11 Ekim Pazar 2009
Başkent olarak ilan edilişinin 86’ncı yıldönümünde Ankara bir merkezi olmadan alabildiğine banliyöleşiyor. Kültürel faaliyetler desteklenmezse dirilme şansı yok
13 Ekim 1923; bir devrimci romantizmden çok 3,5 yıllık milli mücadele merkezinin fiilen kabulü bir zaruretti. İstanbul’un yeni rejimi kuranlar tarafından henüz güvenilir bir başkent olarak görülemeyeceği açıktır. Diğer bir tarihi başkent Konya ise Ankara hükümetinin istemediği ayaklanmaları henüz atlatmıştır. Kayseri ya da Sivas’a gidilemezdi çünkü demiryolu yoktu. Eskişehir’i ise İstiklal Savaşı komutanlarının stratejik bakımdan savunulabilir bulmadığı açıktı. Ankara’da kalmak işte bu sebeple zaruretti.
Bazı araştırmacıların, yönetici zümrenin arsa spekülasyonuna başladığı iddialarının bu tarih için erken kaçacağı ve bu sebeple geçerli olmadığı açıktır. Ankara, Ankaralılar ürkse dahi başkent oldu. Havasının ve suyunun uygun olmadığı da açıktı. Çünkü tarih boyu Roma Galatyası’nın, Bizans’ın, Osmanlı’nın bu önemli eyalet merkezi aslında 16’ncı asırda parlak bir kumaş üretim ve ticaret merkezi vasfına da sahip olsa da, hiçbir zaman parlak bir nüfusa sahip olmamıştı.
Şehir bir ticaret ve sanayi bölgesi haline gelmedi
Önemli dini hareketlerin merkeziydi, kozmopolit bir nüfusu vardı, yabancı tüccar kolonileri yaşardı ve 19. yüzyılda yabancı okullar dahi vardı. Şehrin Ermeni nüfusu Katolikti. Yaşamlarında önemli tüketim kalıpları bütünü görülürdü, seyahatnamelerden anlaşılıyor.
Ankara yeni cumhuriyetin sığındığı bir müstahkem mevkii oldu. Şehir yeniliği benimsemese de benimser gibi görünüyordu. Bozkırın ortasında yakın doğu ve Balkanların en önemli felsefe fakültesi (Dil ve Tarih-Coğrafya) ile ziraat enstitüsü kuruldu. İstanbul’dan rejimin teminatı sayılan iki okul Mülkiye ve Harbiye nakledildi. Hukuk inkılabına kaynak teşkil edeceği düşünülen Hukuk Mektebi 1925’te Adliye Vekaletinin üç odasında kuruldu. Bugünkü İller Bankası’nın arkasında yer alan bu binanın karşısında 15 yıl sonra opera binası alelacele teşekkül edecektir.
Doğrusunu söylemek lazım gelirse; ne hukuk mektebi Alman hocalar gelmeden istenen düzeye çıkabildi, ne de opera Carl Ebert’in rejisi ve Pretorius gibi koro şeflerinin himmeti olmadan bir düzeye gelebildi.
Ama hiç küçümsemeyin; 1940 ve 50’lerin Ankara’sı İstanbul’da olmayan tiyatroyu, operayı ve 1960’dan sonra baleyi tattı. Bugün 50 yıldır o düzeyi bile yaşatamıyor. Bu süre içerisinde Ankara bir sanayi ve ticaret şehri haline dönüşemedi. Sadece tıp, hastane ve üniversite eğitimi alanında mesafe kat etti. Şehir plansızlık ve tatsız yapılaşma örneğine dönüştü. Şimdi de canlı bir merkezi olmadan alabildiğine banliyöleşen bir Ankara var.
Galiba cumhuriyetin ilk yıllarında başvurulan kültürel destek politikalarına dönmek gerekiyor. Tiyatro ve konser salonları, milli müze, kütüphaneler kaçınılmaz olarak kurulmalıdır. Kültürel faaliyetlerin desteklenmesi gerekiyor. Bütün bunlar olursa şehir dirilmeye başlayabilir, aksi takdirde 2000’li yıllar gençliğinin, 1960’lar gençliğinin şans ve imkanına sahip olmayacağı ortadır.
