MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Aşıkların ve Sevenlerin Zevkle Tüketebilecekleri Filmler

Sevgililer için sadece tek bir gün değil, tüm günler özeldir ve her daim birbirlerine hediye alıp, kart yazabilirler. Sömürü konusunda amacına ulaşan Sevgililer Günü, ister istemez insanda bir beklenti uyandırır ve sevgilisi olmayanlar kendilerini huzursuz hissederler. Açıkça belirtmek gerekirse; kapitalist arzuları harekete geçiren Sevgililer Günü birbirlerine normal günlerde hediye almayan sevgilileri o özel günde almaları için zorlar. Sevgililer günü eğer sevgilinizle buluşacaksanız ona vereceğiniz en güzel hediye onun yanınızda aldığınız soluktur. Tüketime katkıda bulunmak istemeyen sevgililer birbirlerine kart hediye edebilirler. Eğer illa hediye alacaklarsa da dvd veya roman iyi bir tercihtir.

Aşıkların Azizi olarak ilan edilen ya da diğer adıyla Valentinus, Hristiyan rivayetine göre Roma azizlerden biridir ve 14 Şubat günü cinayete kurban gitmişti ve Valentine’nin onuruna bir kutlama yapılmıştır Bugün o nedenle Sevgiler Günü kutlanır. Peki, bugün tarihte nasıl bir yere sahiptir?

Valentine, Batı medeniyetlerinde veya anlamlarında kullanılır. Valentine’s Day ise 1381 tarihli isimli kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'de geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak tarihe geçmiştir.

Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar verip, birbirlerine Valentine diye hitap etmişlerdir. Kimi tarihçilere göre, sadece bir efsane olan Valentine’s Day, günümüzde sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak kutlanmaktadır.

Deyim yerindeyse, kapitalizm ve tüketim meselesinin en büyük destekçisi olan Sevgililer Günü, okun yaydan çıkmasıyla tamamiyle satış efsanesine dönüşerek, tek bir hedef kitle olan ticari sömürü anlayışını benimsemiştir. Aşk iki kişiliktir” diyen Ataol Behramoğlu’nun lafını hiçe sayan Sevgililer Günü ne yazık ki, bir gösteriş savaşı ve sanatı haline dönüşmüştür. Kör kör parmağım gözüne misali… Amaç ise, aşkı dünyayla beraber yaşamak, kalıplara dökmek ve duyguları pazarlamak… Pahalı hediye alma yarışı ise cabası!

Bu kadar detaylı açıklamadan sonra şimdi sırada sizler için hazırladığımız filmler…

*Wonder (Mucize, 2017)

Yüzünde ciddi bir deformasyon sorunu olan bir çocuğun trajik hikayesini, kuvvetli aile bağları üzerinden anlatan “Wonder”, onun sıradan olmak için verdiği mücadeleyi göz önüne seriyor. Deformasyon nedeniyle diğer çocukların ona saygı göstermeyişinden tutun da, empati kuramayışlarına kadar tüm ince detaylar kişisel gelişim ve eğitim üzerinden anlatılıyor. Frankenstein muamelesi gören çocuk, önyargıları kırmak için elinden geleni yapıyor ve fiziksel bedenin sadece bir emanetten ibaret olduğunu hatırlatıyor ve önemli olan iç yapımız ve başarılarımızdır diyor. Kendi gibi olmayı başaran çocuk, olduğumuz gibi görünmeliyiz ‘miş’ gibi yapmamalıyız diye seyirciye bir mesaj yolluyor. Sevginin fiziksel beden ile işlemediğinin sınırını çizen film, iç gözlerimizi açmamız gerektiğini ve o iç gözlerle kabule geçme eylemimizin daha kolay olacağını savunuyor. Son olarak film, at gözlüklerinizi atın, dünyadaki her türlü deformasyon bizim bir parçamızdır misyonuna ışık yakıyor.

*Kalbimin Efendisi (1970)

Yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı ve başrollerinde Ediz Hun ile Hülya Koçyiğit'in yer aldığı filmde, bir iftira sonucu eşi tarafından terk edilen ve çocuğundan uzak kalan bir genç kadının öyküsü konu ediliyor. Klasik bir Yeşilçam filmi olan “Kalbimin Efendisi”, aşılması güç olan engellerin ortaya çıkışını ortaya koyarak mutlu sona ulaşmak adına yapılan sevgi mücadelesini beyazperdenin kollarına doğru bırakıyor.

