“Gözünüze yaş düşerim...”

Bugün 9 Temmuz 2008. Bugün, Sivas Katliamı’nda kaybettiğimiz, Türk edebiyatının ‘her okunuşunda yeni şeyler söyleyen’, en dokunaklı, en felsefi şiirlerini yazan Metin Altıok’un ölümünün 15. yıldönümü. 2 Temmuz’da Madımak Oteli’nde şeriat yanlısı 20 bin kişinin önce taşlayıp sonra ateşe vererek katlettiği 33 aydından biri olan Altıok, bu yıl adına düzenlenen şiir yarışmasının ilkiyle de gündeme geldi. “Ne zaman bir dosta gitsem, evde yoklar” demişti şair. Bu yazı, “Evdeyiz” demek için. “Gözünüze yaş düşerim” demişti. Bu yazı, en çok da, o yaşın kurumadığını söylemek için.


FİLİZ AYGÜNDÜZ

“Gözünüze yaş düşerim...”

Bergamalı Melahat Moral ve Süleyman Altıok’un ilk çocukları olan Metin Altıok, 1941 yılında, İzmir Karşıyaka’nın Alaybey mahallesinde doğar. Orta halli insanların yaşadığı, sahilinde çay bahçeleri, balıkçı tekneleri olan, içinden bir de tren yolu geçen Alaybey’de eski bir Rum evinde oturur aile.
Vaktiyle arka tarafındaki Rum kilisesinin papazının kaldığı bu evin büyük bir bahçesi vardır, içinde türlü çeşit meyve ağaçları... Bahçedeki kuyunun serinliğinde korunur yemekler. İçinde hazine olduğu rivayet edilen bu kuyu, Metin Altıok ve kızkardeşi Meral Altıok için, çocukluğun ilk gizemlerinden biridir. Epey bir araştırma yapar iki kardeş kuyu üzerine. Kuyu kadar evin bodrumundaki geniş kömürlük de önemlidir. Nitekim, burada gerçekleştirdikleri bir başka araştırma sırasında üzerinde eski Yunan figürleri olan kırık tabaklar bulurlar. Metin Altıok’un yaratıcılığı belki de ilk kez bu kırık tabaklar üzerine kurduğu hikayelere dökülür, sözlerle...
“Anneleri tarafından sevilmemiş çocuklar yazıyla filan uğraşırlar” diyen Çetin Altan’ın bu sözü Metin Altıok için de geçerli midir bilinmez ama, annesiyle ilişkisinin iyi olmadığı sır değildir. İleride şairin “Kötü annem, beni komşunun oğlu kadar seven” dizesine küskün bir iç çekiş olarak geçecektir Melahat Hanım’ın sevgisizliği ya da oğluna yetmeyen sevgisi...
Altıok, “Sarıl Bana” adlı şiirinde de altını çizecektir anneli annesizliğinin:
“Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden./ İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken,/ Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.”

KAZANDA KAYNATTILAR
Erkenden bıraktığı o yerde, annesi ‘sevgisizliğin’ ilk imgesi olarak geçer şairin kişisel tarihine. Çocuklarıyla şefkat ilişkisi kurabilmiş bir kadın değildir Melahat Hanım: Eşinin yumuşak başlılığı karşısında otoriter tarafı ağır basan, aynı nedenle hırçınlaşan, maddi zorlukların getirdiği gelecek kaygıları içinde giderek katılaşan ve tüm bunların acısını biraz da çocuklarından çıkaran, zor bir kadın.
Çocuklardan biri de Metin Altıok olunca; inanmadığı hiçbir şeyi yapmayan, aklının yatmadığına itiraz eden, bu uğurda inadını sakınmayan, dikbaşlı... Gerisi malum; bir takunya teki ve ‘yer misin, yemez misin’... Sonuç aynı ama, 52 yıllık yaşamında canı ölesiye yansa da bildiğinden şaşmayan bir Metin Altıok, 7’sinde neyse 70’inde de o (olmasına izin verilmeyen)...
O yıllarda da, ileride tüm şiirine hakim olacak acı yanıbaşındadır Altıok’un. Hatta kimi zaman fiziksel boyutlarda... Arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı trajik hikayede olduğu gibi. Ki bu hikaye, şairin sonu düşünerek okunduğunda söylenecek söz bırakmaz insana: “‘Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’ dedi Metin Altıok birden. Yüzü karmakarışıktı... Küçücük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesiyle babası tarladaki işleriyle meşgulken, bir ağacın altına bırakmışlar onu. O yaz sıcağında, bir akrep tarafından sokulmuş: Akrebin zehrini alsın diye, çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan dolusu suya sokup, suyu kaynatmışlar... Gözyaşlarına boğulmuştu, ‘Küçücük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti.”
Neyse ki baba Süleyman Altıok vardır mutsuz ailenin denge unsuru. (Altıok soyadına Atatürk ile karşılaştığında yakasında gördüğü altı oktan esinlenerek, Süleyman Bey’in babası karar verir. Bütün aile oylarını CHP’ye kullandığı halde bu kararda asıl neden Atatürk’e saygı ve sevgidir.) Eşi ne kadar sevgisizse, Süleyman Bey’in de bir o kadar sevgi fazlası vardır. Eksikliği ölüme eş... Zaten şiir de bunu işaret ederek sürer:  “Kötü annem, / Beni komşunun oğlu kadar seven, / Yok olan babamdı belki / Ölüm tutkumu pekiştiren...”

ÇIRAKLIK DÖNEMİ YOK
Metin Altıok’un kişilik oluşumunda ve entelektüel gelişiminde babasının yeri önemlidir.  Edebiyatla ve sanatla kurduğu ilişkinin ilk ilmeğini de babası atar kuşkusuz. Mektep medrese görmemiş bir matbaa işçisidir Süleyman Altıok. Ama aynı zamanda kendisini yetiştirmiş, kültürlü, aydın bir adam. Oğlunun bilgeliğinin kaynağı da Süleyman Bey’dedir aslında. Hayata bakışıyla, özüyle, sözüyle. Sevgiye güveni de katıp, ileride oğluna, benzer bir babalığı miras bırakacaktır.
Linotip operatörü olarak çalışan Süleyman Bey, matbaada  Milli Eğitim Bakanlığı’nın klasiklerini dizerken tutulur edebi- yata. Bu tutku da bulaşıcıdır; babadan oğula...
Demokrat İzmir ve Ege Ekspres gazetelerini dizen Süleyman Altıok daha sonra kendi matbaasını kurar, İstikamet Gazete ve Matbaacılık adıyla. Günlük siyasi bir gazete olan İstikamet gazetesini çıkarır.
Babasıyla nefes alan Metin Altıok, tavan arasındaki odasında, evdeki mutsuzluktan uzak bir dünya kurar kendine. İlk resimlerinin, ilk dizelerinin kağıtla buluştuğu yer olur odası. Tabaklara gül desenleri çizer. Odanın içinde dolaşarak yüksek sesle şiirlerini okur. Bazen çizgiyle bazen de şiirin canının çektiği kelimenin arayışıyla saatler geçirir o odada. Belki de ustalık öncesine denk düştüğünden bu çocukluk ve gençlik saatleri, yıllar sonra ilk şiir kitabını çıkardığında ‘çıraklık dönemi olmayan şair’ denecektir kendisine. 

