Ağustos ayını önemli filmlerle geçireceğiz, vizyona damgasını vuracak oluşları da cabası. Listede sadece popüler filmler yer almıyor, bağımsız ve yabancı filmler de var. Zevke göre seçim yapacağız. Bu ay, Eylül ayı için bir basamak niteliğinde, çünkü Eylül’de sezon açılıyor ve birbirinden keyifli filmler seyredeceğimiz açıkça ortada. Yazlık filmlere güzel bir şekilde veda ederek, zor filmlere doğru yol alacağız. Sizler için iki farklı bağımsız filmi analiz ettik. Buyurun okumaya…

Manglehorn: Yalnızlık bir yere kadar çekilir!  

Ufak bir kasabada anahtar dükkânı olan yalnız bir adamın mükemmel aşkı bulamadığı için, rutin bir hayatı olduğunu anlatan “Manglehorn” hikâyeyi çok ağır işliyor. Yani o rutini aynen perdeye yapıştırıyor, dolayısıyla bazı sahneler montajlanmamış hissi yaratıyor seyircide, hâlbuki özellikle tercih edilmiş! İşinden başka hiç bir şeyi görmeyen yaşlı adam (Al Pacino) gündelik hayatını bozmamak adına her yolu deniyor, ta ki karşısına bazı engeller çıkana dek…

Hayat inişli çıkışlı olduğu için mutlaka dalga çıkmalı ki, rutin bozulsun! “Yalnızlık allaha mahsustur” anonim lafını filme uyarlarsak,  Al Pacino’nun tek arkadaşının kedisi olduğunu görüyoruz, çocuğu bile onu yalnızlığa mahkûm kılmış. Çocukluğunda yaptığı hataların faturasını babasına kesen çocuk, bir türlü onu affetmek istemiyor, ama iş başa düştüğünde de onun kapısını çalıyor. Ne yardan ne de serden vazgeçiyor!

Kimi zaman huysuz, kimi zamansa dost canlısı bir ihtiyara dönüşen Al Pacino, içinde bulunduğu yalnızlık nedeniyle, insanlarla nasıl iletişim kurduğunu unutuyor. Bu yüzden de karşısına çıkan fırsatları iyi değerlendiremiyor. Macera yaşamaktan bile çekinen Pacino artık yaşlıyım ‘benden ne köy ne kasaba olur’ diyerek kendini bırakıyor ve geçmişe sünger çekiyor. Ama o geçmiş onun yakasını bırakır mı hiç? Aslında Al Pacino sanki kendini oynuyor, çünkü oldukça yaşlandı ve bu durum aynı şekilde filme de sirayet ediyor. Kendini olduğu gibi kabul etmeyen, çevresini görmeyen ve sıkıntılara göğüs geremeyen Pacino aslında oynadığı karaktere güzel can veriyor. Pacino’nun çoğu filminde uzaklara derin bir şekilde baktığını iyi bildiğimiz için aynısını burada da görüyoruz. Pacino dalıp gidiyor hülyalara doğru…

Netice itibariyle; “Manglehorn” sade bir temayı kendine göre renklendiren, tek başına yaşamanın zorluklarını sorgulatan, aşkın önemine değinen, insan ilişkilerinin her yaşta mümkün olduğunu dile getiren minimal bir film… Yaşlı bir adamın gün boyunca neler yaptığını rahatlıkla izleyebildiğiniz film, bazen dümenini sola kırıyor, ama genel itibariyle düz bir çizgide ilerliyor. Duygularını ifade etmekten çekinmesi de işin tuhaf tarafı! Gerçi bazı erkekler böyledir, hele yaşlandıklarında daha da çekilmez hale gelirler.

Starry Eyes: Şöhret için ne kadar ileri giderdiniz?

‘Şöhret oldum, ya da şöhret olacağım’kelimelerini çok sık duyuyoruz, peki şöhret olmak için ne gibi şartlar yerine getirilmeli? Günümüzden yola çıkarak, şöhret olmanın çok zor olduğunu ve o şartları yerine getirecek insanların sayısının gitgide azaldığını dile getiren “Starry Eyes” şöhret olmak için, her yolu deneyen genç bir kızın hikâyesini ters motiflerle anlatıyor.

Filmin anahtar kelimesi olan şöhreti korku unsurlarıyla süsleyen yönetmen Kevin Kolsch, alışılmışın dışındaki metotlarla yavaş yavaş hikâyeyi hareketlendiriyor. Sürekli akışın değişmesi filmin gidişatı açısından oldukça iyi, çünkü izlerken kafanızda bir soru birikiyor ve o sorulardan yalnızca bir tanesini sormaya hak kazanıyorsunuz. Sebebi de hikâyenin yoğunluğunun fazla oluşu!

Hikâye şu şekilde gelişiyor: Şeytanın kölesi haline dönüşmesi için ayağı kaydırılan genç kız, aynada aslında kendi yansımasını görmüyor, zira şeytan onu yönlendiriyor. Mesela deneme çekimlerine gittiğinde kontrolü şeytan eline alıyor, ama onu değerlendiren kişiler çok güzel oynadığını düşünüyorlar. Buraya dikkat; oynayacağı filmin ismi ‘Gümüş Çığlık’ ‘Ruhunu satan kadın’ (referans film: “Hayalet Sürücü”) mitini, filme oturtan yönetmen eski kimliğinden kurtulup, yeni kimlik arayan genç kızın nasıl şeytana dönüştüğünü gösteriyor. Satanizm tabanlı hikâye, pentagramlarla bağ kurarak, o sembolün altında gizli olan olayları gün yüzüne çıkartıyor ve seyirciye karanlık çağları irdeletiyor.

Genellikle saf karakterleri kötülük ile sarıp sarmalayan şeytanın oyunlarından yola çıkan film, benzer bir şekilde genç kızın hayatını nasıl tükettiğini göz önüne seriyor. Bir kere şeytanın oyuncağı haline geldiyseniz, ya da içinize kötülük girdiyse kurtulmanız çok zor.

Sonuç olarak; etkili müziklerle yeniden doğuş olgusuna yer veren, eski hayata veda ederek yenisini kucaklatan ve hikâyeye hunharlığı yerleştiren “Starry Eyes” yer yer “Black Swan”a dönüşen sahneleriyle gizemli bir gerilim filmi izlediğimizin garantisini veriyor. Ruhsal ve fiziksel sorunlarla genç kızın hayatını çevreleyen film, onun değişimini an be an beyazperdeye yansıtarak, bazı şeylerin çok tehlikeli olduğunu simgeliyor ve paranoyanın ne büyük bir sorun olduğuna dem vuruyor.