Karşılıksız sevmenin önemini dile getiren film, mutluluk ve imkansızlıklar arasında gidip gelerek dönemin tüm donelerini sahnelere aktarıyor ve olumlu düşünmenin önemine değiniyor. 'nın yaşam felsefesi “Mutluluk Oyunu” nu filme yapıştıran yönetmen Ertem Eğilmez, sevginin her şeyden güçlü olduğuna dikkat çekerek, içimizdeki benliğin yüzeye çıkmasını sağlayarak “seven, sevdiği için her şeyi yapar ucunda ölüm dahi olsa”, düşüncesini neredeyse her sahneye iliştiriyor.

7. Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yönetmen, Senaryo (Sadık Şendil) ve Yardımcı Kadın Oyuncu (Lale Belkıs) ödüllerini kazanan “Kalbimin Efendisi”bizi eskilere götüren, güzellikleri hatırlatan, içimizi sıcak bir çikolata gibi ısıtan samimi bir aşk filmi…

*Great Expectations (Büyük Umutlar, 1998)

Charles Dickens'ın aynı isimli ünlü romanından uyarlanan ve eşsiz müziğiyle belleğimize kazanan film, küçük ve sevimli bir sahil kasabasında kız kardeşiyle birlikte yaşayan sekiz yaşındaki öksüz bir çocuğun Estella isimli bir kızla yaşadığı aşkı anlatıyor ama aşk bir yerde son buluyor. Flashforward yaparak 10 yıl sonrasını gösteren film, genç aşığın çocukluğunda kaybettiği Estella’yı bulma savaşını ortaya koyuyor. Nasıl ki genç aşık, küçüklüğünde resim yapma merakıyla yanıp tutuşuyorsa, aynı durum devam ediyor ve sonra ipin ucu kaçıyor.

*Midnight İn Paris (Paris'te Gece Yarısı, 2011)

Küçük bir tatil için aşk şehri Paris'e gelen nişanlı çift Gil (Owen Wilson) ve Inez (Rachel McAdams) 'in maceralarını sürrealistik bir şekilde beyazperdeye aktararak, aşkı, komediyi ve ironiyi “Midnight In Paris” filminde birleştiren Woody Allen, 64. Cannes Film Festivalinin ilgi odağı oldu. Woody Allen, günümüzün dünyasında sıkışıp kalan karakterlerin geçmişe yolculuk yaparak, geçmişte büyük başarılara imza atmış şairlerin ve ressamların karakterlerine bürünmelerini irdeliyor.

*Crazy, Stupid, Love (Çılgın Aptal Aşk, 2011)

Sulu zırtlak komedi filmlerinden sıkılanlar için “Crazy, Stupid, Love” yerinde bir tercih. Film; kendisi ile fazla ilgilenmeyen Cal'ın hayatını mercek altına alıyor. Cal Weaver (Steve Carell)'ın iyi bir işi güzel bir evliliği ve çocukları vardır. Hayatı gayet mutlu bir şekilde sürmektedir. Ta ki karısı onu aldattığını açıklayana kadar. Artık yalnız kalan Cal çapkınlık yapmaya başlar, fakat başarısız olur. İmdadına ise barda tanıştığı Jacob gelir ve ona bu işin inceliklerini öğretir. Fakat her şey bu kadarla sınırlı kalmaz. Kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiyi yeni bir boyuta taşıyan film,” kim kime dum duma” tekniğini komedi yoluyla aktarıyor.

