60'lı yıllardan günümüze Türk pop müziği

Türkiye'de pop müziğin başlangıcına ilişkin 5N'ler ve birkaç K'lar...

60'lı yıllardan günümüze Türk pop müziği

Bir ruh sıkılmasının sonucudur bu, aslına bakarsanız.

Kökü “Yeni şeyler söylemek lazım”a mı uzanır; yoksa daha derine mi iner, ki iner bence, çünkü yeni bir söz aramış ilk insan Mevlana olamaz herhalde… Bilemiyorum.

İlk bölümünde, uzunca bir girişle “Türkiyede yeni müziğin gelişimini” özetlemeye çalışacağım bu yazı, ikinci ve üçüncü bölümünde Mabel Matiz’in Maya albümüne ilişkin bir değerlendirmeyle özelleşecek. Bu albümü doğru analiz edebilmek için geçmişte ne olduğuna bakmak gerekiyor çünkü.

 

Pop müzik ne zaman başladı?

 

 

Sıkılanlardan biri olsa gerek Fecri Ebcioğlu, 1963’te ilk “aranjman”ımız olan “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş”u, Bob Azzam’ın “C’est Ecrit, Dans Le Ciel” bestesinin üstüne Türkçe sözlerle yazdığında, belki de Türk Pop Müziğini başlattı. Aslında batılı formların ithal süreci çok önceden başlamış; caz, kanto, tango gibi türler, müzikal çerçevenin içini çeşitlendirmiş, yayılabildiği ölçüde de popülerlik kazanmıştı. Yani, ondan çok daha önce de sıkılanlar vardı. Kimine göre tangocular, kimine göre cumhuriyetin revizyoncu makro kültürel politikalarının bir uzantısı olarak folklorik müziğe çokseslilik kazandırma yolunda çaba sarf edenler,  kimine göre de özgün “Little Lucy” şarkısıyla Erol Büyükburç.

Hepsinden önce, kantolar vardı mesela. Kanto da batıdan aktarılmış bir türdü. Tuluat tiyatrosunda, gösteriyi destekleyici bir unsur olarak kendini göstermiş, eğlendirici olması sebebiyle kolayca popülerlik kazanmış, plağa geçirilmiş, tiyatro dışında da dinlenir olmuştu. Popülerdi ama pop değildi. Dönemin klasik Türk müziği örneklerinden hem yaratıcı fikir, hem de sözel içerik anlamında ayrılan “Otomobil Uçar Gider”e bakacak olursak… Münir Nurettin Selçuk bestelemiş, Vecdi Bingöl sözlerini yazmış, çok da popüler olmuş! Ama icrası sebebiyle, pop değil! Bak, bundan tam emin değilim işte.

Peki, nedir kriterimiz o zaman “pop olabilmek” için? Üretilme amacıyla başlamak lazım belki. Klasik ya da geleneksel müzikten ayrı ve onlardan yeni, özgün bir ürüne varma amacıyla yola çıkılmış olmalı. İcrasında kullanılan çalgılar en azından yarı batılı olmalı, çoksesli düzenlenmeli; vokal, usul ve tekniği bakımından referansını geleneksel müzikten almamalı.

Öyleyse, öyle olsun, Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği de, Boğaziçi’nde tatlı bir kızın yaşadığı eski günlerde “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” ile başlasın. Hatice’ye değil neticeye…

 

Önünü alamıyoruz Zeki Beyciğim!

 

 

Genç nüfusun hızla arttığı bir ülke. Batılılaşma gayesi içinde. Milletin her bir ferdinin, böylece de tüm milletin eğitim düzeyini yükseltmek, temel hedeflerden biri. Kentler kırsala göre daha donanmış olduğundan cazibe merkezi; bu sebeple kente göç başlayacak.

