• İlber Ortaylı .

    İstanbul’da yaşam kalitesi

Yaşam kalitesindeki düşme sadece iktisadi krizle açıklanamaz; İstanbul, bu şehri sevmeyenlerle doluyor ve aşırı nüfus şehrin hayatına katkı sağlayamıyor

İnsan kaynakları yönetim danışmanlığı şirketi Mercel her yıl dünyanın 215 büyük şehri arasında yaşam kalitesi sıralaması yapıyor. Kıstaslar muhtelif; kültürel kurumlar, asgari ücret ve yaşam düzeyi, farklı sınıfların kültürel ve sosyal kurumlardan istifade ölçüleri, hava-su kirliliği, yeşillik ve spor alanlarından istifade ve bunların genişliği, eğitim kurumları, fakir ve zengin semtler arasındaki fizik görünüm, konut niteliği farklılıkları, gelir dağılımı esas alınmalıdır.
Birinci gelen Viyana’ymış. Bu şehri tanıyorum, öğrencilik ve öğretim üyeliği yaptım. Avusturya’nın en zengin şehri değil ama bütün Almanya bölgesinin tartışmasız kültürel merkezi, üniversitesi halen en iyi Alman üniversitesi, operası, orkestrası ve tiyatrolarıyla Germen dünyasının önde gideni.  Son yıllarda öğrenci kalabalığı arttırıldı, 1970’lerde tanıdığım hayalet şehir biraz canlandı.
Biz maalesef ikinci gruptayız
Cürüm ve suçluluk birçok büyük Avrupa şehrine göre düşük düzeyde; müteveffa başbakan Bruno Kreisky’nin zamanında Viyana, Birleşmiş Milletler’in birçok ofisinin kaydırıldığı bir merkez oldu ve onun cambaz dış politikası sayesinde de bütün devletlerin diplomatik buluşma noktalarından biri haline dönüştü.
Avusturya başkenti nüfusun artmadığı, düşük gelirli yabancı işçilerin şehrin merkezinde pek dolaşamadığı, pahalılıktan ürktükleri bir şehirdir.  İsviçre’nin tatsız ama zengin ve rahat şehirleri Zürih, Cenevre ile yarışıyor.
Yabancılık çekmediğim bu şehirde, kesintisiz olarak ancak iki hafta yaşayabilirim. Bana göre Paris ve Londra hatta St. Petersburg ve Moskova ile hiç mukayese kabul etmez. Hayatın güzelliği ve estetik yönünden yanı başındaki Prag ile hiç karşılaştırmam.
İstanbul’u ise başındaki bütün melanete rağmen Viyana gibi şehirlerin kategorisine koymamız mümkün değildir.  Ama gel gör ki; objektif ve maddi kıstaslarla yapılan bir sıralamada İstanbul maalesef büyük metropollerin içinde ikinci gruba giriyor. 