*Love İn The Afternoon (Öğleden Sonra Aşk, 1957)

Eşinin kendisini aldattığından şüphelenen müşterisinin verdiği bilgiler doğrultusunda işe koyulan baba Claude, ne yazık, kızından önce davranmıştır. Şüphelerinde haklı olan adamın eşini öldürmesini engellemek için genç kadının kıyafetlerini giyerek yerine geçen Ariane'nin planı tutar ve kızgın koca, mahcup bir şekilde odadan çıkar. Düşünceli tavırları ve sevimliliğiyle odadaki yasak sevgili, dünyaca ünlü çapkın milyarder Frank Flannagan'ın ilgisini cezbeden Ariane, genç adamın yarın öğleden sonra yemek teklifini kabul eder. Flannagan'dan etkilenen Ariane, elbette kimliğini gizli tutarak kendini aşka teslim eder.

http://www.arzucevikalp.net/

Facebook.com/sine.arzu

Twitter.com/arzu_cevikalp

Instagram/arzucevikalp

Yazının devamı...

Yeşilçam Hiçbir Zaman Eskimiyor

Hepimiz o güzel ve pirüpak duyguların hakim olduğu Yeşilçam filmleri ile büyüdük, o filmler kimi zaman en iyi yoldaşımız, kimi zaman da en iyi sırdaşımız oldular. Hatta bizi bize anlatıp hayat dersleri verdiler ve o hayat dersleri ile yaşamımıza yepyeni şekiller verdik. O filmler sırtımızı dayayabileceğimiz bir dayanaktan ziyade, samimiyetin ve sıcaklığın merkezi oldular.

Kel Mahmut, Yaşar Usta, Vecihi, Badi Ekrem, Hafize Ana, Şaban gibi karakterleri hangimiz unutabiliriz ki? Yeni nesil bile halen bu filmleri konuşuyor ve hatta son zamanlarda yeniden Yeşilçam’a ciddi bir dönüş var. Nostalji etkisini yaratmak adına Yeşilçam tadında filmler çekmeye çalışıyorlar ama, aynı tadı bulamıyoruz. Peki neden? Bunu şu şekilde açıklamak gerek: içimize işleyen samimi filmler yapılmıyor, gülerken ağlatmıyorlar veya ağlatırken güldürmüyorlar. Ağırlıklı olarak karakter odaklı sinema anlayışımız rafa kalktığı için, seyirciyi ajite eden, içi çok dolu olmayan, gereksiz yere şişirilmiş ve sadece eğlencelik ambalajında paketlenmiş filmler izliyoruz. Senaryo matematiğinin doğru kurulamıyor oluşu da cabası…

Arzu Film farkı…

Arzu Film’in filmlerinde gerçekler ve durumlar ajite edilmeden anlatılıp, aralara mizah serpiştirilirdi ve mizah aracılığıyla kurguya şekil verilirdi. Didaktik unsurundan kaçan, Ertem Eğilmez aksiyondan çok teatral bir dram, melodram ve komedi arasında dolanıyordu. Karakterlere ve diyaloglara aşırı vurgu yaparken, kendi hayatından kesitler paylaşıyordu. Filmlerin seyirci üzerindeki etkisinin yanı sıra seyircinin filmler üzerindeki payı daha önemliydi. Filmlerinde hayat dersi vermeyi seven Eğilmez, aslında her zaman sıcak bir aile ortamına önem verdiği için, halka hitap edip halk ile bütünleşirdi. Büyük şehirlerde kopuk ve dejenere bir hayat sürülürken, Eğilmez’in filmlerinde etken bir güce sahip olan aile kurumu seyirciyi her daim içine alıyordu.

Neden geçmişe dönüş var?

Dönem ve yaşam şartlarının değiştiğini göz önünde bulundurursak, kalbe dokunmayan filmlerden sıkılan insanlar geçmişin ayak seslerine kulak verip özel bir bağ kurmak istiyorlar. Tabi şunu da unutmamak lazım: Amerikan kültürü ile dolup taştığımız şu günlerde, filmlerde onların izlerine rastlıyoruz. O kültürün yaşam biçimimize yansıyor oluşu, filmlerdeki odağın farklı bir noktaya kaymasına neden oluyor. Bazen aynı sahneleri izliyor gibi oluyoruz, bu da üretimin azaldığının net bir göstergesi… Durum komedisi ile harmanlanan ve kültürel bağları koruyan Yeşilçam filmleri eski günlere duyulan özlemimizi pekiştirdiği ve halen çok sevilerek izlendiği için, artık yapımcılar o tarz filmlere yöneliyorlar.