SEVSEM SANA YAZIK...
Alaybey İlkokulu’nun ardından Karşıyaka Lisesi’ne başlar Metin Altıok. Edebiyat öğretmeni Belkıs Zincirkıran ve resim dersine giren ressam Şerif Bigalı’nın dikkatini çeker kısa sürede.  Her ikisi de, kalemi hem resime hem şiire yatkın bu parlak genci sevmekle kalmaz yönlendirir. Yeteneğinin tavanarasından gün yüzüne çıkmasında ve gelişmesinde bu iki değerli hocanın hakkını Altıok da teslim eder.
İyi de bir çevre kurmuştur kendisine. 4-5 kişilik arkadaş grubu, sıradışı, kitapların dünyasını fark etmiş zeki çocuklardan oluşmaktadır. Edebiyat, siyaset ve felsefe üzerine uzun sohbetleri olur. Türkiye’yi kurtarmaya çalışır Altıok ve arkadaşları...
Çok çalışkan bir öğrenci olduğu söylenemez Metin Altıok’un. Ama zekidir; yaşının üstünde bir donanıma sahiptir. İlgi duyduğu alanlarda yaptığı okumalarla edindiği birikim, farklılığını daha da belirginleştirir.
Sosyal bir öğrenci olması da okul hayatını kolaylaştırır. Tiyatro ve edebiyat kollarında yaptığı çalışmalarla sivrilir; şiir ödülleri düzenler, tiyatro oyunları sahneye koyar. Sesinin güzel olması da cabasıdır. Şiirinde ve resminde kendini gösteren sağlam duygu, söylediği alaturka şarkılarda ve türkülerde sesine de yansır. İleride, dost meclislerinde ve kurduğu ailede dinleyenin aklından çıkmayacaktır bıraktığı hoş sada... Aynı Metin Altıok için klasik müzik de bir başka vazgeçilmezdir. ‘60’ların başı için plaklardan oluşan, hayli iyi bir klasik müzik arşivi vardır.
Edebiyat denince; Nazım Hikmet, Behçet Necatigil, Ezra Pound, Hemingway, Langsten Hughes, Lorca, Rus klasikleri ve özellikle Dostoyevski en sevdikleri arasındadır.

TEK İHTİYACIN DİSİPLİN
İlk aşkı da Karşıyakalı bir güzel... Hep o aynı duyarlı, zarif Metin Altıok: “Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim / Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin”...  Türk edebiyatının en güzel ve en acılı aşk şiirlerinin şairi, ‘sevmese kadınların belki de gerçekten incineceği’; ilk aşkı için de yazar elbet. Ama vermez.
Liseyi bitirdiğinde eğitim almak istediği alanı belirlemiştir Altıok: Felsefe okuyacaktır. Bunda lise yıllarında yaptığı felsefe okumalarının etkisi büyüktür kuşkusuz. Ne var ki, dönemin puanlama sistemi nedeniyle dilediği bölüme giremez, yedek listede kalır. Puanı Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Hintoloji bölümüne yeter. Üç ay bu bölümde okur. Resme olan yeteneğiyle Sanskrit alfabesini o kadar güzel yazar ki, daha okulun başlarında asistanlık teklifi alır; hatta kendisine başarılı bir asistan olursa Hindistan’a gönderileceği vaat edilir. Ama yine aynı Metin Altıok; ne istediğini bilen, vazgeçmeyen... Kontenjan açılır açılmaz felsefe bölümüne aldırır kaydını.
Bu arada çıkardığı İstikamet gazetesinde devrin iktidarına muhalif yazılar yazan babası Süleyman Altıok, Demokrat Parti’nin İçişleri Bakanı Namık Gedik tarafından Ankara’ya çağırılır. Göze batan bir insan olduğu ve dikkat çektiği söylenir. Bu da yetmez,  Altıok soyadını Altınok olarak değiştirmesi istenir. Melahat Hanım karşı çıksa da, aile soyadında ısrar eder. Ne var ki, ağır bir bedel ödenir Altıok soyadı için: Devletin, matbaaya tahsis ettiği kağıt kesilir! İflas eder Süleyman Bey. Alaybey’deki ev satılır, borçlar ödenir. Aile Karşıyaka’ya taşınır.
1963’te üniversiteye başlayan Metin Altıok, Türkiye’nin önde gelen felsefecilerinden, döneminin efsanevi hocası Nusret Hızır’ın öğrencisi olur. Nusret Hoca, Altı-ok’a hayatının uyarısını yapar: “Bir felsefeciye asıl gerekenler muhakeme, sorgulama, eleştirel zeka ve merak; hepsi sende fazlasıyla var. Tek ihtiyacın olan biraz disiplin”.
Ne var ki tam sekiz yılda bitirir Altıok üniversiteyi. Bütün hasletlerine ve zehir gibi zekasına rağmen, birçok yetenek gibi kendini disipline etme konusuyla başı hoş değildir. Üçüncü sınıfa geçerken yapılan sınavı vermesi epey zaman alır. Mezuniyet için tek dersten uzun süre bekler. Bütün bu talihsizliklerle uç uca eklenir o sekiz sene.
1963-1971 arasında devam eden üniversite yıllarında da, lisede olduğu gibi, farklı ve entelektüel bir arkadaş grubu vardır. Okula başladığı yıl tanıştığı Füsun Akatlı da bu grubun içindedir. İlk yıl her ikisinin de flörtleri olur; arkadaştırlar yalnızca. Giderek dostluğa evrilir bu arkadaşlık; ortak ilgi alanları öyle çoktur ki... Zaman içinde ilişkileri renk değiştirmeye başlar. Başlangıçta Metin Altıok’a bir kardeş gözüyle bakan Füsun Akatlı, bu rengarenk, olağanüstü birikimli genç adamın bitmek bilmeyen farklılıklarını ve kendisine olan ilgisini gördükçe durum değişir. Edebiyat, çöpçatanlık yaptığı en büyük aşklardan biri olan Metin  - Füsun Altıok aşkıyla, kendi tarihine bir kez daha geçer...
O yıllarda Metin Altıok’un ailesinin durumu yaşanan iflas sonrası hayli kötü durumdadır. O kadar ki, Altıok’un kardeşi Meral Hanım bu nedenle üniversiteye gönderilemez. Metin Altıok, Mithat Paşa Caddesi’ndeki İzmir Lokali’nde kalmaktadır. Füsun Akatlı ise aynı caddede ailesiyle birlikte bir apartman dairesinde. Ama aşk bu. Onlar kararlıdır. Kimseden yardım almadan kendi paraları ile evleneceklerdir.
Metin Altıok, evlilik hazırlıkları için gereken parayı denkleştirmek için Akatlı’nın babasının müdür olduğu Kızılay Genel Müdürlüğü’nde memur olarak işe başlar. Füsun Akatlı da yaz tatillerinde İmar İskan Bakanlığı’nda çalışır. Biraz para biriktiren çift, 1966 yılının temmuzunda evlenir.
İlk evleri Sakarya Caddesi’ndeki Kızılay lojmanında bir dairedir. Ankara’nın kuruluşunda bürokratlar için yapılmış, yüksek tavanlı, kapı numarası eski harflerle yazılmış bir bina. Mütevazı evlerinde, birkaç parça eşya; portatif bir pikap, Metin Altıok’un plakları ve henüz 20’li yaşlarının başındaki bir çift için hayal bile edilemeyecek kadar zengin bir kütüphane!