40’lardan 50’lere, oradan 60’lara gelindiğinde dünya devrimle özgürleşirken, Türkiye de etkileniyor bundan. Zamanla teknoloji göreli olarak daha ulaşılabilir hale gelmiş. Büyüleyici sektör sinema, gelişme yoluna girmiş, halktan gelen talep coşmuş, filmler “çekiliyor”, star kavramı oluşmaya başlamış. Radyo yayınlarının süresi uzamış, evlerdeki radyo alıcıları çoğalmış. Pikap teknolojisi gelişmiş, plaklar zengin evlerin dolaplarından orta sınıf hanelere doğru çoğalmış. Kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve halkla daha kolay buluşabilir olmasıyla, dünyanın başka yerlerindeki başka toplumların ne yiyip ne içtikleri, nasıl eğlendikleri, neler dinledikleri görülmeye başlanmış. Bir de tabii hayatın her sahasında hürriyetleri ön plana almış 1961 anayasasından sokağa yansıyan yeni bir iklim var. 1950’lerde ortaya çıkan Rock’n Roll, 60’larda Beatles ile Rock’a evrilmiş. Mecmualar, yeni bir dünya ile karşı karşıya olduğumuzu müjdeliyor. Hatta fark ediyoruz ki az bir çabayla, rahatlıkla o kışkırtıcı dünyanın içinde biz de olabiliriz. Oralarda yaratılan, neden burada da inşa edilemesin? İşte tam da bu yüzden hayatı karşılayacak, o akarken gerisinde ona eşlik edebilecek genç bir müzik lazım şimdi!

 

 

Kavram olarak 1960’ların ortasında ortaya çıkan “Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziğin” içindeki “hafif”, bir dil sürçmesiyle oraya konuşlanmış olmasa gerek. Popa giden yolda, o sıralarda tam da yaşanmakta olanı ifade ediyor. Türkçe sözlü; çünkü Türkçe sözlü olmayanı da var. Batı müziği; çünkü doğu müziği olanı da var. Ve hafif; çünkü hem tarz, tavır, üslup bakımından diğer kanattaki türlerin biri gibi ağdalı, diğeri gibi “yakılmak suretiyle” üretildiği için dertten mustarip değil, hem de henüz bir mesaj verme amacı, toplumsal meselelere ilişkin bir alt metni yok: “Boğaziçi’nde bir kız var, ondan çok hoşlandım, ama hay Allah evli çıktı, ben de üzüldüm de ne yapalım kısmet değilmiş, laylaylaylay lay la lay!”

O güne kadar klasik Türk müziği icracıların star olduğu ülke, yeni bir müziğe ve bu müziğin yaratacağı starlara gebeydi.

 

Aranjman ile başladı

 

 

Aranjman ya da doğru tabirle adaptasyon, öz kültür içinde tonal müzik geçmişi olmayan bir toplum için, bu yöndeki yeni bir türü sunmak için belki de en kolay yoldu. Öte yandan uzun yıllar boyunca da bir tercih sebebi, nehrin gürül gürül akan bir kolu olmaya devam etti; starlar yarattı. Ajda Pekkan, bunun ilk ve en uzun süreli örneği olacaktı.

Rock müziğin etkilerinin ülkeye ulaşması ve Türkiye’den batı enstrümanlarına ulaşılabilirliğin artması, batılı düzenlemeleri ve şan tekniklerini taklitle başlayan bir sürecin önünü açtı, hevesli gençler kurdukları orkestralarla eldeki hazır kaynağı, türküleri yorumlamak üzere 1960’ların ortasında yeni bir yola girdiler. Bass, elektro gitar, analog klavye ve davulla şekillenip hafif kırık bir Türkçeyle çalınıp söylenen bu sentez tür, ekolleşip koskoca Anadolu Pop’u oluşmasını sağlayacaktı. Bu kapsamda türkülerinin beat aranjmanlarını takip eden süreçte stilize besteler gelecek, elektro bağlama gibi cayır cayır yakan bir enstrüman geliştirilecekti. Batı müziği kendi topraklarında dallarından filizlenirken, Türkiye’de de bir ağaç büyüyor; iklimin uygunluğu, toprağın verimli yapısı, yeni teknikleri uygulama derken sentezler ortaya çıkıyordu. Bak Bir Varmış Bir Yokmuş’tan sonra yeni bir söz söyleniyor; yeni sözü Erkin Koray söylüyordu. Cahit Berkay, Taner Öngür, Cem Karaca, Barış Manço, Edip Akbayram, Selda Bağcan ve Ersen’in önünü çektiği grup 70’lerde müziği adeta uçuracaktı. Psychedelic Rock, Senfonik Rock, Space Rock, Doom Metal, Krout Rock gibi birbiri arasında geçişken alt türlere ait ilk örneklerin, orijinal melodilerle buluştuğu deli bir müzik gelecekti.

 

“Yerli ama çoksesli, Batılı ama çok hisli”

 

 

70’lerle birlikte Türkiye’de yeni müzik; bir tarafta adaptasyon, bir tarafta türkü ve klasik Türk müziği aranjmanları kanallarından akarken; kentli şarkı yazarları içinde bulundukları zamanın, yaşadıkları hayatın içinden ortaya çıkaracakları şarkıların peşine düştüler. Adaptasyon buralı değildi, geleneksel müzik ise kendi zamanının diliyle geliyordu. Şimdiye ve buraya ait bir söz söylemek neden mümkün olmasındı.

Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok, Ali Kocatepe, Şanar Yurdatapan, Atilla Özdemiroğlu, Özdemir Erdoğan, Baha Boduroğlu, Mazhar Alanson, Fuat Güner ve Özkan Uğur, Melih Kibar, İlhan İrem, Sezen Aksu özgün ve taze önerilerle geldiler. Yeşerdikleri toprak onları “Yerli ama çok sesli, Batılı ama çok hisli”* bir yerde kesiştiriyor, Türk Pop Müziği adı altında birleştiriyordu. Norayr Demirci, Esin Engin, Melih Kibar, Attila Özdemiroğlu, Onno Tunç gibi öne çıkan aranjörlerin şarkılara karakter atadıkları 70’ler biterken, artık bize ait, hatta kendi içinde farklı fraksiyonlardan seslenen bir pop müziğin varlığından söz edebilir duruma gelmiştik. 70’leri var olan türlerin olgun ürünleriyle kapatıyorduk. Darısı 80’lerin başına, derken, 1980 her alanda kısıtlamalardan söz eden despotik sonuçları olacak bir darbeyle geldi. Darbe, beraberinde bir kasvet getirmişti. Takip eden yıllarda kaydedilmiş pek çok albümde bu karamsar, tedirgin edici, boğucu havayı hissedebilirsiniz. (İlhan İrem, Pencere; Barış Manço, Sözüm Meclisten Dışarı, Sezen Aksu, Sevgilerimle, Firuze) Diskografi içinde albüm, sanatçıların kariyeri bazında da önemli işler olarak tarihtekini yerini alan bu çalışmalar, bir yandan biçim değiştirerek kısırlaşmak üzere olan yeni arabeske alternatif olarak dağ gibi dururken Türkçe pop içindeki yepyeni söylemlerin de erken örnekleri oluyordu. Popüler müzik türleri içinde zenginleştirici bir renk, lezzet veren bir baharat olan arabesk, 80 darbesinin ardından gelen süreçte son derece öznel, duygu kökenli mağduriyet hikâyelerinin ifadesi olan şarkı sözleriyle kemanlar ve darbuka arasında sıkışacak, herkes acılar içindeki bu müzikten bir şekilde etkilenecekti.

İlk etkilerle artçılar birkaç sene devam etti.

 

 

Zamanla yara kabuk bağlayacak, izleşecek; hayat yeni bir forma girecek, yeni hayatımıza yeni bir fon müziği gerekecekti. Bu yeni sözü söyleyecek kişi Onno Tunç’tu.

1984’te çıkan Sen Ağlama, Türk Pop Müziği için çarpıcı yeniliklerle geliyordu. Makam bağlantılıydı, bunu modal kalıplar içinde yorumluyordu. Kolay anlaşılır melodileri zengin armonilerle katmanlandırıyor, Chamber popa kadar uzanıyordu. Silkinmiş, 70’lerin müzikal izlerini üstünden atmıştı, kulaklar bazı sesleri ilk kez duyacaktı. Melodileri sunuş biçimiyle genç, işleyişiyle olgundu. Kentlilerle, taşralıların ortak beğenide uzlaşacakları bir albümdü Sen Ağlama. Sadece bu yönüyle yeni değildi: Hikâyeler değişmişti. Şarkılar, o güne kadar anlatılmamış kişisel ve toplumsal hikâyeler anlatıyor, daha önce sözü edilmemiş duyguları tanımlıyor, kahramanların duygu durumları üzerinden analiz yapıyor, çıkarımlara ulaşıyor, şiire göz kırpıyor; bunu da sanki mahalleden tanıdığımız samimi, coşkulu, şakacı ama derinlikli, âşık bir kız; Sezen Aksu aracılığıyla yapıyordu. Star kavramı da yeniden yazılıyordu.