Başkent oluşunun 86’ncı yıldönümünde bu karamsar muhasebeyi cesaretle gözden geçirip gerekli tedbirleri almak durumundayız.
Denizli’de bir dahi yaşıyor
Dahi dediğin illa fizik profesörü olacak değil ya. Necip usta 2 bin 700 yıl öncenin tekniklerini kullanarak bir doğa harikası ortaya çıkarıyor
Bazı vakıaların izahı güçtür, Denizli’nin Tavas ilçesi bereketli dar vadileri ve dağlarıyla ünlüdür. Muhtemelen akarsuların getirdiği alüvyon burada seramik için en uygun toprağı yaratmıştır. Tavas’ın Medet köyünde Necip Savaş usta uzun bir dönem arkeolog ve seramik uzmanlarının dikkatini çeken ama bir bakıma da pek kimselerin dikkat etmediği bir kültürel fenomen olarak sanatını icra eder.
Klasik çağın M.Ö. 6’ncı ve 7’nci yüzyılları Attika bölgesi seramiği hiç kuşkusuz o döneme ait bir sanattır. Ülkemizde İyonya ve Karya’da (yani İzmir, Aydın, Muğla bölgesi) yaşayan bu sanatın kendine has teknikleri var. Arkeoloji dünyası klasik dönem seramik sanatının Frigler ve Hititlerdeki kökleri üzerinde duruyor.
Bilimin kendine özgü yöntemleriyle tespit etmeye çalıştığı bu tarihi gelişmeyi, yaşayan bir insan esrarengiz bir biçimde doğruluyor. Atölyesinde seramiğin toprağı kendine göre elekten geçirilip dinlendiriliyor. Yöntemi o devrin ustalarınkinin aynıdır. Süratle işleyen fırçası o dönemin çizgi ve hatlarına hakim bir şekilde seramiği süslüyor. Kullanılan renkler tamamen o devrin malzemesiyle elde ediliyor; topraktan ve bitkilerden. Necip usta bunları nerden biliyor? Kitaplardan demeyin. Klasik çağın yani antikitenin toprak ve nebat boyalarını yüzde yüz vukufla anlatan eser yok.
Necip usta çömlekçi çarkının başına oturuyor. Ondan sonra hiçbir ölçüyü ve rengi şaşırmadan resmettiklerini fırınlıyor. Bunları ona kim öğretiyor? Kimse. Kendisine sorsan, eski devirlerde yaşamış olduğunu söylermiş. Bu gibi fizik ötesi sorunları tartışacak değiliz. Ürettiklerini ucuza satan, paraya önem vermeyen bir sanatçı. Bunları alan bazılarının batıdaki müzelere eski eser diye sattığı dahi söyleniyor. Her halükarda ortaya çıkardıkları dünyada görülecek şeyler değil. Derhal ayrı bir müzeye konması gerekir ve en başta Pamukkale Üniversitesi’nin yetenekli öğrencilerinin bu ustayla restorasyon sanatına adım atmaları lazım.
Dahi dediğin illa fizik veya tıp profesörü veya kompozitör olacak değil. Dahi her ülkeden ve her toplumsal ortamdan çıkabilir. Uygar toplumun farkı rastladığı dahiyi hemen koruması ve onun kendini üretecek yani haleflerini yetiştirecek ortamını hazırlamasıdır.
Necip Savaş usta Tavas’ın Medet köyünde ürettiklerinin bir tanesini bile elinde tutamadan ve bu tutamadıklarının nereye dağılmakta olduğunu bilmeden hayatını sürdürecek mi? Yoksa ustanın adı ve işi ve öğrencileri bu tabiat harikası olayı sürdürebilecek mi, bunu göreceğiz. Elimizdeki eserlere antik dünyanın taklidi demek mümkün değil; birebir o dünyanın eserlerini üreten dört dörtlük bir antik ustanın çalışmaları.