ADI MENEKŞE Mİ OLSA?
Bu ilk evde 6 ay oturur Füsun - Metin Altıok çifti. Ne var ki evin ciddi bir ısınma problemi vardır. Bir sabah -4 derecede mantosuyla yataktan kalkan Füsun Altıok’un ani kararıyla ilk kaloriferli evlerine taşınırlar. Balkonunda civciv besleyen, menemeni içine ekmek banarak yiyen, defne yapraklarıyla balık pişiren,  kafayı bulduğunda güzel sesiyle türküler söyleyen mutlu bir Metin Altıok vardır o yıllarda.
Evdeki yemek masasını aynı zamanda çalışma masası olarak kullanır Metin Altıok. Resim çalışmalarına devam eden şair, bir yandan da küçük heykeller yontar. Her an her yerde şiir yazabilen biridir. Beklenmedik bir anda “Bak sana ne okutacağım” diyerek bir sigara paketinin yaldızlı kağıdına ya da peçeteye kimbilir nerede, ne zaman karaladığı bir şiirini çıkarabilir cebinden, çantasından, çekmecesinden... El yazısı ‘inci gibi’ tabir edilen cinstendir; özenli ve okunaklı... İçtikten sonra kaleme aldıklarında biraz titrer harfleri ama yine aynı düzen ve tertip dikkat çeker.
Şiirleri, el yazısıyla ya da onun deyişiyle söyleyecek olursak ‘pirinç yazısı’yla temize çekip dosyalar halinde arşivler. Daktiloyla yazılmış şiirlerini kendisi ciltleyip kütüphanesine yerleştirir. 
Altıok, aynı yıl, 1966’da Çetin Sipahi ile ilk sergisini açar Fransız Kültür’de. Burada 2-3 resmi satılır.  Eline geçen para dört aylık maaşı kadardır. “Dört ay sonra iş bulu-rum” diyerek Kızılay’dan istifa eder. Asıl derdi resim yapmak, şiir yazmaktır. Zaten parayla başı hiçbir zaman hoş olmamıştır.
Evlilikleri ikinci yılını doldurmadan ilk ayrılıklarını yaşarlar. Altı ay ayrı evlerde otururlar. Ne var ki, büyük ve tutkulu bir aşktır onlarınki. Öyle ha deyince ayrılınamayacak türden. Barışırlar.
Füsun Altıok artık Dil Tarih’te asistandır, Metin Altıok ise hâlâ öğrenci. Henüz yeni barıştıkları dönemler... Füsun Altıok, okulun koridorunda derse girmeden önce müthiş haberi verir kocasına. Bir bebekleri olacaktır. Sevinçten ne yapacağını bilemeyen Metin Altıok, bir saat kadar ortadan kaybolur. Elinde hercai menekşelerle döndüğünde eşinin yanına “Acaba” der, “Adını menekşe mi koysak?”
1968’de, Metin Altıok’un “erken olmuş yemişim, dalımın yaralısı” dediği Zeynep gelir dünyaya; annesiyle babasına, yeryüzünün bütün hercai menekşelerini beraberinde getirmiştir. Öyle bir mutluluk! Yeniden çiçeklenir hayatları, tutkulu aşkları...
Kızına çok düşkün bir babadır Altıok. Sırf o iştahla, eğlenerek yesin diye sabah kahvaltılarında ekmek dilimlerine zeytinden gözler, reçelden ağız, düdük makarnadan burun yapar. Ona sonbahar yapraklarından masa örtüsü hazırlamayı öğretir. 
Küçücük bir kız çocuğuyken bile ona hep ‘yetişkin’ muamelesi yapar. Kızını resimle, kitaplarla tanıştırır. Birlikte gittikleri Ankara’nın ünlü meyhanesi Tavukçu’da sıkılmasın diye şablon resimler yapıp önüne koyar Zeynep’in, içini boyaması için. Baba kızın birlikte gittikleri bir diğer mekan da Toplum Kitabevi’dir. Orada da gelen gidenle sohbet eden Altıok’un yanı başındadır Zeynep. Adı Zeynep’tir ama bazen Zozimma Zoziterato bazen Zapotek bazen Zozo...

İLK KİTAP 1976’DA...
Ve 12 Mart... Evlerin arandığı, pek çok arkadaşının hapse girdiği bu dönem, aynı şeylerin kendi başına da gelme ihtimali derinden etkiler Metin Altıok’u; şiirine girmese de içindeki yoğun acıya ve isyana sızar bir şekilde. Deniz’lerin ve diğer gençlerin inancı ondaki yerini bulur. Bu dönem resimlerine yansır. Kızıldere katliamını bir seri ile resmeder Altıok. Özel bir teknik ile kartondan oyarak ve mürekkeple çevresini boyayarak yaptığı bir darağacı serisi gelir sonra. Bu serilerdeki resimlerin çok azını satar, kalanını armağan eder.  
O kuşağın içinde yetişmiş, olağandan biraz daha fazla duyarlı biri olarak yaşadığı acının yükünü hep içinde taşır Metin Altıok, hazmedemez.
12 Mart’a doğru giden baskı döneminde Füsun Altıok, Zeynep’e hamileyken, ilginç bir olay yaşar aile. Ergin Günce ile birlikte “Gerilla Savaşı ve Marksizm” adlı kitabı çeviren Füsun Altıok’un yerine, kitabın toplatılması ya da sorgu, hapis vb. ihtimaller düşünülerek, Metin Altıok’un adı yazılır kapağa çevirmen olarak. Oysa yabancı dil bilmez Metin Altıok.
Kitap, Zülfü Livaneli’nin Ekim Yayınları’ndan çıkar. Ne kitabın ne de çevirmenlerin başına bir şey gelir. Ama Metin Altıok’un babası Süleyman Altıok,  İzmir’de bu kitabı okuduğu ve kahvede soran arkadaşlarına “Gelinim çevirdi aslında” dediği için gözaltına alınır. Narlıdere Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından hakkında soruşturma açılır; bir ay hapis yatar.
Metin Altıok’un şiir dehasını fark eden, o herkesten gizlenen şiirlerin ilk birkaç okurundan biri olan Füsun Altıok’un bütün ısrarına ve desteğine rağmen uzun yıllar bekler Metin Altıok. Nihayet 1976’da sona erer bu bekleyiş. İlk kitabı “Gezgin” Dost Yayınları’ndan çıkar. 1978’de ikinci kitabı “Yerleşik Yabancı” ise Yeni Ankara Yayınları’nca basılır.
Bu arada Soyut, Türkiye Yazıları, Oluşum, Halkın Dostları dergilerine yazılar yazmaktadır. Fahir Aksoy’la birlikte Köken adlı bir dergi çıkarırlar. Birkaç oyun ve kısa radyo oyunları kaleme alır. 1979’da Türkiye Yazıları dergisinde “İkili Av” adlı tiyatro oyunu basılır. Aynı yıl “Su Damlası” adlı çocuk oyunu TRT 2’de yayınlanır. Şairin başka oyunları da olduğu düşünülüyor ama ne yazık ki kayıp...
Gençliğinden beri siyasete yakın duran Metin Altıok, üniversiteyle birlikte sosyalist düşünceyi benimsemiştir. Türkiye İşçi Partisi’nde 1968’e kadar Mehmet Ali Aybar çevresindeki siyasi hareketin içinde yer alır. Çekoslovakya’nın işgali nedeniyle Türkiye İşçi Partisi ile görüş ayrılığına düşünce  Aybar ile birlikte ayrılırlar.
Daha sonra Bağımsız Türkiye Sosyalistler Birliği içinde yer alan Metin Altıok, Hasan Hüseyin ile Forum dergisinin çıkarılmasında aktif rol alır. Bu dönemde yakın çevresinde kendisi gibi sosyalist arkadaşları arasında Zülal Aksoy, Doğu Perinçek, Cenan Bıçakçı, Alev Ateş, Turhan Salman, Uğur Cankoçak sayılabilir. Aynı dönemde sanat çevresi de hayli geniştir. Ataol Behramoğlu, Zülfü Livaneli, Ahmet Say, Sinan Fişek, Tomris Uyar, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Özdemir İnce, Fethi Naci, Mehmet Taner, Abdullah Nefes, Selahattin Hilav, Oruç Aruoba, Bilge Karasu, Ömer Uluç yakın arkadaşları arasındadır. Hayatını etkileyen yaşça büyük dostları da vardır: Nezihe Meriç, Ruhi Su, Abidin Dino ve Nusret Hızır. 

HÜZNÜN CİLACISI ANKARA
Dostlarla buluşmalarda, uzun sohbetler vardır, türküler,  Metin Altıok’un keskin zekasından taşan müthiş bir mizah... Özellikle Tomris ve Turgut  Uyar, Sinan Fişek gibi çok yakın dostları ile bir araya geldiğinde hem çok eğlenir hem de eğlendirir. Dile dayalı söz oyunları, sarkastik göndermeler, kendi yarattıkları tuhaf ödüller, farazi edebiyat röportajları ve değerlendirmeler... 
Şehir, Altıok’un o çok sevdiği Ankarasıdır daha çok. “Hüznümün cilacısı” dediği Ankara... Ankara’da belki de en sevdiği yer ise Tavukçu meyhanesidir. Sakarya Caddesi’ndeki bu mekanda, uzun masalarda koyu sohbetleri olur edebiyat çevresindeki arkadaşlarıyla. Kızı Zeynep’in çocukluğu biraz da burada geçer aslında. Zeynep’in en iyi arkadaşı, dönemin meşhur dizi komiserini taklit eden garson Kolombo’dur.
Ankara’nın olduğu kadar Altıok’un da hayatının simgelerindendir Piknik. Piknik, bira ve sandviç! Cebi biraz dolu olduğunda daha pahalı mekanlar da vardır Metin Altıok’un sevdiği, Körfez gibi, Rüyam Lokantası gibi.  Sakarya Caddesi’ndeki Buhara meyhanesinin yanı sıra  Ankaralı sanatçıların buluşma mekanlarından Sanat Sevenler Derneği de Altıok’un Ankara yıllarındaki duraklarından biridir. Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesi ise vazgeçilmez yaz mekanlarındandır.
Tüm bu mekanlarda sayısız peçeteye sayısız dize yazar Altıok. Kurşun kalem kullanmayı sever. Yanından hiç eksik etmediği, bileğe takılan portföy çantanın içinde bıyıklarını taradığı ince bir tarak, bir törpü, not defteri ve kalemleri vardır. Küçük not-ları, dizeler ve adres defteri...
Meclis duvarının dibindeki Begül’ü ise başka türlü sever. Diğerlerine göre biraz da- ha pahalı; ağaçlar altında güzel bir Ankara bahçesi. “Konyak, Kitap ve Kahve” şiirindeki gibi... Dallardan sarkan armutlardan alıp voktasına atar, keyiflenir Altıok Metin.  