“Bize de bir pay düşer”
Bu şehr-i İstanbul ki, önemli bir üniversal kültür merkezi haline gelmiştir. Eğitim kurumlarıyla çok önemli bir yerdir, tabii güzellikleri ve tarihi zenginlikleri itibarıyla hiçbiriyle mukayese edilemeyeceği açıktır. Ama bir hazin tablo; 215 metropolitin içinde 121’inci sıraya gerilemiştir. Sıralamada bir haksızlık olduğunu düşünsem de sebepleri üzerinde durmak gerekir.
Maalesef İstanbul vilayetinde surların dışındaki bölgeden başlayarak birçok yer miri arazi dediğimiz kamuya ait alanlardır.  Bu nedenle şehirleşmenin artmaya başladığı II. Cihan Savaşı’ndan sonra bu bölgelerde önce gecekondular ortaya çıkmıştır. Susuz yolsuz mekanlarda yapılan bu yapılar çok partili demok-ratik hayatın içerisinde alaturka idarecilerin oportunizmi sayesinde suya, yola, beledi hizmetlere kavuşmuş; giderek çok katlı binalar yükselmiştir.
Boğaziçi tepelerinde bu yolla milyarder olanlar ikinci Boğaz Köprüsü’nün etrafında hızla çoğalmış ve İstanbul ilinin sınırları içinde kendilerine ait olmayan arazilerde emlakla zenginleşen ve zenginleştikçe köylerdeki halkı daha fazla çeken bir mekanizma doğmuştur.
1980’lerden itibaren Türkiye köylüsü toprağından nefret etmektedir.  Elektriği-suyu olan, şehir merkezi ile motorize bağlantısı bulunan Erzincan, Kastamonu, Siirt köyleri İzmir’e ve İstanbul’a akmaktadır. Önce sürünen bu insanlar mafyadan kapattıkları arsalar üzerinde çok katlı binalar çıkmaktadır.
Bu tip şehirleşme tarihin hiçbir döneminde hiçbir ülkede görülmemiştir. Sebebi miri arazilerin bu tip yağmaya açık tutulmasıdır. Oysa arazilerin ya Hazine adına satışa çıkarılması veyahut doğrudan doğruya askeri çitle çevrilmesi gerekir.  Birincisinin yapılamaması adil ve kanuni bir satıştan çok arsayı kendi taraftarlarına yağmalatmak isteyen iktidarlarla ilgili bir olaydır. Bizim toplumumuza ait bir oportunizm de söz konusudur; “Garibanlara ilişmeyin” sloganı arkasında “Günün birinde bize de böyle bir parsa düşer” özlemi yatmaktadır.
İmar düzenine katiyen dikkat edilmemektedir. Ucuz ve kanunsuz yapılara izin vermek maalesef bu toplumda kimseyi rahatsız etmiyor. Anketler İstanbul halkının çoğunun şehri bilmediğini ve sevmediğini göstermiştir. 

Karmaşa içindeki metropol
Avrupa’nın Moskova ile birlikte en kalabalık metropolü İstanbul’dur ama maalesef Moskova’daki imar düzeni ve sert kurallar bu şehirde uygulanmaz. Birçok ülkelerde mafya örgütleri imar ve arsa düzenine yanaşamaz. İstanbul’da ise hassaten bu alanda cirit atarlar.
İstanbul medeni büyük metropollerden çok, karmaşa içinde yaşayan Meksiko, Kahire, Kalküta gibi metropollerin sınıfına doğru kaymaktadır.  Bu şehirler art bölgelerinin zenginliğini toplayan ve sözde zenginleşen kentlerdir. Ama düzenli bir büyüme ve artan üretimi köstekleyen göçe maruz kaldıklarından maalesef perişan bir hayat sürmektedirler.
Paris, Londra ve Moskova’nın da artan nüfustan etkilendikleri ve bu yüzden sorunlarla karşılaştıkları doğrudur. Ne var ki; göç eden kitleleri kontrol etmek babında pek de demok-ratik sayılmayacak önlemlerin alındığını biliyoruz. İstanbul ise bu karmaşaya müsaade eden yapısıyla üretimini artıramaz; akılcı bir üretim düzenini hiç sürdüremez. Mutfaktaki  lüzumsuz kalabalığı önleyemezseniz ne aş pişer ne temizlik yapılabilir.  Yaşam kalitemizdeki düşme sadece iktisadi krizle açıklanamaz; şehir şehri sevmeyenlerle doluyor ve bu aşırı nüfus şehrin hayatına katkı sağlayamıyor.
İstanbul’un sorunları sadece şehircilik açısından anlaşılacak gibi değil; maalesef nüfusun yapısındaki özellikler de sorunları artırıyor. 






Çelebi böyle olur bizde “kabalistik” dediğin!
Kabala, Yahudi mistiğinin önemli bir bölümünü oluşturur. Hiç şüphesiz pozitif ilim düşüncesini beslediği söylenemez. Ama metafizik bağlamlar içinde kutsal kitabın (Tevrat) ibarelerini “ebced” dediğimiz harf-rakam ilişkileriyle bilinemeyen geçmişe veya bilinemez geleceğe atfederek açıklamalarda bulunmak, kabalist Yahudi bilginlerin meşgalesiydi.
Bir anlamda bu sanat diğer dinlere ve İslam’a da geçti. Hurufilerin bu sanatla yakından ilgileri olduğu ve batıni açıklamalar ileri sürdükleri, gelecekten haberler verdikleri malumdur. Onu bırakınız, kitabe ilminin (epigrafi) tekniğinde bir takım beyitlerde harfleri rakamlandırarak tarih vermek, yani ebced hesabına başvurmak en çok başvurulan yoldur.
 Geçmiş dönemin şairleri, tarihçileri ve mistik filozoflarının başvurduğu ebced hesabı kaynağı bilinmeyen bir sanattır ama galiba Ortadoğu-Hint kültüründe zamanları ve mekanları kapsayan bir edebi ve mistik faaliyettir. 

