkiye’sinde yaşanması insanı düşündürmüyor değil. Yönetmenin başarısı. Yönetmen Yunus Emre Bozdoğan’a söylenecek pek bir şey yok. Sadece yargıcın parmağındaki yüzük, sahnede çok parlayıp göz alıyor. Bunun dışında mükemmel bir iş çıkarmış. Tek kelimeyle, yüreğine sağlık demek kalıyor. Verilen mesaj seyirciye çok iyi yansıyor. Oyundaki antik meyhanesi ve bir anda mahkemeye dönüşebilen dekor tasarımıyla Suar Şeylan harika. Oyunun en dikkat çeken biçemi, giysi tasarımıyla Berna Cömert’e ait. İki taraflı kıyafetiyle farklı bir anlayışa gidip başarıya ulaşmış. Diğer taraftan siyah pelerini karikatürize ederek mükemmel bir iş çıkarmış. Kazım Öztürk’ün , yukarıda da belirttiğim gibi. Gerek nokta ışıklar ve oyun sonundaki fotoğrafların sahneye yayılmasıyla inanılmaz bir kareografi çıkartmış. Fatih Veli Ölmez’in müziği, Handan Ergiydiren Özer’in dans tasarımı çok başarılı. Üzerine düşen görevleri layığıyla yerine getirmişler. Başarılı sunumları çok çarpıcı.

Özetle öfkenin, tahammülsüzlüğün ve linç girişimlerinin altında yatan nedenleri anlatıyor. Bu oyunu gidip izleyin. Toplumsal yozlaşma adına verilmesi gereken derslerin 43 yıl sonra hala günümüzde yaşanmasına tanıklık edersiniz.

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayın