• Hasan Cemal h.cemal@milliyet.com.tr

    Ne tuhaf bir anlayıştır bu, silahlar sustu diye kızıyor!

2 Mart Pazar 2008

Ne garip bir ülkeyiz, ne tuhaf bir muhalefet anlayışımız var. Kuzey Irak operasyonu kısa sürdü diye sevineceğimize, neredeyse karalar bağlayacağız.
Oysa askeri operasyon demek, ölüm demek.
Acı ve gözyaşı demek.
Bunu mu istiyoruz?..
Kaç yılda kaç operasyon yaptık. Ne kadar çok kan ve gözyaşı döküldü. Dünden bugüne yıllar yılı şehit cenazeleri kalktı, kalkıyor; taziye çadırları kuruldu, kurulmaya devam ediyor.
Yetmedi mi?
Daha çok ölüm mü?..
Kafayı mı yediniz?..
Bunca yılın getirdiği ölümlerle sorun çözüldü mü?
Hayır.
Adına ister terör, ister PKK, ister Güneydoğu, ister Kürt sorunu deyin, sorun bunca kan ve gözyaşına rağmen orada duruyor.
Hey farkında mısınız?
Sorun hâlâ çözülmüş değil.
Onun için Kuzey Irak’a askeri operasyon bitti diye, silahlar sustu diye öfkelenmeyin.
Böylesi muhalefet sorumsuz muhalefettir.
Silah üzerinden, ölüm üzerinden muhalefet insanlığa sığmaz.
Azıcık duyarlı olmaya çalışın.
Sorunun insani boyutlarını hissetmeye çalışın.
Bakın, Orhan Miroğlu bu yakınlarda ne yazmış Taraf gazetesindeki köşesinde:
“Annem, Batman’ın Raman aşiretindendi. Anadili Kürtçeydi. Ama gelin geldiği ve Kürtçeden başka Arapça, Ermenice, Süryanicenin de konuşulduğu Midyat’ta Arapçayı da öğrenmişti.
Ölünceye kadar da Türkçe öğrenmek ve konuşmak istemedi. Aslında bu inadını, biraz da, ‘dili Türkçe’ olan devletin, ailesinden birçok insanı sürgüne yollaması ve katletmesi yüzünden sürdürüyordu. Annemden Kürtçe ve Arapça öğrendim.
Yasaklanmış diller konusu, bana Diyarbakır cezaevindeki ilk görüş günümü hatırlatır. Görüş süresi çok kısaydı, beş dakikadan bile az.
Kürtçe konuşmak yasaktı.
Tutuklandıktan dört ay sonra görüşe çıkardılar. Çok beklemeden, babam ve annem yaşlarından beklenen bir yavaşlıkla kabine girdiler. Kabini aydınlatan loş ışıkta, sıfıra vurulmuş saçlarım, iyice çökmüş avurtlarım ve incelmiş bedenimle bir hayaletten farksızdım.
Annemin bu görüntüden korktuğunu hissettim. Ayakta duramadı, kabinin içine yığılıp kaldı. Dışarıda ona Kürtçe konuşmanın yasak olduğu söylendiği için, heyecandan titreyen bir sesle babama dönüp Arapça, ‘Hey Orhan vê’(Bu Orhan mıdır?) diye sordu. Babam her zamanki soğukkanlılığıyla, ‘E Behiye huvêvê’ (Evet, Behiye odur) dedi.
Gardiyanlar hemen müdahale ettiler.
Belki de ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyorlardı. Yasak Kürtçeye idi. Ama işte yaşlı kadın oğluyla Arapça konuşuyordu. Ama gardiyanlar annemin kollarına girip onu görüş kabininden çıkardılar.
Babam duruma itiraz etti:
- Haydi Kürtçeyi anladık, ama ya Arapça, Arapçayı da mı yasakladınız?
- Arapça da yasak. ‘Türkçe konuş, çok konuş!’ yazmıyor mu burada?
Evet, görüş kabininin hemen üstünde gerçekten böyle yazıyordu:
“Türkçe konuş, çok konuş!”
Bu olaydan 26 yıl sonra, Habur’u geçince başlayan topraklarda bu dil artık ‘resmi dil’ statüsünde. Buradaki Kürt çocukları, yeni bir güne, öğretmenlerine, ‘Roj baş mamosta’(Günaydın öğretmenim) diyerek başlıyorlar.
Kürtçe dünyanın mevta dilleri arasına girmekten ve hem halden anlamaz hem de ‘mevzuat bilmez’ gardiyanların merhametine terk edilmekten son anda ve Kuzey Irak’ta kurtuldu anlayacağınız.
Neler gelmedi ki bu dilin başına.
Öyle inkârlar, asimilasyonla filan açıklanabilecek gibi değil bunlar. Bu dili konuşanların kelime başına şu kadar kuruş ceza aldığı yıllar oldu. ‘Haydê dev, haydê dev’ diyerek şehirlerde ayran satarken, Kürtçe yasağına giren köylülerin, cezayı ödeyecek paraları olmadığı için mallarına el konulduğu zamanlar yaşandı.”
Evet, Miroğlu böyle yazmış...
Eğer yüreğinizi açar ve o ananın ve de bu satırların hissiyatını anlayabilirseniz, işte o zaman silahlar sustu diye öfkelenmez, barış ve demokrasiye açılan yollarda yürümeye başlarsınız.
İyi pazarlar!

YAZARLARDA ARAMA

  • ara