19.01.2013 02:30 | Son Güncelleme:
Zeynep Miraç

Aklımdaki sorular - 6 yıllık düş kırıklığı

Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş, Dink cinayetinin ardından geçen zamanın umutlarını azalttığını ve yaşadıkları nedeniyle Yargıtay tebliğnamesine de temkinli yaklaştıklarını söyledi

Hrant Dink, altı yıl önce bugün düştüğü o kaldırımda yatıyor hala. Hukuk, henüz onu yattığı yerden kaldırmadı. Ancak Yargıtay Başsavcılığı’nın örgüt adını anmasıyla bir umut doğdu. Ne var ki, Agos’un genel yayın yönetmeni Rober Koptaş’ın da dediği gibi, geçen altı yıl umudu değil umutsuzluğu taşıdı bugüne.
Koptaş, Hrant Dink’in Türkiye’deki Ermeni toplumu içinde yarattığı değişimi ve genç kuşak için nasıl bir örnek olduğunu anlattı.
Bu 19 Ocak’a Yargıtay Başsavcılığı’nın örgüt vardır dediği bir tebliğname ile giriyoruz. Bu daha umutlu bir 19 Ocak mı?
- Altı yıllık dava süreci bize hukuki konularda çok fazla umutlu olmamak gerektiğini öğretti. İyi bir şeyler olduğunu düşünüp biraz olsun heveslendiğimiz her adımdan sonra büyük bir darbe yedik. Dolayısıyla ben bu süreçle ilgili somut bir gelişme görmeden umutlu olmak taraftarı değilim. Tebliğnamenin elbette ki olumlu bir tarafı var. Yargıtay Başsavcılığı, mahkemenin yapmadığını yapıp bir örgüt tespit ediyor. Ama şurada şüphelerim var; Yargıtay’ın kast ettiği örgütle bizim kast ettiğimiz aynı değil muhtemelen.
Nasıl bir örgüt tarif ediyor Yargıtay?
- Biz devlet görevlilerini, memurlarını, bürokratlarını, istihbarat elemanlarını, polisi, jandarmayı da içine alan bir örgütten söz ediyoruz. Hrant Dink’i öldürmek için hareket eden veya öldürüldükten sonra cinayetin üstünü kapamaya çalışan bir yapılanma. Ancak bunun açığa çıkması halinde gerçeğe ulaşılacağını söylüyoruz. Yargıtay Başsavcılığı’nın tebliğnamesi ise devlet içindeki bazı uzantılardan şöyle bir bahsediyor; adını daha büyük bir örgüt olarak koymuyor. Mahkemede yargılanan, Trabzon Pelitli’deki 19 sanığın bir örgüt kurmuş olma ihtimali üzerine yoğunlaşıyor. Bu noktada bizim beklentilerimizle tebliğnamenin yaklaşımı arasında çok temel bir nitelik farkı var.
Umutsuz musunuz?
- Yargıtay’ın vereceği kararı görmek lazım. Eğer hüküm iptal edilirse yargılama nasıl başlayacak? Eksik yürütülen soruşturma -ki hem tebliğnamede var hem AİHM kararında- tam bir şekilde yürütülecek mi? Veya şu an İstanbul’daki savcılıkta açık olan, kamu görevlilerini de içeren soruşturmanın akıbeti ne olacak? Ancak bunları gördükten sonra umutluyum ya da umutsuzum diyebilirim.
Bu altı yıl size bir türlü emin olmamayı mı öğretti?
- En başında umutlu olmak istedik. Hem siyasilerin hem de toplumun verdiği mesaj o yöndeydi. Cinayetin arkasındaki güçlerin açığa çıkacağını, dolayısıyla gelecekte Türkiye’de benzer cinayetlerin işlenmeyeceğine dair bir umut doğurdu. Ama altı yıl, tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu. Akıntıya karşı kürek çektik ve sonuçta hiçbir şey elde edemedik. Yasin Hayal ile Ogün Samast cezaevindeler. Onun dışında kimse bir ceza almış, hakkıyla yargılanmış değil. Dahası kamuoyunun vicdani gözüyle gördüğü suçluları hukuk görmemiş oldu. Bu altı yılda umutlu olmamayı öğrendik.
Hrant Dink’in ölümünün Ermeni toplumunda yarattığı iz ne oldu?
- Karmaşık duygular var. Umutsuzluk, kaygı, korku bize öğretilmiş. Türkiyeli Ermeniler nesiller boyu hep görünmemeyi, konuşmamayı, çekinmeyi, göz önünde olmamayı tercih etmiş bir topluluk. Adeta damarlarımıza işlemiş genetik bir kod gibi. Hrant Dink ve Agos bunu değiştirdi. Ermeniler ilk kez ses çıkardılar. İlk kez bir Ermeni hem uğradığı haksızlıkların telafi edilmesi için hak talep etti, hem de Türkiye’nin başka meseleleri hakkında konuştu. Etkili de oldu, yankı buldu. Birilerinin vicdanını harekete geçirdi. Bu, Ermenilerin kabuklarını kırması yolunda çok önemli bir adımdı. Benim gibi genç kuşak yazıp çizmekte, konuşmakta kendini daha güvende hissetti.
Genç kuşak Ermeniler için Dink nasıl bir figür?
- Bazı noktalarda hemfikir olmasak da, farklı davranmasını arzu etsek de, her zaman gözümüzün önünde gerçek bir Türkiyeli yurttaş profiliydi. Ermeni olan, aynı zamanda bu topraklara ait bir Türkiyeli olarak söz söyleyen bir aktör. Biz bu anlamda onu takip ettik. Çünkü önümüzdeki tek örnek oydu.
Hemfikir olmadığınız konular neydi?
- Çeşitli konular. Siyasi bazı meselelerde onun kendine has üslubunu, dilini anlamamak belki. Tam kavramamak, neden öyle davrandığını bilememek, biraz daha dar bir perspektiften bakarak eleştirmek gibi hatalarımız oldu. Mesela Fransız Senatosu’nda soykırımı tanıma tasarıları gündeme geldiğinde Hrant Dink isyan edip “Bu yasa çıkarsa ben Paris’e gidip soykırım olmadı derim. Sonra da Ankara’ya gelir soykırım oldu derim” demişti. Bu tavrı anlayamamıştım. Ondan beş altı sene sonra benzer bir durum tekrarlandığında neden öyle davrandığını, nasıl bir etik tavır geliştirmek istediğini çok net görebildim.
‘Agos’un önünde donup kaldım’
Altı yıl önce 19 Ocak’ta neredeydiniz?
- Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yapıyordum ve bir sınavdaydım. 6-7 saat süren bir sınavdı, telefonum da açıktı. Bir arkadaşım haber verdi. Ne hissettiğimi hatırlamıyorum, muhtemelen donup kaldım. Ama şunu çok iyi hatırlıyorum. Buraya, Agos’a gelmek için metroya bindim. Metroda önceden tanıdığım bir çocuğu gördüm ve bana bir şey yapacak diye korktum. Halbuki aramızda öyle bir gerginlik yoktu. Ama korktum. Sonra buraya geldim, kimseyle konuşmadan beş saat Agos’un önünde öylece durdum.
Ermeni toplumunda bir Hrant Dink daha çıkar mı?
- Ben bu sorunun çok anlamlı bir soru olduğunu düşünmüyorum. Çıkmayacaktır. Çıkmasını beklemek de herkese haksızlık olur. Bu cinayetin bence en ağır tarafı da o. Çocuklar babalarını her halükarda geçmek isterler, hayat ancak böyle devam eder. Geçebilirler geçemezler, önemli olan hedefin kendisidir. Hrant Dink’i öldürdüklerinde bizden bu ihtimali almış oldular. Ölülerle yarışamazsınız. Onları geçme ihtimaliniz yoktur. Dolayısıyla bir Hrant Dink daha çıkmayacak. Hrant Dink kendi döneminin sorunlarına, taşıdığı tarihsel deneyimle, yüklendiği bu toprakların acılarıyla hemhal olarak çare üretmeye çalışan bir insandı. Bu anlamda çok tekil bir örnek teşkil ediyor bence. Biz onun gibi olamayız, ama onun gittiği yoldan gidebiliriz.
 