Durum komedisi kaba komediye yenildi!

Yerini kaba komediye bırakan durum komedisi aslında bir vizyon işidir ve önemli olan gerçek hayattan doneleri senaryoya ekleyerek tatlı bir ironi ortaya koymaktır. Yani durumlardan bir mizah yaratmaktır. Mizah ile hedef tam on ikiden vurulur ve doğallık korunursa durum komedisi açısından daha yararlı olur diye düşünüyoruz. Nasıl ki Hollywood’dan Peter Sellers gibi bir usta bir komedyen çıktıysa, Türkiye’den de Kemal Sunal gibi bir komedyen çıktı. Bu gerçeği yadsıyamayız ancak hepimizin bildiği üzere şu an Recep İvedik tarzındaki kaba komediler iş yapıyor. O eski samimi duygular ne yazık ki günümüzde yeni bir biçime büründüler: yapaylık! Şu çok önemli ki, halkla fazlasıyla temas kuran kaba komediler tekdüze kalıyorlar, yani anlık bir haz yaşatıyorlar.

Aşk ile yapılan işler başarı sağlar

Sinema aşk işidir ve aşk ile yapılmadığı zaman seyirci buz gibi soğur. Seyirci yıllar geçtiğinde bile sevdiği bir filmin karakterlerini ve sahnelerini hatırlıyorsa o film başarıya ulaşmış ve amacını yerine getirmiştir. Ne yazık ki günümüz için bu durum biraz sıkıntılı. Filmlerin gelişim aşamalarına yeteri kadar önem verilmeyip, üzerlerinde fikir teatileri yapılmazsa gelecek nesillere aktaracağımız pek bir şey kalmayacak gibi gözüküyor.

Kadim dostlarımız bizi ayakta tutarlar!

Filmler bizim kadim dostlarımız oldukları için onlarsız olmaz, bunu çok iyi biliyoruz. Her ne olursa olsun onları sahiplenip, korumalıyız. Elbette ki, Türk Sinemasından başarılı işler çıkıyor ve onlar üzerine konuşup tartışıyoruz. Mesela 7. Malatya Film Festivalinde Kemal Sunal Halk

http://www.arzucevikalp.net

https://www.sinegazete.net

https://www.instagram.com/arzucevikalp/

Yazının devamı...

Bir Türlü Final Yapamayan Efsanenin Son Çığlıkları…

Cadılar Bayramı ile özdeşleşen “Jigsaw”, zaman zaman ilk film Saw’un hazzını yaşatmakta zorlansa da seyirciyi kıvrak zekasıyla kendine bağlayan, orta şekerli bir kahve tadında…

En iyi korku filmi olarak büyük bir hasılat yapan popüler Saw serisi Guinness rekorlar kitabına girerek bayağı sükse yapmıştı. İşte böyle bir tablonun parçası olan “Saw” serisinin sekizinci filmi “Jigsaw”, küllerinden yeniden doğarak beyazperdeye damgasını vurmaya çalışıyor. Filmi detaylıca irdelemeden evvel seri hakkında bazı hatırlatmalar yapalım.

Genel itibariyle seri, kendi mutsuzluklarından beslenen, yaptıkları kötülüklerden ötürü bedel ödemeyenler için bir nebze de olsa; ders niteliğinde olan seri “yaşa ya da öl” ve oyunu kurallarına göre oyna mantığını güderek seyirciye “iyilik yapın iyilik görün” mesajını yolluyor. Diğer bir deyişle; kurallara uymayıp içsel bir kaçış yaşadığınız takdirde bunun yaptırımsız kalmayacağını anlatıyor/ifade ediyor ve bunu da sert yollara başvurarak yapıyor. Seri aslında bir savunma mekanizması görevini görüyor. Psikanalisttik ve stratejik metotlara yer veren yapımcılar, seyircinin dikkatini çekmeye çalışarak, sorunlu kişilerin mayınlı tarladan kurtulmaları adına iradenin önemine değiniyor, çünkü iradenin korkuyu yendiği su götürmez bir gerçektir.

