SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Sık kullandığımız deyimlerin ilginç hikayeleri

.

Milliyet Haber

Günlük dilimize yerleşmiş, uzun bir meseleyi 2-3 kelimeyle anlatan deyimlerimiz, iletişimi kolaylaştıran, derdimize derman olan ve diyalog mesafesini kısaltan, temel dil öğeleri... Kullandığımız deyimlerin niyetini biliyoruz ama neye istinaden söylendikleri hakkında pek bilgimiz yok. Genellikle, deyimlerimizin kökenindeki hikayeleri tahmin etmeye çalışıyor, hayal gücümüzde kurgular yaratıyoruz. Elbette, bir deyimin üremesine vesile olan, tarihin tanıklık ettiği olaylar, bugünün aklıyla tahayyül edilebilir olmuyor, hatta masalsı hikayeleriyle insanı çok şaşırtıyor.

Aslında bugün de farkında olmadan hâlâ deyimler üretmeye devam ediyoruz. Mesela, çağımızı etkileyen siyasi kişilerle ilgili dilden dile yerleşen söylemlerden bir kısmı, benzer durumu anlatmak için kullanılacak bir söz öbeği olarak geleceğe miras kalacak ama büyük ihtimalle yeni nesiller, kendini ifade etmek için deyimi yerinde kullansa da, hikayenin aslını, bahsi geçen kişiyi ya da olayı bilmiyor olacak...

Tıpkı bugün “Anlat derdini Marko Paşa’ya” dediğimizde, “Sorun çözecek, dert anlatacak kimseyi bulamayacak olmak” anlamında olduğunu bilip de, Marko Paşa’nın kim olduğunu bilmediğimiz gibi, gelecek nesiller de birinin cevabını “Yahu Akbulut fıkrası gibi” diye doğru tarif etse de, büyük ihtimalle kastedilenin kim ve neye istinaden bu lafın çıkmış olduğunu bilmeyecekler...

Fatih Sultan Mehmet


Kanuni Sultan Süleyman


İşte, sıkça kullandığımız, anlamını bildiğimiz ama hangi olaydan türemiş olduğunu bilmediğimiz bazı deyimlerin, epey ilginç ve okuması keyifli hikayeleri...

Gözden sürmeyi çekmek: Eskiden tersanelerde ‘göz’ adı verilen bölmelerde ‘sürme’ denilen keresteler istiflenirmiş. İşte o keresteleri çalmak ise, gözden sürmeyi çekmek demekmiş. Yani mevzunun gözümüz ve göze çektiğimiz sürmeyle ilgisi yokmuş efendim.

Yelkenleri suya indirmek: Bildiğiniz gibi, inadından vazgeçip, karşısındakinin dediğini kabul edenler ya da yüksekten atıp, tutmayı bırakarak, yumuşayanlar için kullanırız. İyi de o yelkenler niye suya iniyor hiç düşündünüz mü? İşte hikayesi; Fatih Sultan Mehmet, Rumeli Hisarı’da iken, bir Ceneviz gemisi yaklaşır. Kaptan, kıyıya varınca hemen yelkenleri indirmesi gerektiği konusunda uyarılır. Kaptan inat edip, yelkenleri indirmeyince de Fatih’in emriyle topa tutularak, gemi batırılır.

Dolap çevirmek: Belki de gündelik hayatta en çok kullandığımız deyimlerden biri... Gizli-saklı iş hissettiğimiz ân “Sen ne dolaplar çeviriyorsun bakalım?” diye, çıkışırız. Peki ama hangi dolabı, kimler, nasıl çevirmiş ki, dilimize böyle yerleşmiş! Efendim, eski konaklarda haremlik ve selamlık vardır, mâlumunuz. Bu iki kısım arasında yemek, eşya veya götür-getir yapılabilmesi için ahşaptan silindir şeklinde, çevrilerek kullanılan, dolap benzeri bir araç varmış. Haremlikteki cariyelerle, selamlıktaki erkek hizmetliler, kendi aralarında bu dolabı çevirerek, birbirlerine mektup, hediye filan gönderirlermiş gizlice... Aman işte efendim, flörtün alaturkası; anladınız siz onu!

Eşref saati: Uygun, hoşa giden zaman... İşte size yine hepimizin çok iyi bildiği bir deyim. Osmanlı’da önemli bir işe girişecek kimseler, yıldızların dizilimine göre, yani astrolojik haritaya göre en uygun zamanı bulur, ona göre hareket ederlermiş. İşte, özellikle huysuz kişilerden bir şey isteneceği zaman, ‘yıldızının en uygun olduğu’ zaman dilimini saptamak ayrıca önem arz ettiğinden, ‘eşref saati’ne göre hareket edilirmiş.

Pösteki saydırmak: “Kim tutup da hayvanın yüzülmüş derisi üzerindeki tüyleri saymaya kalkar” diye düşünmeden edemiyor insan... Geçmiş zaman olur ki, hastanenin idaresine ‘alaylı’ yani mektepli olmayan bir paşa getirilmiş. Paşamız, hastanedekilerin deli olup, olmadığını anlamak için kendince bir yöntem geliştirmiş. Tek tek huzuruna çağırdıklarının önüne pöstekiyi atıp, üzerindeki tüyleri saymasını istermiş. Saymaya çalışanların deli olduğuna ikna olur, “Aman Paşam sayılır mı hiç?” diye itiraz edenlerin ise aklının başında olduğuna kanaat edip, salıverirmiş. “Boş yere uğraştırmak” anlamında kullandığımız bu söz de işte, Paşa’dan bize geçmiş...

Ateş pahası: Yanına yanaşılmayacak kadar ve ederinden çok daha pahalı olan şeyler için kullanırız ama “Ateş neden o kadar pahalıymış?” diye sormayız. Efendim hikâyeye göre, Kanuni Sultan Süleyman ava çıkar fakat çok şiddetli yağmura yakalanır. Maiyetiyle birlikte karşılarına çıkan ilk eve sığınırlar. Ev sahibinin yaktığı ateşle kuruyup, ısınan padişah, “Şu ateş 1000 altın değerinde” der. Sabah olduğunda Sultan borcunu sorar. Ev sahibi, karşısındakinin Kanuni Sultan Süleyman olduğunu bilmese de zengin biri olduğunu anlar. 1001 altın ister. “Bir altın gecelik konaklama için, 1000 altını ise ateşe siz biçtiniz” diye de açıklama getirir.

Yazarın Diğer Yazıları

  1. Hep arkana bakarak yürümek...
  2. GEÇMEK YA DA KALMAK İŞTE BÜTÜN MESELE BU!
  3. ARALIK AYI DEMEK, MEVLANA’YI ANMAK DEMEK...
  4. İLK ARA TATİLİN ARDINDAN...
  5. BU PAZAR MUTLAKA...
  6. EN PARLAK YILDIZ...
  7. ÜÇ BÜYÜKLERİN EN NEŞELİSİ
  8. Sofrayı ‘yiyen’ kaldırsın!
  9. Yeni neslin arasındaki son pamuk ipliği
  10. Zürih’te hafta sonu...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.