‘HOŞÇAKAL’DAN YÜZÜK
Ve alkol... Birçok sanatçı gibi acısına alkol basanlardandır Metin Altıok. Ama onunki biraz daha derin bir acıdır; alkol oranı da, acısına koşut biraz daha fazlaca:  Bir yanda hayat şartlarının ve gündemin ağırlığı, 1976’da girdiği Ortadoğu Amme İdaresi’nde sevmediği bir işi yapmak zorunda kalışı, diğer yanda sanatçı duyarlılığı ile kendi iç dünyasında kopan kıyametler alkolle olan ilişkisini epeyce kuvvetlendirir. İyiden iyiye yılmış, incinmiş biri olup çıkar Altıok. Bu ruh hali ve ona eşlik eden alkol,  evliliğinin son bulmasının da en önemli nedenlerinden biri olur.
Barışma bebeği Zeynep 11 yaşına geldiğinde, 1979’da, Metin ve Füsun Altıok çiftinin yolları tamamen ayrılır. Füsun Akatlı onu yolcu ederken Altıok’un yanında giysileri dışında sadece şiir kitapları vardır: “Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden / Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden”...
Birkaç denemeye, o tutkulu koskoca aşka ve canından öte kızına rağmen biten evliliği hayli yaralar Metin Altıok’u. Bir süre İzmir Ankara arasında gidip gelir. Ama bir yandan da çalışmak, geçimini sağlamak zorundadır. Aynı yıl öğretmenlik için başvuruda bulunur. Bütün isteği Ankara’da ya da çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği bir Ege şehrinde, olmadı kasabasında çalışmaktır. Araya nüfuzlu kimseler de sokulur, sözler alınır ama sonuç vermez. Kasım 1979’da Bingöl Lisesi felsefe öğretmenliğine atanır Metin Altıok. O yıl üçüncü kitabı, “Kendinin Avcısı” adıyla Türkiye Yazıları Yayınları’ndan çıkar.
O günlerde Elazığlı ilkokul öğretmeni Nebahat Çetin ile tanışır. Şairin açık yarasını, 15 yıl boyunca iyi gününde de kötü gününde de yanında olacak bu Kürt kızı sarar. Ki okurudur Altıok’un, hayranıdır. Şiire, edebiyata ilgisi vardır.
Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü’nü aldığı yıl olan 1980’de Nebahat Çetin ile evlenir. Ne var ki, Çetin’in eş durumu tayini epey gecikir. Bingöl’de önce bir süre otel odasında yaşar felsefe öğretmeni Metin Altıok. Daha sonra bir daireye geçer. 
Zordur gene Altıok’un hayatı... Sevdiklerinden, kızından, dostlarından ayrı düşmüştür. ‘80’lerin Bingöl’ü... Öyle ha denince gidilecek bir yer değil. Hele kışın, hele kar yolları kapadığında... Ankara ve orada bıraktıkları, koca bir özlem olarak yanıbaşında kanar, tam 10 yıl süren Bingöl döneminde...
Bingöllü de şehir de bağrına basar Altıok’u... Hem şair hem öğretmen olarak. Hatta Altıok, hiçbir yerde Bingöl’deki kadar şair muamelesi görmediğinden söz eder eşi Nebahat Çetin’e... Bu muamelenin de etkisi vardır kuşkusuz; şiiri hiç bırakmaz Altıok. 1982’de “Küçük Tragedyalar”ı Tan Yayınları’ndan çıkarır.
Kitap “Öndeyiş” şiiriyle başlar. Bu şiir, 6 yıl sonra “Kavaklar” adıyla bir Onno Tunç bestesine güfte olacak, Sezen Aksu’nun duyan ve gören şefkatli sesi, Altıok’un dizesinde yarım yanağına değecektir.
Bingöl insanını çok seven ve büyük şehir gözlüğünü Ankara’da bırakan Altıok, yeni bir bakış edinir bu kentte. Derinleşir, zenginleşir; sevinciyle ama en çok da acısıyla.
Yasal olarak 4. derece mahrumiyet bölgesinde iki yıldan sonra 2. ya da 1. derece tayin isteme hakkı vardır. Kızı Zeynep’e yazdığı mektuplarda üçüncü yıla girerken tayin isteyeceğini söyler. Ama bu tayin gerçekleşmez. Altıok mu istemez, tayini mi yapılmaz; orası belirsiz. 

KAVAKLAR, AH KAVAKLAR
Kesin olan bir şey var ki, orada kaldığı yıllar boyunca öğrencilerinin en sevdiği hocası olur Metin Altıok. Öncelikle yaptığı işi sevmektedir. Müfredata yapışmış, milim dışına çıkmayan hocalardan değildir. Sıra-dışıdır Metin Hoca. Kızı gibi sevdiği bir öğrencisi için, dar bütçesiyle aldığı kışlık kömürünü gözden çıkaracak kadar... Zaten öğrencileri de Metin Hoca’larıyla konuşurken kendilerini önce ‘birey’ gibi hissederler; sonra da hocalarının kızı, oğlu...
Metin Hoca’nın öğrencilerine öğüdü ise kendini özetler gibidir: “Çocuklar, sorgulayın, irdeleyin, sorun, sürekli sorun, sakın susmayın, günlük yaşamdan kopmuşsanız, hayattan da kopmuşsunuz demektir.”
Sınıfın penceresinden, Çabakçur Deresi’nin etrafındaki kavak ağaçlarına dalar sık sık: “Ah kavaklar, acı düştü peşime ardımdan ıslak çalar”. Aklından ille Zeynep geçer; varsa Zeynep, yoksa yine o! Yokluğu acı, kavak ağaçlarına dert yanılan. Öğrencilerine en çok anlattığı da yine Zeynep’tir. Kızını yad edişlerini ise şöyle tamamlar kimi zaman: “Bingöl’ün karı, dağı, balı meşhur ama benim gönlümde kızımdan daha önemli hiçbir kimse olamaz.” 

YANDIĞIMIN RESMİDİR...
Bingöl’den canının yarısı olan yarasına yazdığı mektuplarda, bütün özlemine karşın, kızına doğruyu göstermekten çekinmeyen bir babadır: “Sayfayı doldurmak için kelimelerin arasını alabildiğine açarak yazdığın mektubunu aldım. Bütün şişirmeliğine rağmen çok sevdim. Hem bir şair kızının yazısına ve yazdığına başkalarından daha çok özen göstermesi gerekmez mi?... Çünkü bu, yazdığını bitirdikten sonra okuyup gözden geçirmediğini gösteriyor... Senin yanlışlarını düzeltmek benim babalık göre-vim, yoksa öğretmen oldum diye sana da öğretmenlik tasladığımdan değil.”
Sevgisini ise her mektupta belli eder: “Nar çiçeğim; burada yaşamımı ayakta tutan iki temel direk var, önce sen, sonra şiir. Aramız derya deniz de olsa, sıra dağlar da, en ufak bir sıkıntıda aşar gelirim. Hep babanın var olduğunu bilerek yaşa.”
Aynı zamanda komik, eğlenceli bir babadır Metin Altıok, taa uzaklardaki kızının yüzüne satırlarıyla gülümsemeler gönderen: “Evi yerleştirdiğimizde kim bilir belki ara tatilinde sen de bir haftalığına gelir Bingöl City’i görürsün... Burada hiçbir şeyin önemi yok. J.R.’dan başka, Sahi J.R.’ı kim vurdu yahu! Adam kim vurduya bile gidemedi. Aslında ben Kristin’den ummazdım. Yazık oldu güzelim kızcağıza. Ama şunu unutma J.R.’lar ölmez ve de kanı yerde kalmayacak.”
Bingöl’ün yabaniliğini de sever şair. Dağlar, doğa, tilkiler, kurtlar... Bu kent, ‘yerleşik’ acısına biraz daha acı katar. Bingöl’ün 5 ay süren o keskin ve karlı kış günlerinde, okula tokyolarla, yırtık ayakkabılarla giden çocuklar, içine dert olur, gecelerine uykusuzluk. “Elimden ne gelir ki? Ben şairim, şiir yazar sonra da ölürüm” derken, onlar için bir şey yapamamanın üzüntüsü, diğerlerine eklenir.
Çok sever Bingöl Metin Altıok’u, çok da acıtır.
Bingöl yıllarının sonuna doğru 1986’da Genç ilçesine sürülür. 1987 yılında “Gerçeğin Öte Yakası” Türkiye Yazıları Yayınları tarafından basılır. 1989’da ise Halil Kocagöz Şiir Ödülü gelir.
Daha sonra  Karaman İmam Hatip Lisesi’ne tayin edilir.  Karaman’da bağnaz ve kısır bir çevrede kalır; belki de hiç olmadığı kadar mutsuz olur Altıok. Ardından da hastalanır. Hastalığını takiben dostlarının yardımıyla malulen emeklilik için rapor alır ve 1990’da Ankara’ya döner. İkinci Ankara dönemi başlamıştır.
Ankara’ya yerleştikten sonra “İpek ve Kılabtan” adlı şiir kitabı Kerem Yayınları’ndan çıkar. 1990-93 arasında Aydınlık ga-zetesinde “Kara Kutu” adlı köşesinde yazıları yayımlanmaya başlar. Müthiş bir keyif alır bu yazıları yazmaktan; yeniden edebiyat çevrelerine, dostlarına dönmüştür. Panellere katılmaya, edebiyatla ilgili hemen her etkinlikte yer almaya gayret eder; bütün bunlardan mahrum kaldığı yılların acısını çıkartmak istercesine...
1991’de “Süveyda” gelir. Bu yedinci  kitap Korsan Yayınları’ndan basılır. Altıok, aynı yıl Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne değer görülür. Sevgili Ankarası, verimini artırmıştır; hemen ertesi yıl “Alaturka Şiirler” çıkar; bu kez Varlık Yayınları’ndan. Promete Yayınları da şairin şiir üzerine denemelerini içeren “Şiirin İlk Atlası”nı basar.
1993’te 4.’sü kutlanacak Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a gitmek üzere davet alır. Aydınlık’a yedek yazılarını yazıp bırakır. Akşam, evde, o güne dek hiç yapmadığı bir şey yapar. Bütün şiir kitaplarını tek tek imzalar eşi Nebahat Çetin’e... Giderken masanın üzerine kendi resmini çizdiği bir kağıt bırakır; eşine döner, “Yandığımın resmidir” der.
Sonrası o kanlı Cuma; 2 Temmuz 1993.
Şenliğe katılacak diğer konuklarla birlikte Ankara’dan otobüse binip, yola çıkar. Şarkılar, türkülerle, semahlarla varılır 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’a.
Katılımcıların bir bölümü gibi o da Madımak Oteli’ndeki odasına yerleşir. Semahçılarla tiyatrocular Devlet Su İşleri’nin misafirhanesine geçer.
Buruciye Medresesi’nde sergiler açılır. Sivaslılarla söyleşir Metin Altıok,  kitaplarını imzalar. 

ŞAİR BÖYLE SAVAŞIR!
2 Temmuz’da Buruciye Medresesi’nde yazarlar okurlarıyla buluşacaktır gene. Öğle saatlerinde, katılımcılar yemek yerken yaşları 16 ile 22 arasında değişen, kimi daha yaşlı provakatörlerin de bulunduğu birkaç yüz kişilik grubun Paşa Camii’nden çıktığını öğrenirler. Oturdukları lokantadan bile atılan slogan seslerini duymaya başlamışlardır.
Lokantadan çıkıp güvenli olacağını düşündükleri otellerine döner Metin Altıok ve arkadaşları. “Şeriat isteriz” diyerek ilerleyen kalabalık, Madımak Oteli’ne geldiklerinde sayıları beş bin kadardır. Oteli taşlamaya, camları kırmaya başlarlar. Nasıl bir tesadüfse, belediye, yol yapımında kullanılmak üzere otelin karşısına taş yığmıştır. Bu 5 ton taş öfkeli kalabalık tarafından Madımak Oteli’ne yağdırılır.
Akşam 8 gibi gaza batırılıp ateşlenmiş ilk taş düşer otelin içine... Dışarıdakilerin sayısı 20 bini bulmuştur. Artık insanlar ellerinde benzin bidonları, Madımak Oteli’ne doğru yürümektedir. Lobideki perde tutuşur sonra, otelin girişindeki ahşap doğrama kat ardından...Yerlerdeki halılar... Kara bir duman kaplamaya başlar otelin içini... Soluğu kesilir insanların, nefessiz kalırlar... Zehirli gaz ve kor alevler... Yananlar, dumandan boğulanlar...
Bilincini kaybettiği ana dek herkese moral verir Metin Altıok. Yangından hemen önce çekilen resminde gördüğümüz fırçayla kendini savunmaya hazırlanır ama bir yandan da gülümser: “Şair böyle savaşır” der. Son sözlerinden biri de bu olur...
Madımak Oteli’nden Cumhuriyet Hastanesi’ne getirilen cesetlerin arasındaki Metin Altıok’u, bir doktor fark eder. Bir gün önce şairi dinlemiştir panelde. Görür görmez tanır. İnsanların yaşayıp yaşamadığının kontrolüne bile izin vermeyen hastabakıcılar ve doktorlara rağmen bu  genç doktor ve bir arkadaşı Altıok’a sahip çıkar. Nabzı sıfırdır ama yaşam belirtileri vardır hâlâ. Gizlice yukarıya dahiliye servisine kaçırırlar şairi. Beş gün boyunca tedavisini üstlenirler.
7 Temmuz’da devletin gönderdiği Millet helikopteri ile Ankara’ya sevk edilip GATA’da Ağır Yanık Ünitesi’ne yatırılır Metin Altıok. İlk gününden itibaren bilinci kapalı olan şairin hayati fonksiyonları iyice zayıflamıştır. 9 Temmuz’da saat 16.30 gibi hayata veda eder. Şiirinde söylediği vakitlerde: “Çözük saçlı ikindisinde / Yorgun bir günün / Gölgeler uzarken / Ölüvereceğim eskiden”.