Peki, serinin yolculuğu nasıl başladı? James Wan ve Leigh Whannell tarafından yaratılan “Saw” aslında kısa metraj bir okul projesiydi, filmin sonradan aşırı ilgi görmesi nedeniyle uzun metraj olarak çekildi. Kısıtlı bir bütçeyle yola çıkan James Wan ve Leigh Whannell hikâyenin belkemiğini oluşturarak, zeki hamleler ve kurguyla ‘ortaya nasıl kafa yorucu bir film konur’ olgusuna ışık yaktılar.

TUZAKLARA DİKKAT!

Düşük bütçeli ilk film Saw’un gişe hasılatının tatmin edici sonuca ulaşmasıyla, ikinci filmin hazırlıklarına başladılar ve Saw ekibini büyüterek seri olma yolunda ilerledi, ta ki içsel olarak parçalanana değin… “Saw 3D The Final Chapter”ın başarısızlığa uğrayıp gişeyi yeteri anlamda besleyememiş oluşu, serinin ne yazık ki kaçınılmaz sonunu getirdi ve bu nedenle 7 yıl boyunca yeni bir “Saw” filmi beyazperdede boy göstermedi. Seyircilerin ısrarına ve baskısına dayanamayan Saw ekibi, seriye Jigsaw ismiyle devam etme kararı alarak şiddetin dozunu azaltıp, bilinçaltının kapılarını aralayan ölümcül tuzaklar inşa etti.

Bu tuzaklara göre; hayatı olduğu gibi kabul etmeyen, insan olmanın ne demek olduğunu bilmeyen, empati kuramayanların kendi sonlarını hazırlıyor oluşlarını, kanlı oyunlarla ortaya koyan Jigsaw nam-ı diğer John Kramer’in bariz bir amacı var: yaptıklarınızla yüzleşin!

BİR OYUN OYNAYALIM MI?

Filmde şiddet, intikam ve öfke duygularıyla beraber kurbanlarına kaygan bir zemin hazırlayan John Kramer (Tobin Bell) “haydi bir oyun oynayalım” repliğiyle yeniden seyircinin dikkatini topluyor. Daha detaylı bir anlatımla beynimize şüphe tohumları yollayarak, sınırlarımızı zorluyor. Yalnız burada bir parantez açmak gerek, çünkü her seride olduğu gibi tüm şehirde hunharca seri cinayetler işleniyor ve kanıtlar her zaman olduğu gibi yine Jigsaw’u gösteriyor, oysa ki Jigsaw neredeyse 10 yıldır ölü olarak biliniyor.

Seyircinin bu nasıl mümkün olabilir, yoksa John Kramer geri mi döndü sorularını sormasına vesile olan film, aynı olayların sürekli yaşanmasıyla, merak ve heyecan unsurunu katbekat arttırıyor. Eski serilere nazaran detayları daha fazla genişleten film, gizemli bir atmosfer yaratmayı ikinci plana atıp bizi her ne kadar hüsrana uğratsa da hedef kitlesinden işkence mevzusunu uzaklaştırması yerli yerinde bir eylem!

Kanlı sahnelerin ötelendiği filmde, hikâyenin ön plana çıkmasıyla seyircinin odağı, karakterlerin içinde bulunduğu duruma yönleniyor ve ister istemez karakterlerle bağ kuruyoruz. Hatta geçmişe dönüş sekanslarının güçlendirildiği hikâyede, karakterlerin neden tuzaklara hapsedildiğine dair belirli izlenimlere erişiyoruz, ne de olsa hepsi birer suçlu! Buradan hareketle, bir suç işlediniz ve şimdi işlediğiniz bu suçla hesaplaşma zamanı diye haykıran katil, karakterlerin profillerini çıkartarak suç kriminolojisine/bilimine yeni bir dava ekliyor. Bu anarşist sistem düzeneğinde; yasalara aykırı bir davranışta bulunan katil aslında kendi kriminal yolculuğuna çıkıyor. Denklemin parçalarını birleştirmeye çalışan seyirci, bu duruma alışkın olduğu için, katilin neden böyle bir şey yaptığına takılmıyor, zira asıl önemli olan katilin kim olduğunu tahmin edebilmek… Hikâyeye herhangi bir yenilik katmadan ters köşe yapan film, deyim yerindeyse seyirciyi John Kramer meselesiyle yüzleştiriyor ve seyirci bulmacayı çözmeye çalışıyor. Bunun yanı sıra film, Dedektif Halloran, adli tıpçı Logan Nelson, asistanı Bonneville ile güzel bir polisiye kurgu yaratıyor ve bazı taşlar yerine oturuyor.

