Türkiye ve Ermenistan arasındaki normalleşme sürecini başlatan dinamiklerin gücünü tartabilenler için, “sürecin canlandırılması” şaşırtıcı değildir.
Ne Azerilerin Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasına tehditkâr itirazları, ne de Azeri itirazını öngöremeyip tedbirli davranmayan Erdoğan hükümetinin “Bakü zikzağı”, bu süreci kalıcı olarak durdurabilirdi...
Bu gerçeğin farkında olarak, 25 Mayıs 2009’da bu köşede yayımlanan “Erdoğan varsa, zikzak da vardır” başlıklı yazımı aşağıdaki gibi bitirmiştim:
“Yol Haritası’nın çizdiği tarihsel istikametin önemi karşısında, Başbakan Erdoğan’ın ‘Bakü zikzağı’ marjinal kalmakta, günü kurtarmaya dönük bir hareket olduğu izlenimini vermektedir. ‘Öngörülemez’ Başbakanımızın siyasi yol kayıtlarında böyle zikzaklara daha önce de rastlandığından, zamanı gelince bir zikzak daha yaparak işleri yoluna sokmayacağını kimse garanti edemez!”
‘Bakü zikzağı’ tashih edildi
Başbakan Erdoğan 13 Mayıs’ta Azeri tepkilerini yumuşatmak için gittiği Bakü’de, “Yukarı Karabağ’ın işgali sebeptir, kapıların kapanması neticedir. Orası işgal edildiği için Türkiye kapıları kapatmıştır. İşgal ortadan kalkmadıktan sonra kapıların açılması da mümkün değildir” demişti.
Erdoğan’ın, Türkiye-Ermenistan normalleşmesini Karabağ koşuluna bağlayan bu cümleleri ile “yol haritası” rafa kaldırılmıştı...
Çok değil, Bakü ziyaretinden henüz üç hafta önce Türkiye ve Ermenistan Dışişleri Bakanlıkları tarafından üzerinde anlaşmaya varıldığı açıklanan “Yol Haritası”nın ruhuyla tezat içinde olan bir pozisyon almıştı
Erdoğan...
Ermenistan iki ülke arasındaki normalleşmenin Karabağ ile ilişkilendirilmesine başından beri karşı çıktığı için, yol haritasında Karabağ’a en küçük bir imada bulunulması zaten mümkün değildi.
Erdoğan’ın Bakü’deki konuşmasının üzerinden üçbuçuk ay geçtikten sonra, nihayet önceki gün Türkiye ve Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulmasını ve ikili ilişkilerin geliştirilmesini öngören iki protokolün paraf edilmesi, Bakü zikzağının da tashih edilmiş olduğu anlamına geliyor. Yani işleri yoluna sokmanın zamanı gelmiş bulunuyor...
Paraf edilen iki protokolün, detayları nisanda açıklanmayan o “yol haritası” olduğunu anlıyoruz şimdi... Bu iki protokolde de Karabağ konusuna doğrudan ya da dolaylı bir atıf yok.
Ancak, gönderme yapılmamış olsa da, Karabağ sorunundaki gelişmeler, protokollerin Türkiye’deki ulusal onay sürecinin temposunu hızlandırıcı veya yavaşlatıcı siyasi etkilerde bulunacaktır.
Yalnız bir farkla... Türkiye’nin “Karabağ sorununu izleme kriteri”, Başbakan’ın 13 Mayıs’ta Bakü’de kategorize ettiği gibi “Karabağ’da işgalin sona ermesi” olmayacak...
Böyle bir beklenti realiteye aykırıdır.
Kıbrıs-Karabağ
Azerbaycan’ın diplomasi, ekonomik abluka ya da savaş yoluyla Karabağ’ı yeniden fiili egemenliği altına alması mümkün değildir ve öngörülebilir gelecekte de mümkün olmayacaktır. Ama Karabağ’ın çevresindeki Azeri topraklarının Ermeni işgalinden diplomasi yoluyla kurtarılması mümkündür. Karabağ ile Ermenistan arasında bir koridor bırakılması koşuluyla...
Türkiye Ermenistan’la ilişkilerini tesis ederken, paralel olarak, Karabağ çevresindeki toprakların Azerbaycan’a iadesi çerçevesinde gerçekçi bir çözümü gözetmelidir. Ve Türkiye, Kıbrıs konusunda eski statükoya (statüko ante), yani 1974 öncesine dönüşün mümkün olmadığını dünyaya ve Rumlara yıllardır nasıl söylüyorsa, Azeri kardeşlerine de, Kafkaslar’da 1992 öncesine dönmenin imkansız olduğunu usulca usülünce söylemelidir.
Saçma haritayla sorun çözülmez
Karabağ konusu, Azerbaycan’da iktidar ve muhalefet arasındaki mücadelenin merkezine oturtulduğundan, bu ülke, sorunun çözümü için gerekli olan esnekliği gösteremiyor.
Bölge halkları Moskova’nın hakemliğine muhtaç olsunlar diye, şeytani bir “emperyal zekâ” tarafından çizilen ve bu nedenle de bir “puzzle”ı andıran saçmasapan Kafkaslar haritasının ardına sığınarak sorun çözmek mümkün değildir.