ŞAİR GİBİ GÖMELİM
Ölüm nedeni:  Karbonmonoksit ve siyanüre bağlı zehirlenme. Beyin ödemi. Yüzde 10 oranında yanık . 
Cenaze törenini, Aydınlık gazetesi ile üyesi olduğu İşçi Partisi düzenler. Kızı Zeynep’in bir dileği vardır; onca acı sırtında, rica eder:  “Lütfen babamı bir militan gibi değil bir şair gibi gömelim... Bunu babamdan ve benden esirgemeyin.”
Cenaze günü İşçi Partisi binası önünde toplanır Altıok’u uğarlayacak olanlar. Zeynep’e verilen söz tutulur. İşçisinden köylüsüne, Bingöl’deki öğrencilerinden, eşinden, dostundan edebiyat çevresine ve dava arkadaşlarına kadar herkes onu, onun dizeleriyle bir şair gibi uğurlar.
Cenazesinin Kürt bayrağına sarılmasında, sonraki yıllarda HADEP’te aktif olarak görev yapacak Nebahat Çetin’in etkisi var mıdır bilinmez ama Altıok  bir Kürt şairi değildir. Bingöl’de Kürtlerle yakınlığı olmuş; onları sevmiş, kendini de sevdirmiştir. Orada yaşanan haksızlıkların tanıklığıyla biraz daha yaralanıp incinmiş, hırpalanmıştır.
Ne var ki,  aynı duyarlılığı, haksızlığa uğrayan hangi etnik kökenden olursa olsun, esirgemeyecek kadar gönlü boldur Altıok’un ve aslında o  en çok da nev-i şahsına münhasır bir ‘kendine ait’tir. Dahası 1990’da Ankara’ya döner dönmez yeniden İşçi Partisi’ne üye olarak durduğu yeri bir kez daha göstermiştir.
Kızı Zeynep kendi elleriyle çıkarır Kürt bayrağını tabuttan; Türk şiirinin yetiştirdiği en özel şairlerden biri olan babasını Türk bayrağına sarıp, öyle yolcu eder. Kızılay’dan Maltepe Camii’ne, Tandoğan’a,  Karşıyaka’daki kabristana...
Altıok’tan geriye çalışma odasında duran, kendi yonttuğu küçük Kibele heykelleri, daktilosu, gözlüğü ve küçülmüş kurşun kalemleri kalır. Birkaç boy küçülmüş kalemleri özenle birbirine eklemiş, yapıştırmış ve öylece bırakmış.
Ölmeden kısa süre önce “Hesap İşi Şiirler” ve “Soneler” adlı yeni kitaplarını kendi elleriyle daktiloya çekip ciltler Metin Altıok. Böylelikle 10 kitabı tamamlayacak ve bir daha da yeni şiir kitabı çıkarmayacaktır. Bu niyetle olsa gerek, “Bütün Şiirleri” konseptinde çıkacak  kitabını da sağlığında “Bir Acıya Kiracı” adını vererek ciltlemiş, yayıma hazır hale getirmiştir.
Her üç kitap da şairin ölümünden sonra yayımlanır. 
*   *   *
Ankara’ya, edebiyata ve Zeynep’e hasret gitti Metin Altıok.  Üçü de ona hasret aslında... Okuru da öyle.
Bugün yetiştirdiği öğrencilerden biri, hiç umulmadık bir zamanda karşısına çıkıp Zeynep’in, bütün çocukluğunu “Metin Hocası’nın anlata anlata bitiremediği sevgili kızını” merak ederek geçirdiğini söylediğinde, Zeynep’in hasreti bir parça hafifliyor. Ya da babası için yarışma düzenlediğinde, 2 Temmuz unutulmasın diye verdiği mücadelede... Kimbilir yarın bir fırsat bulursa ömrünün sonuna kadar çizmeye devam eden şairin elde kalan 30 - 40 kadar çerçevelenmiş deseninden bir Metin Altıok sergisi açarak yeniden buluşacak babasıyla... O, ille bir yolunu bulacaktır.
2003’te Fazıl Say’ın bestelediği “Metin Altıok Ağıtı” adlı oratoryo ile çok sevdiği klasik müzik de “Evdeyiz” dedi şaire; bekleriz...
Peki okurları? Ankara ve edebiyat?
Biz, aynı acının “gözüne yaş düşürülmüş” kiracıları, hasretimizi nasıl gidereceğiz?
Metin Altıok’a gönül borcumuzu? Mahcubiyetimizi...

KENDİ SÖZLERİYLE METİN ALTIOK

Enver Ercan, Gültekin Emre, Hüseyin Atabaş, Zeki Coşkun ve Osman Nuri Boyacı’nın yaptığı söyleşilerde kendini ve şiirini aşağıdaki ifadelerle anlatır Metin Altıok: 

Bir kadını sevmek, dünyayı sevmekle eş değerdir benim için. Her ikisinde de bunca kötülük varken.
İkinci Yeni diye adlandırılan şiiri ise, kapsamlı ve geniş içeriğiyle bana kaynaklık etmiştir.
Doğuda batı şiiri yazmak size oldukça tuhaf gelebilir. Ama bu tutumum Ahmet Oktay’ın dediği gibi, orada yaşadığım duygu selini intizama getirmek ve ölçüsüzlükten alt-bilinçsel olarak kaçınmak çabasının sonucu olarak yorumlanabilir.
Şairin acısı ve mutsuzluğu, insanın yüceliğine olan inancıyla, dönemindeki insan erozyonu arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Şair dönemini iyi okuyan bir kişidir. İşte onun bu yeteneği, trajik mutsuzluğunun temelinde yer alır. Denebilir ki, mutlu şair yoktur. Tarihsel akışın yalpaları onda derin yaralar açar ve şair ancak bu yaraları kanatarak bir ölçüde teselli bulur. Şurası unutulmamalıdır ki, karşılıksız umut da metafiziktir.
Metin Altıok kendinde, paranın para kazandığı, her şeyin alınır satılır olduğu bir dünyada insanın yabancılaşmamış özünü arıyor. Kendi iç değerlerine yöneliyor.
Acı çağdaş yaşamın bir zorunluluğudur ve duyarlı olmanın sonucudur. Şairin acı ile hesaplaşması gerekir. Bugün onurlu insan, içinde bulunduğu olumsuzluklar karşısında, onları ortadan kaldırmak elinden gelmediğine göre, acı duymak zorundadır. Bu bir kefaret sorunudur. Aydın kişi acı duyarak güzelliğin, inceliğin kefaretini öder.
Alaturka olmak öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Eğer olabildimse, yani Türk usulü bir şiir yaratabildimse ne mutlu bana.
Ben bu kitapları(mı) yeterli buluyorum. Adam olana çok bile! Yalnız buradaki “adam olmak” nitelemesi bana değgin olduğu kadar okur için de söylenmiştir. Zaten Cemal Süreya “Bir şair altmışından sonra şiir yazmamalı” derdi. Eh, ben de 52 yaşındayım. Bundan sonra yazarsam başka bir şey yazarım. Belki oyun, belki roman, bilemiyorum. Ayrıca “Şiirin İlk Atlası”na devam. Orta ve Büyük Atlas’ları inanıyorum ki sizler yazacaksınız. Bütün genç şairlere selam, sevgi.
“Gerçeğin Öte Yakası” sözüyle belirtmek istediğim, bizim şimdiye kadar gerçeğin hep “tura”sını görmemizdi. Ama her paranın bir de “yazı” tarafı var. Bu kitapta gerçeği tam olarak, iki yüzü ile de kucaklamaktır benim muradım. Ben dokuz yılı aşkın süredir Bingöl denilen 35.000 nüfuslu bir “adıkent”te yaşıyordum. Bu dokuz yıl çok şey kaybettirdi bana. Önce vardıysa- ün, yine vardıysa- dostluklar aşınıp gittiler. Şiirimin dünü ile bugünü arasında değişen tek şey kandır. Kan sıçradı üstüne o nazenin(!) şiirimin. Doğu cephesi hep aynı. Ne var ki bana yalnızlığın korkunç saltanatı verildi. Ve ben birçok sevgili          -gerçekten- dostumu kaybettim. Tabutlarını taşımak bile nasip olmadı. İşte Edip Cansever, işte sevgili Metin Eloğlu ve koca Ruhi Su! Şimdi Karaman Devlet Hastane’sinde tedavi görüyorsam bu yüzdendir. İnanın acılarının dişleri tenimde hala. 
Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı, hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim... Sevgisiz üstelik... Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke...
O kadar ilginç, o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de... Benim için ikinci bir üniversite oldu. Hayatı gördüm.

METİN ALTIOK ŞİİRLERİNDE BİLİCİLİK

Kızkardeşi Meral Altıok’a “On taneden fazla şiir kitabı çıkarmayacağım, elli yaşından fazla yaşamayacağım, ölümüm yatağımda sıradan bir ölüm olmayacak,” demiştir Metin Altıok.  Dediklerinin hepsi de çıkar yazık ki. Bilir gibidir başına gelecekleri. Sadece bu sözüyle değil, şiirleriyle de anlatır, kendisini bekleyen sonu. “Ion” adlı diyaloğunda Sokrates’e şairlerle bilicilerin ilişkilerini sorgulatan Platon’u haklı çıkarır. “Şair ile Kurtarıcı” kitabında yer alan yazısında “Sonuna kadar muhalif kalan şair, günümüzün teknolojik bilişim toplumunda pek anlamı kalmamış gibi gözüken bir bilicilik görevi üstlenmişti sanki” diyen Ahmet Oktay’ı da...
İşte Altıok’un bilicilik örneği şiirlerden bazıları...