Rober Koptaş, Zeynep Miraç’ın sorularını yanıtladı.

 

‘2015’te yaşayacaklarımızdan kaygılıyız’ 
Gazeteci-yazar Yetvart Danzikyan, Buradayız Ahparig konuşmalarında “2015’te epey sıkıntı yaşayacağız” dedi. Ermeni toplumunda genel görüş bu mu?
- Bu önceleri sadece bir tahmindi. 2015’e giderken muhtemelen soykırım meselesi daha fazla konuşulacak. Yurtdışında konuşulduğu ölçüde bir gerginlik hasıl olacak ve bu gerginlik Türkiye’de yaşayan Ermeniler’e kötü bir şekilde yansıyacak kaygısı vardı. Geçen seneki Hocalı mitinginden sonra bu kaygı somut bir hal aldı. Çünkü orada çok büyük bir kampanya örgütlendi. “Ermeni yalanına sessiz kalma” sloganıyla ifade edilen bir kampanya... Doğrudan Ermeniler hedefe kondular. Biz bunlardan çok tedirgin olduk. Devletten de rahatlatıcı mesajlar gelmedi, aksine, İçişleri Bakanı Şahin mitingde kandan, intikamdan bahseden bir konuşma yaptı.
Şu an bir başka tedirginlik konusu ise Agos’un da manşetlerine taşıdığı, Samatya’daki saldırılar. İki yaşlı Ermeni kadına saldırı oldu, biri hayatını kaybetti. Bu olayların arkasında ne var sizce?
- Emniyete sorduğumuzda, bunun nefret saldırıları olma ihtimali düşük dediler. Hırsızlık olma ihtimali onlara göre daha yüksek. Ben buna inanmak istiyorum. Yangına körükle gidelim istemiyorum. Bu iki yaşlı kadıncağız sadece Ermeni oldukları için saldırıya uğradılar demek mümkün, ama bilmiyoruz. Burada temel sorun şu. Aynı mahallede iki Ermeni kadına karşı art arda iki olay yaşanıyor. Biri ölümle sonuçlanıyor, diğeri çok ağır bir darp. Ve yetkililerden, Agos birkaç hafta üstü üste manşetine taşımasa hiçbir açıklama alamıyoruz. Belki gerçekten nefret saldırıları değil, belki gerçekten tesadüf... Ama insanların rahatlatıcı bir söze ihtiyacı var. Bu açıklama henüz gelmedi.

 

‘Bir ses daha eklenemedi’
Geçen gün Alin Ozinian, Zaman gazetesinde yayımlanan yazısında “Hrant’ın ölümüyle Ermeni cemaatinde büyük bir dönüşüm oldu” dedi; “Artık Ermeniler tedirgin ve rahatsız oldukları gerçeğini kabullendiler, saklamamaları gerektiğini anladılar”. Böyle mi oldu?
- Alin haklı. Tedirgin olduğumuzu, korktuğumuzu, kaygılarımızı ifade eder olduk. Ve bu ifadede hem bunun değişmesi isteği var, hem bir yardım çağrısı var, hem de biz buradayız, bizi görün deme çabası var. Bu rolü Hrant Dink sağlığında tek başına yüklenmişti. En çok canımı yakanlardan biri de bu. Türkiyeli Ermeniler, Hrant Dink televizyona çıktığında, onlar adına söz söylediğinde mutlu oluyorlardı. “Ne güzel konuşuyor, haklarımızı savunuyor” diyorlardı; ama onun yanına ikinci, üçüncü sesi eklemeyi düşünmediler. Bu anlamda tembellik ve cesaretsizlik ettiler. Hrant Dink’in yokluğunda, benim yaşlarımda, benden biraz daha genç arkadaşlar farklı alanlarda çalışıp söz söylemeye başladılar. En önemli değişiklik bu. Hala çok korkan, göz önünde olmak ve bu meselenin açık açık konuşulmasını istemeyen Ermeniler de var. Ama kaygısını, korkusunu, umudunu dile getirenler çoğaldı.

‘Bana mama deme anne de’
Bu korkuların, tedirginliklerin objesi hep devlet mi?
Devletin ideolojisi, söylemi, eğitimi toplumu şekillendiriyor eninde sonunda. Devlet ayrımcı olduğu için, gayrimüslim vatandaşına güvenemeyip onu yabancı gördüğü için toplum da bu bilgiyle yetişiyor. Hem devlete karşı boynumuz bükük, hem komşularımız kaynaklı kaygılarımız var. En basit örnek, ben çocukken annem “Sokakta bana mama deme, anne de” derdi. Bu birçok Ermeni’den duyacağınız bir cümledir. Demek ki sokakta korku vardı, yanı başınızdakinden duyduğunuz bir korku... Ermeniler bu anlamda şizofrenik bir hayat yaşıyorlar. Bir yandan sosyalizdir, Türk komşularımızla birlikte yaşarız. Bir yandan da onlardan korkarız. Bu korkunun tarihsel temelleri vardır, yaşanmışlıklar öğretmiştir.

 

‘Derdini bu toprakların diliyle anlatırdı’
Sadece Ermeni olarak uğradığım haksızlığı söylemek pek bir şey ifade etmiyor. Bunun karşımdaki tarafından nasıl anlaşılacağını da düşünmem gerekiyor. Hrant Dink’i farklı kılan, derdini bu toprakların dili ve geçmiş hikâyeleriyle anlatabilmesiydi. O yüzden etkili oluyordu. Bizim bunun için daha fazla tecrübeye ve yaratıcılığa ihtiyacımız var şu anda.
Hrant Dink’te çok köklü bir eşitlik ve adalet hissi de vardı.  Türklerden ve devletten istediğini Ermeni cemaati içinde gücü elinde tutanlardan da istedi. Ermeniler, yıllarca kapalı yaşamalarından dolayı buna çok da açık değillerdi. Hrant Dink onları zorladı. Orada birtakım güç odaklarının çıkarlarını rahatsız etti. O anlamda çok hoş gözle karşılamayanlar oldu. Bu nedenle “Hrant Dink’i Ermeniler de, diaspora da sevmedi” cümleleri kuruldu. Hayır. Halk onunla gurur duydu.

Bu habere ifade bırak
  • 0Mutluyum
  • 0Şaşkınım
  • 0Kararsızım
  • 0Kızgınım
  • 0Üzgünüm
Toplam Oy0
EtiketlerART