KENDİ ADALETİNİ KENDİN BUL!

Toparlayacak olursak, “Vampir İmparatorluğu”, “Zamanın Ötesinde” filmleriyle adlarından söz ettiren Alman yazar-yönetmen Spierig Kardeşler psikolojik ve ahlaki sorgulamadan yola çıkarak karakterlerin yaşadıkları psikolojik gerginlikleri, suç ve ceza arasındaki dengeye dayandırıyorlar. Tek handikap filmin finalinin tahmin edilebilir düzeyde oluşu… Spierig Kardeşler filmdeki sürpriz unsurunu bozdukları için, seyircinin hevesi kaçabilir belki ama fondaki Charlie Closer müzikleri eşliğinde durumun değişmesi mümkün.

Netice? Düşük bütçe ile yola çıkan Saw serisi pazarlama gücünü kullanarak yüksek bütçeli bir filme dönüşürken, önemli bir detayı atlıyor, o da şu: teknolojinin güçlü etkisiyle samimi atmosferi minimum seviyeye indirerek beyazperdeyi görsellikle boyamak… Buna karşın türevleri arasında kendine iyi bir yer edinen “Jigsaw” vicdan hesaplaşmaları, içsel arınma ve düzen içinde yeni bir düzen kurma hedeflerine yönelerek seyirciye “kendi adaletini kendin bul” diyor. Son sözde; çözümsüz kalan vakalar ile cezai sistemin işlevini yerine getirmediğine kadar birçok sorunun köküne inen “Jigsaw” bakalım bu kez sona erecek mi? Bekleyip göreceğiz…

http://www.arzucevikalp.net

info@arzucevikalp.net

Yazının devamı...

Madalyonun Bir Yüzünde Leziz Yemekler, Diğer Yüzünde ise Ölüm…

Ruhsal çöküş krizini komedi sosuna bulayarak hikayelendiren “Sofra Sırları”, bilinçaltımızın altını üstüne getirerek, perdedeki ortadan ikiye bölünmüş karakterle adeta özdeşleşmemizi sağlıyor. Karakterin yaşadıklarını gerçek hayatla örtüştüren film, bazı travmaları atlatmak için insanların düş kurmalarının yanı sıra kendilerine ait bir alternatif dünya yaratmalarının onlara daha fazla yararı dokunacağına kanaat getiriyor, çünkü o dünya insanları hayata bağlar. Filmin altında yatan ana fikir ise şu: insanlar her şeyden önce beyinlerine kazıdıkları negatif etiketlerden kurtulmalılar ki, ileride o negatif etiketler şiddetle yönetilen sapkın eylemlere dönüşmesin.

Türk Sineması sulu zırtlak/kaba komedilerin hâkim olduğu bir dönemi yaşarken, seyircinin sıkılmadan ve heyecanla izleyeceği bir film olan Sofra Sırları’nın, 24.Adana Film Festivali Ulusal Yarışma bölümünde seyirci ile buluşması yerli yerinde oldu. İzleyicilerden büyük alkış toplayan “Sofra Sırları” üzülerek belirtiyoruz ki, herhangi bir ödülle taçlandırılmadı, Türk sineması için yeri büyük olan filmin ödülle taçlandırılmayışı bir hayli şaşırtıcıydı. Oysa ki birçok filme bir ya da daha fazla ödül verilmişti. Biz de bu haksızlıktan yola çıkıp her şartta filme sahip çıkmak istedik.

Peki, bu kadar beğenilen “Sofra Sırları” nasıl bir film? Sıradan bir Türk filmi olmadığını deneysel bir çerçeve çizerek kanıtlayan, “Sofra Sırları” klasik Yeşilçam’ın güncellenmiş halini günümüze uyarlayan sıkı bir psikolojik film… Kâh hüzünlü, kâh komik sahnelere haiz “Sofra Sırları” hikayesinin altına sakladığı vurgulamalar ile, izleyicinin bakış açısını değiştirip, farklı bir ruhsal boyuta geçmesini sağlayarak, içinde bulunduğu hayatı derinlemesine sorgulamasına vesile oluyor.