Sis
Özenle boyadım ipliğini sevginin,
Gidip de bulamamanın incinmiş rengine.
Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim,
Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını,
Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim.
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki buradan nereye giderim.

Sonunda kendime bir top yangın edindim.
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.
Aykırı Sevda Sözleri
(...)
Yüreğime benzin döküp kibrit çakan;
Ey usta kundakçım iz bırakmayan!
Dörtlükler’den
Ömrümce kendimi hep sözde buldum;
Söz cehennemdi yanıp kavruldum.
Yeniden doğdum kendi külümden,
Ben Anka’ydım konuşuldum.
Seninle Aramızda
Seninle aramızda yürek burkan
Gazete haberlerinden önce;
Benim keskin sirke kokan
Mayalanmış öfkem var.

Seninle aramızda can pahası
Şu mahzun soframızda;
Bir somun acı ekmek
Ve karşılıksız emek var.

Amansız bir yurt yangınından
Bu düştü bizim de payımıza;
İki hasret yumağıyız şimdi,
Sen ordasın ben burda.
Uyarılar
İnsan dediğin saçaktaki
Güvercinin farkında olacak
Ve bir çiçek açacak kendince.
Bu aşk var ya bu aşk;
Dikkat!
Yangında ilk kurtarılacak.
(...)

Birini Bulurum
(...)

Güneşi görünce unutan
Bunca boyayla, bunca rendeyi,
Çatlağından sızdıran reçinesini,
Pervazına tutunmuş
Tahta kapı olan birini,
Birini bulurum mutlaka,
Yangınımı körükleyen birini.

Biri mutlaka vardır
Zonguldak’ta, Sivas’ta,
Yakında ya da uzakta,
Binlerce baca arasında
Dumanı lekesiz biri.
Ama ben anlaşılan 
Biraz karıştırıyorum kendimi
Sürgün
(...)

Sorular sordum
Sormamam gereken.
Kendime bir
Kefen biçtim
Kendi tenimden.
Sınırlarımı aşmak
Yasaktır bana.
Yoksul yüreğim
En kuytu kahvem.

Acıya tezhibim,
Hüzne redif.
Yalnızlığın gözlerine
Sürme çeken
Öyle biriyim ki;
Geceleri uykusuz
Kuyuları dinleyen.
Adım büyücüye
Çıktı bu yüzden.

(...)

Heybesinde yılan
İşaretleri,
Baldıran zehiri
Yüzüğünün içinde
Ve yanında
Kav taşıyan ben;
Tekinsizim size göre
İbret için
Yakılması gereken. 

Zamanlı Gazel
Kendini yollara vurdun, değişen çevreye kandın bir zaman
İçinde dönen başıbozuk sıkıntı, geçer sandın bir zaman

Donmuş kentlerden geldin, sen bu kavruk yangın yerlerine
Ürperen yalnız yüreğini, kızgın gurbete bandın bir zaman

Düşündün geceler boyu, peşinden gelen tekinsiz geçmişini
Gönlündeki göçük aşkın oduna, için için yandın bir zaman

Sonunda gide gide, adına uygun düşen, yalnızlığına kondun
Yorgun bedeninde zamana karşı, çırpınan candın bir zaman

Üzülme Altıok Metin, hüzünlerle geçen tarazlanmış ömrüne
Sen yoğun sis içinde sesi duyulan, uzak çandın bir zaman

METİN ALTIOK’UN POETİKASI

“Şiirin İlk Atlası”ndaki denemelerinde, şiire nasıl baktığını, şiirle ilgili düşüncelerini, örneklerle anlatır Metin Altıok. Ona göre “Okur şiirle iç içe olmalı ve hatta kimi zaman onu sorgulamalıdır. Ama bu daha çok kötü şiirler için söz konusudur. Çünkü iyi şiir böyle bir sorgulamaya fırsat vermeden okuru içeriğiyle bir anda etkileyen, onu belli bir duygu ve düşünceyle yükleyen şiirdir. Duygu ve düşüncenin olduğu yerde elbet anlam da vardır.”
Altıok, bir şair için şairaneliğin tehlikelerine de değinir: “Şair düz ve yalın söylemekten korkmamalıdır. Bir şairin en büyük  düşmanı, şairaneliktir. Aslolan şiiri şu ya da bu biçimde işleyip onu sahici kılmaktır. Şiirin sahiciliği ise onun çok özel bir iletişim aracı olarak var edilmesi demektir. ” 

İmge şiire kan pompalar
Denemelerinde, şiir imge ilişkisini de ustalıkla çözümler şair: “İyi şiirde imge şiire kan pompalayan ve sonra yine kanla dolan yürek gibidir. Eğer imgeyle sözcükler arasında böyle bir dolaşım sağlanamazsa imge de şiir de değerini ve yaşamını yitirebilir.”
Altıok’a göre her iyi şair “dünün yorumcusu ve geleceğin imgesel yorumcusu”dur. “Şurası unutulmamalıdır ki” der, “Dünü yorumlayıp geleceği okumada hep şairler haklı çıkmıştır.”
Sınırlı hayatlarımızda tamamını tadma şansımız olmayan ‘duygu’lar konusunda, şaire çok iş düştüğüne inanır Metin Altıok: “Şiirsel duygunun hedefi, insanın kısa ve kuru yaşamında kendi deneyimleriyle elde edemeyeceği, binlerce yıllık, yaşanmış ve kazanılmış duygu yelpazesini bütün dilimleriyle insana sunmaktır. Şiirsel duygu sayesinde yaşanılmış geçmişin duygu zenginliğini duygudaşlık yoluyla okura aktaran şiir, kuşağın kuşağa aşısını sağlayan geleceğe dönük bir akışın yatağı olmaktır.”
Şiirin diğer görsel sanatlardan farklı, kendine özgü bir görselliği  olduğuna da değinir şair:
“Bu görselliğe ‘imgesel görsellik’ diyebiliriz. Çünkü şiirin görselliği göze yönelik bir görsellik değil, insan zihninde canlanan söze yüklenmiş bir görselliktir. Ama yine de bir görselliktir sonuçta söz konusu olan. Şairin insan zihninde söz aracılığıyla canlandırdığı imgesel bir görselliktir... ‘Kanatılmış duruyor ölümü bilmek için / Dişi bir oğlanın ağzı / Çakılı dışbükey bir aynaya.’ Bence bu dizelerde belki yadırgayacaksınız ama neredeyse bir sinematografi söz konusudur.”

Şiir insanları sevmeye yarar
“Şiir neye yarar” sorusuna da, artık dilden dile dolaşan, aforizma tadında bir  yanıt verir: “Şiir insanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. Şiir insanın sınırlı yaşam boyutlarını aşarak yücelmesine ve enginleşmesine yarar. Şiir insanın hayatla olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar.  Şiir insan soyunun evrensel tınısı olarak kişinin her türlü yabancılaşmadan kurtulmasına yarar.  Şiir insanda atavik bir kalıntı olan kötülüklerden arınmaya yarar ve son olarak şunu da söyleyeyim ki, şiir insanları sevmeye yarar.”
Şiirdeki sözcük lezzetini de çok önemser Altıok: “Bir şiir okurken deyim yerindeyse bir sözcük lezzeti alırız. Sözcüğün lezzeti ise onun salt anlamına bağlı değildir. Bu konuda anlamdan da önemli olan sözcüğün ses yapısı, yani tınısıdır.”
Altıok, şiirin amacının insanı bütünselleştirmek olduğunu vurgular. Evrensel bir boyuta yükseltebilecek olan motiflerden hareket edilmesi gerektiğine dikkat çeker.
Şiire uzak duran okura seslenişi ise insanın boğazında düğümlenen haklılığı tartışılmaz bir uyarı niteliğindedir: “Ey şiir okumayan, şiire kulak tıkayan okur, haklı olan sensin. Sana saygıyla karışık bir öfke duymaktan başka birsey gelmiyor elimden. Ama şunu iyi bil ki, şiirle zıtlaşman yarar sağlamayacak sana. Çünkü şiirin yalnızlığı senin de yalnızlığındır ve bu yalnızlık şiirin değil senin sonun olacaktır. İnanıyorum ki sen günün birinde Anka gibi kendi külünden yeniden doğacaksın. İşte o gün gelene kadar benim sana diyeceğim ateşin bol, tükenişin çabuk olsun. ”
Şairin görevi ve şiirin işlevini ise şair ben’i üzerinden anlatır: “Şair ben’i ben derken başkalarına bir ben’lik ve kişilik vermeyi, onları her türlü sapkınlık ve yabancılaşmadan bu kişilikle arındırmayı amaçlar. Bu bir anlamda insanı sarsalama ve kendi iç değerlerine döndürme çabasıdır. Ne var ki bu söylediklerimizden şairin kişisel ben’iyle şiirdeki ben’i arasında bir örtüşme olduğu sanılmamalıdır. Şair kusurlu bir insan da olabilir. Çağdaş insan aşınmasından kendi kişiliğine düşen payı taşıyabilir. Ama şairin şiirdeki ben’i insanın tarih içindeki öz-ben’idir. Üreten ve dönüştüren ben’idir. İşte şair bu ben’i özümleyip şiiriyle dışlaştıran ve duygusal olarak okuruna yükleyen kişidir. Şairin görevi ve şiirin işlevi budur.“