Murat Bardakçı da sinirlendi
Bizim kuşak içerisinde ebced düşkünü ve hatta tılsım ve büyü kitaplarını yakından tanıyan uzmanlar vardır. Bunlardan birisi geçen haftalarda Murat Bardakçı ile Fatih Altaylı’nın misafir ettiği Prof. Gönül Alpay Tekin’dir.  Astronomi, eski Mezopotamya’dan beri uygulanan takvimler, mitoloji üzerindeki deyimler ve semboller üzerinde sonsuz bilgisi vardır. İkincisi Murat Bardakçı’dır. Murat Bardakçı bu alandaki geniş ilgisi ve bilgisi nedeniyle böyle şeyler yazan her gördüğü yazarın ve konferansçının peşine düşer ve  zabıta gibi denetlemeye kalkar.
Oysa bu gibi faaliyetleri hele bizim memleket gibi amatörler ülkesinde denetlemek ve değerlendirmek imkânsızdır. Her köşe başı, uzmanlığı kendinden menkul kimselerle doludur ve bu gibi faaliyetlerde bulunanlar akla hayale gelmeyecek derecede ilgiyle karşılanır. İlgi, itibar ve iltifatın dolaştığı yerde amatör uzmanları tutamazsınız.
Nitekim HaberTürk’ün “Teke Tek” programında böyle bir tartışmaya şahit olduk.  Tartışmaya katılan hekim bizim bildiğimiz ebcede uymayan, kendi kolayına bir ebced hesabı ile Kuran’ı Kerim’de her ayetin ve kelimenin geçmişi, geleceği ve hatta coğrafyayı izah ettiğini ileri sürüyor. Tabii bu kadar çok takvim değişen dünyada bu takvimlemenin nasıl tatbik edildiğini sormak gerekir. Böylesine ölçülen dünyanın boyu hakikaten bizim bildiğimiz ölçüde kalır mı?
Bilhassa Arap ve Osmanlı imlasına pek iltifat edilmeyince işin nasıl yürüdüğü pek anlaşılmıyor. Ne var ki modern kabalist arkadaş ısrarcı, duraksamaksızın iddialarını ileri sürüyor. Bardakçı da imtihan ettikçe sinirleniyor, kendini kaybediyor.  Kaybetmekte haksız değil ama bir netice alınamaz. 

“Haydi defol yeşivotuna git”
Bundan 35 sene evvel Chicago’ya İsrail’in ünlü komutanı Moshe Dayan geldiydi.  Adam Northwestern Üniversitesi’nde konferans veriyor, konferansın sonunda başında kippasıyla mutaassıp bir “yeşivot” yani Yahudi medrese talebesi kalkıp bir soru sordu. Tevrat üzerindeki kabalistik tetkiklerine nazaran, 12 yıl sonra İsrail neler yapacakmış neler. Salonun yarısı kahkahadan kırıldı. İstanbullu Musevi arkadaşlarımdan birisi; “Defol yeşivotuna git” diye bağırdı. Ama salonun yarısı da bu protestocuları protesto etti.
Tabii kabalistin söyledikleri o günden bugüne pek olmadı. Bu zanaatin geçersizliğinden mi yoksa adamın beceriksizliğinden mi, onu tartışacak değilim. Bizdeki kabalistiğin amatörce ve filolojiden uzak yapıldığına hiç şüphe yok; yapan da, satan da, alan da birbirine benziyor. Dert edinmeye değmez.
Ömer Hayyam’ın ünlü dörtlüğü gibi:  “Dün çarşıdan geçerken iki bin testi gördüm / Kimi suskun kimi konuşkan / Her biri lisan-ı hal ile bana dedi ki; / Testiyi yapan da, satan da, alan da biziz”.

YAZARLARDA ARAMA

  • ara