Sözüyle, müziğiyle, düzenlemesiyle, vokaliyle, prozodisiyle, kılığı kıyafetiyle bu yeni tavır, sonraki yıllarda en fazla öykünülecek dönemlerden birini başlatacak; kendi içinde Git, Sezen Aksu 88 ve Sezen Aksu Söylüyor’a evrilecek; 1991’de yeni yüzüyle başka bir milada bağlanacaktı: “Gülümse”.

 

 

Onno Tunç Gülümse’de, yerli olanla yabancı olanı popüler bir çerçeve içinde üst düzey bir ustalıkla sentezleyerek taptaze bir yoruma, kendi yeni diline ulaşmıştı. Bu albümdeki her prodüksiyon, daha sonra yapılacak yüzlerce şarkı için temel kaynak olacaktı. Takip eden birkaç yılda bu kaynaktan altyapı bakımından batılı ya da melez, üstyapısında doğu enstrümanlarının bulunduğu; bu çalgıların doğulu tekniklerle icrasının tercih edileceği daha oryantalist bir kol da türeyecekti.

90’lar bitmeden, 1980’lerden itibaren içinde bulunduğu rüya ekiple birlikte sürekli yeni olanı sunmuş Sezen Aksu, pop müzik içindeki arayışlarını, etkilendiği coğrafyayı genişleterek zaman zaman alternatif bir kanaldan sürdürecekti. Şarkı yazarı kimliğiyle 90’lar boyunca en çok hit çıkarmış olan isimlerden olan Sezen Aksu’nun, bu süreçte Türkçe Pop’un şarkı sözü dili üzerinde de yeni ve kalıcı etkiler yarattığını; şarkı sözlerini zaman zaman inandırıcı olmaktan uzaklaşmış, kendi çerçevesi içinde kurduğu anlam dışında hayatla eşleşmeyen kurgusal bir mertebeden alıp kanlı canlı sokak diliyle harmanladığını, dilin normalleşmesine büyük katkı sağladığını görecektik.  

 

 

Popun yeniden en popüler tür olduğu; protest tavırdaki isimlerin bile pop kalıplarına yaslandığı, müzik üreticisi kimlikleriyle Kayahan’ın, Nazan Öncel’in, İskender Paydaş’ın, Mustafa Sandal’ın, Gökhan Kırdar’ın, Candan Erçetin ve Mete Özgencil’in ana akım içinde kapsayıcı ya da tematik; popüler ve kalıcı işler yaptığı muhteşem 90’lar bitiyordu. Çok yıldızlı 90’lardan bazı isimler 2000’lerde de bizimle olacak, bazıları ise orada kalacaktı.

2000’lerin ilk on yılında Türkçe pop müziğin, içindeki elektronik unsurlar artmış bir halde Onno Tunç’un Gülümse’de yazdığı formül izinden ilerlediğini gördük. Aranjörlerin tercihine göre zaman zaman davulların, zaman zaman diğer çalgıların öne çıktığı bu süreçte, 2006 ve 2007’de yayımlanan, şarkıcısı Hande Yener’e türlü bakımlardan hem takdir hem de eleştiri getiren Apayrı ve Nasıl Delirdim albümleri, ağırlıklı olarak tonal tabanlı melodileri ve batılı sunumlarıyla yeni fikirler olarak karşımıza çıktı. Mete Özgencil, Ertuğ Ergin, Devrim Karaoğlu, Erol Temizel ve Alper Narman’ın katkıda bulunduğu bu çalışmaların yıllar sonra da hatırlanacak önemli işler olduğunu söylemeliyiz. Tekrarların sürdüğü bu on yılda ana akım içinde bunun dışında başka da bir gelişmeye rastlanmadı.

 

Bu makaleye ifade bırak