Yetişemiyorum acılara
Şairin mutsuzluğunu şöyle gerekçelendirir Altıok: “Şair içinde yaşadığı dönemi iyi okuyan ve değerlendiren kişidir. Çünkü şair duyarlı bir insan olarak yaşadığı dönemin çalkantılarından daha çok etkilenir. İşte onun bu yeteneği trajik mutsuzluğunun temelinde yer alır. Şairin mutsuzluğu insanın yüceliğine olan inancıyla, dönemindeki insan erozyonu arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Çünkü şair ne insana olan sevgisinden ve inancından vazgeçebilir ne de somut durumun kötülüğünü görmezlikten gelebilir. İçinde yaşadığı insan kirlenmesinin yine insanla aşılacağını ve çarenin insanın iç değerlerinde olduğunu bilir.“
Onun şiirinin en önemli özelliklerinden biri, şu cümlesinde dile gelir: “Şiiri politik bir amaca yöneltmek onu sosyal ve siyasal bir düşünceye hizmet eder duruma getirmek bu düşünce ne kadar yüce olursa olsun doğru değildir.“
Bir başka yazısında, kendisine  “Neden bu kadar çok acı var şiirlerinde?” diye soranları şöyle yanıtlar: “Bu sorudan da anlaşılacağı gibi fazla ve gereksiz buluyorlar şiirlerimdeki acıyı. Bense acımın yurdumuzda var olan somutlaşmış acıyla tam olarak örtüşmediğine inanıyorum. Çünkü bırakın insan olmayı, şair olarak bile yetişemiyorum bütün acılara. Eğer yetişseydim belki de yaşayamazdım. Dostoyevski ‘Acı, insanı olgunlaştırır’ diyor. Üstat dalından düşmeyi de düşündü mü acaba bunu söylerken! Yani ne kadar acı, ne kadar olgunluk? Galiba bir dozaj söz konusu burada. İşte bunun için bendeki, herkesin fazla bulduğu acı aslında küçültülmüş bir acıdır. İyi ki böyledir. Kaldırabileceğim kadardır yani. Zaman zaman bunun böyle olmasında bir savunma işlerliğinin rol oynadığını sezmişimdir kendimde. Eh, her şeye karşın yaşamak bir ödev olduğuna göre doğal karşılanmalıdır bu da. “

ALTIOK’UN ARDINDAN YAZILAN ŞİİRLER

2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde, yangın öncesi bekleyiş sırasında; üzerlerine binlerce taş yağarken “Burada ölürsek geride kalanlar ne yazar hakkımızda ?” diye sorar biri. Metin Altıok şu cevabı verir: “Şiir yazarlar”. Dediği gibi de olur...

Bu Yangın Yerinde
Yaşamak bu yangın yerinde
Her gün yeniden ölerek

Zalimin elinde tutsak
Cahile kurban olarak

Yalanla kirli havada
Güçlükle soluk alarak

Savunmak gerçeği, çoğu kez
Yalnızlığını bilerek

Korkağı, döneği, suskunu
Görüp de öfkeyle dolarak

Toplanıyor ölü arkadaşlar
Her biri bir yerden gelerek

Kiminin boynunda ilmeği
Kimi kanını silerek

Kucaklıyor beni Metin Altıok
“Aldırma” diyor gülerek

“Yaşamak görevdir bu yangın yerinde
Yaşamak, insan kalarak”
Ataol Behramoğlu

Metin Altıok
Saç! Aşkını ör. Ördü. Sabaha karşı
Kaş, garlı değil elbet, ama Kaşgarlı.
Göz!lerinin sözü var, gözü var, herkes kör.
(Kimse kör değil, ya da kör)
Kirpik,lerini içine attı. Hepimiz gibi.

Burun, geçmiş babadan birine...
Bıyık tık! Hepimiz.
Dudaklar, onu bilemiyorum.
Ellerini göremiyorum.
Kırdılar, Kırdılar, Kırdılar

Seyhan Erözçelik

Zamanlı Gazel’e Gazel
yol yola bitişti, gün geceye girişti bir zaman
güneşi alnında gezdirişti şiirin bir zaman

yangın yerlerinden geçtin su serperek gönlümüze
piştim gayrı dedin, için için yanmıştın bir zaman

ne buldun külünde, solmayacak bir gülden başka sen
oğul verdin yine, bal sağdık hikmetinden bir zaman

yürüdük yayan yapıldak, ulaştık zorlu soruya
yanıtı şu ölümsüz candan çıkıp geldi bir zaman

aç gözün göz metin, dağılır da sis, pusu basılır
ok olup saplanırsın bağrına zulmetin bir zaman
Metin Göz


Ölü Nehir

(...)
dinle üvey kardeşim;
peygamber şeyi değil ki bu memeden kesilmiş
bütün hatun kişilere sorgusuz girivereyim

göğsüm kabarıyor şu toprağa basarken
kahraman maraş, kahraman çorum, kahraman sivas
göğsüm kabarıyor sevgili üvey kardeşim
umumi helalarda ben altıma işerken
fazla mesaiden iki marş daha, bir daha...
bir istiklal bir istiklal ki o kadar olur
  
bezirci bunağın biri, behçet epey saf
“halkım/sevgilim” onun dizeleri
altıok zaten baştan şaşırmış işi
az mı şarap içtik sizle işportacılar
vatan caddesinde turlamadık mı
ermiş kaldırım yosmaları, sevgili kaportacılar
az mı kuru taşıdık sana ihsan baba (s.a.v.)
sabahları pırt diye ölüp, gün batınca
hortlamadık mı istanbul sokaklarına
daha ne bekliyorsunuz be üvey kardeşim

hişt! ülkem; orama burama sürtünen ölü nehir
şimdi söz’ün vaktidir;

şairlere sözüm geçmez, cami avlusuna
tüneyen kanadı kırık; halkım benim leş kuşlarım
zaten beni tanımaz

artık son çare
çocukları kışkırtırım üstünüze!
Altay Öktem

METİN ALTIOK KİTAPLARI
 

“Bir Acıya Kiracı” - Toplu Şiirler / Metin Altıok / Kırmızı Yayınları
“Şiirin İlk Atlası” / Metin Altıok /
Kırmızı Yayınları
Yel ve Gül  - Seçme Şiirler / Metin Altıok / Can Yayınları
“Gölgesi Yıldız Dolu” Zeynep Altıok / Dünya Kitapları (Kitap, yıl sonunda Kırmızı Yayınları tarafından yeniden basılacak)


Metin Altıok’un daktilosu (üstte), heykelleri (sağda) ve Deniz Gezmiş çalışması (altta).

Milliyet iPhone uygulaması yenilendi.
Daha hızlı, daha canlı, en güncel! Yenilenen Milliyet.com.tr iPhone uygulamasını hemen indir!
iPad’i unutmadık!
iPad’inize özel Milliyet.com.tr uygulamasını ücretsiz indirmek için tıklayın.



Yorum Yaz
20Yorum Başlığı:420Yorum: