Türkiye bir İsviçre değil, her konuda halka sorulmuyor. Elli yılda, topu topu beş referandum gördüğümüz için çok da deneyimli değiliz. “Evet-Hayır” ekseninde yürütülen iletişimin gürültüsü içinde, işin temelinde neyi oylayacağımızı tam anlamadan sandık başına gitmeye hazırlanıyoruz. Her ne kadar siyasilerin bir kısmı reddetse de, referandum süreci bir seçim havası içinde yaşanıyor. İktidar partisinin sesi gür çıkıyor, kaynağı daha az olan muhalefetin erişimiyse aynı güçte olamıyor.
İnsanların beyinlerine, kalplerine girmek dünyanın en zor işi. Hele bu aynı anda milyonlarca bireye ulaşmak, tercihlerini etkilemek ve sonunda sandığa götürerek oy kullandırmak anlamına geliyorsa, iş daha da güçleşiyor.
Dünyada her yıl reklama yaklaşık 500 milyar dolar ayrılıyor. Reklamcılar tüketiciyi anlamak, onun ruhunu kavramak için sürekli araştırmalar yapıyor. Kararları ve tercihleri etkileyen mekanizmaları araştırıyorlar. Elde edilen bilgilerden, siyasi iletişimciler de yararlanıyorlar. Siyasi pazarlama alanında en gelişmiş ülke ABD. Başkan adayları doğru stratejiler ve etkin taktiklerin yolunun seçmeni anlamaktan geçtiğini gayet iyi biliyorlar.
AK Parti de bu gerçeğin farkında olarak, tüm seçmen gruplarına erişebilmek için araştırmalar yaptırıyor. Teşkilattan gelen bilgilerle nabız ölçüyor. Kitlelere, kendi tezlerini onların anlayabileceği bir dille yansıtıyor. Net ve açık bir tonla iletişim kuruyor. Amerikan usulü bir yaklaşımla , seçmenlerin duygularını etkileyebilmek için, onlara somut öneriler ve vaatler sunmaya çalışıyor.
AK Parti, sürekli ve yaygın iletişim yapabilecek bir maddi güce sahip. Bu da ülke çapında, her noktada, çok güçlü bir seçim kampanyası yürütmesine imkan sağlıyor. Her alanda aynı anda savaşıyor. Medya aracılığıyla, kitlelere ulaşıyor. Mitinglerle taban siyaseti yapıyor. Yeni teknolojileri ve reklam imkanlarını kullanıyor. Teksesli ve sürekli bir iletişim yürüterek, seçmenlerin başka bir “seçeneğe” yönelmesini engellemeye çalışıyor. “Evet” cevabının, ülkenin darboğazını açacak, her derde
deva bir sihirli bir anahtar olacağı sözü vererek katılımı teşvik ediyor.
Bir ‘Kişisel Marka’ olarak Kemal Kılıçdaroğlu
Kemal Kılıçdaroğlu, önemli bir başarıya imza attı. Duygu boyutu azalmış bir partiye sıcaklık getirdi. Halka yakın duruyor. Ülkeyi karış karış geziyor. Canını dişine takarak idealist bir ruhla çabalıyor. Gençleri harekete geçirmeye uğraşıyor. CHP’nin maddi kaynağı, AK Parti kadar çok değil. Ancak, bu dezavantajı önemsemeyerek, tüm samimiyeti ve cesaretiyle sürece sahip çıkıyor. Gönülden çalışıyor. Görünen odur ki, referandum sonucu ne olursa olsun, Kılıçdaroğlu bir siyasi kimlik olarak kabul görmüş ve benimsenmiştir. “Halkçı” duruşu ve sade yaşam tarzıyla kısa sürede kendisini sevdirmiştir. Önümüzdeki seçim döneminde çok daha deneyimli bir muhalefet lideri, güçlü bir kişisel marka olarak AK Parti’yi zorlayacaktır.
Neden “Evet” diyorlar?
Son haftalarda, yaklaşık yüz kişiyle hangi nedenle “evet” veya “hayır” oyu vereceği hakkında konuştum. “Hayır” cılar ağırlıklı olarak AK Parti’nin alacağı gücü kötüye kullanacağını ve Başbakanın bir diktatörlük kuracağı tezini savunuyorlar. “Evet”çilerin yanıtları daha çeşitli. Bir kısmını alıntı olarak vermek istiyorum:
“Muhalefet ne yapacağını anlatsa ya. Varsa yoksa Erdoğan’a vuruyorlar. Başka derdi yok mu bu ülkenin? AK Parti’ye kızsak bile, Başbakan’a saldırmalarına gıcık oluyoruz. Bu yüzden ona sahip çıkıyoruz.”
“Yıllarca bize “biz ne dersek o olur” dediler. Biz de şimdi, oyumuzla onlardan intikam alıyoruz.”
“Neye evet diyeceğimi bilmiyorum. Ama, diğer partiler alternatif olamıyor.”
“Bizim belediye başkanımız AKP’li. çok memnunuz. Ramazan’da iftarlar verdi. Çoluk çocuğa eğlence sağladı. Bu yüzden oyum AK Parti’ye.”
“Bahçeli hep kavga ediyor. Hiç mi iyi bir şey yapmadı bu iktidar yahu!”
“Biz cahiliz. Siyasetçilerin kullandığı kelimeleri anlamıyoruz.”
Thatcher'ın İşçi Partisine büyük üstünlük sağlamasına yardımcı olan efsanevi iletişim kampanyası.
Seçim kampanyalarının yaratıcılık notu zayıf
Dünya reklam tarihi pek çok seçim kazandıran kampanyayla dolu. Bizde seçim iletişimi heyecandan uzak, kelime oyunlarına dayalı sloganlar bazında yürütülüyor. Partilerimiz yaratıcılığın gücüne inanmıyor, bu yüzden ortaya vasat işler çıkıyor. Oysa, reklam sektörümüzün yaratıcılık düzeyi oldukça yüksek. Etkin ve çarpıcı işler yaplılyor. Dünya çapında ödüller geliyor. Referandum sonrası seçim havasına gireceğiz. Thatcher’a, Mitterand’a, Obama’ya yapılan kampanyalar gibi bir çalışma çıkaran parti etkinliğini artırır. Bizden hatırlatması.
Emine Erdoğan ve kadın seçmenler
Siyasilerin eşleri, Rahşan Ecevit ve Semra Özal gibi etkin rol oynamayı seçenler dışında, genellikle gözler önünde olmuyor. Emine Erdoğan, siyasi arenada konuşan bir eş değil. Söyleşi vermiyor. Polemik yaratmıyor. İyi bir anne, iyi bir eş resmi çiziyor. Arada bir tepkisini ağlayarak gösteriyor. Davos’tan sonra, Pakistan’da da gözyaşlarını tutamamış. Emine Hanım’ın AK Partiye oy veren kadın seçmenler üzerindeki etkisini ve yarattığı izlenimi gerçekten merak ediyorum.


Egeli İhracatçılara başarı ödülü yağdı ...