Patriarkal düzen, otorite baskısı ve yemek kültürü

Patriarkal düzene boğun eğen ve kaderine razı gelen bir kadının yaşadıklarını trajik bir şekilde merkeze alarak kadınlara yönelik bir hikâyeyi huzurumuza sunan yazar-yönetmen Ümit Ünal, ciddi meseleleri ağır bir şekilde anlatmaktansa kara mizah tekniğine başvurarak hem seyircinin hakikatlerden kopmamasını hem de gülüp geçmesini istiyor. Kadınların kendilerini baskı nedeniyle özgür bırakamadıklarını ve bu sırf sebepten ötürü öfkenin hayatlarına müdahale ettiğini ve zamanla iç kriz yaşandığını kritik ederek, hayata kaçan bir tren gözüyle bakmamamız gerektiğini anlatıyor. Zamanın boşa harcanmayacak kadar önemli olduğuna hikayesinde değinen Ünal, evliliğin bazen insanı kısıtladığını, tükettiğini ve aşkı öldürdüğünü Sofra Sırları ile ortaya koyuyor. Bu bağlamda, filme sıkıca bağladığı Neslihan karakterini detaylı bir biçimde teatral atmosferin kollarına bırakarak perdeye yaftalayan Ünal, Neslihan’ın travmalarını, kişilik bölünmelerini, düşlerini ve kafasının içinde dönen planları tüm çıplaklığıyla hikâyeye aks ettiriyor.

Adeta Neslihan’ın sahnesi olan Sofra Sırları, onun dilemmalarını ve çatışmalarını seyirci ile buluşturarak, kendini yeniden keşfetmesine ve arzularını istediği şekilde yönetmesine olanak tanıyor, çünkü filmin anahtarı Neslihan’da saklı ve kilitli kapıları sadece kendisi açabiliyor. Mutluluğu ancak hayallerinde tadan Neslihan evlilik nedeniyle yaşadığı mutsuzluktan ve depresyondan kurtulmak için onu üzenlere ölüm dersi veriyor. Ölümü metaforlarla bağdaştıran Ünal, alt metinlere yerleştirdiği zeki taşlamalar ve ironilerle Neslihan’ın iç dünyasının çok karışık olduğunu gerçek ile hayal arasındaki ince bir ipte salıncak misali sallandığını gözler önüne seriyor. Nedenini ise şu şekilde açıklamak gerek: Şehirli bir kadının taşra yaşantısına uyum sağlayamadığı için deli gibi yemek yapışı filmin altyapısını oluşturduğu gibi, aynı zamanda da karakterin asıl meselesi olan uyumsuzluk ilkesine parmak basıyor. Deyim yerindeyse, Türk örf ve geleneklerinde yemek kültürü ile misafirlik kavramı önemlidir. Masalar donatılır, ta ki masada eksik bir şey kalmayana değin…Bunu çok iyi bilen Neslihan, yemeği bir silah olarak kullanarak iki özlü söze atıfta bulunuyor: “İntikam soğuk yenen bir yemektir” ve “Erkeğin midesine giden yol kalbinden geçer”. Eşine ne yaparsa yapsın yaranamayan Neslihan tatminsiz bir eşin çilesini daha fazla çekmek istemediği için aydınlık tarafını yok ederek karanlık tarafına yöneliyor. Bu da bize, kadınların seslerini çıkartmadıkları için kullanıldıklarını ve metalaştırıldıklarını anlatıyor. Neslihan tepkisini dile getirmek için sürekli evine gelen kişilere “al bu yaptığımı ye, bak çok lezzetli oldu” lafıyla ruhunda gömülü olanları bu yolla dışarı atıyor. Yemek yemenin önemine değinen Neslihan zaman zaman tadı güzel şeylerin çok tehlikeli olacağının sinyallerini vererek, görünüşe aldanmayın! diye seyirciye gönderme yapıyor. Lafın özü, çevresindekileri kolayca kandıran, göz boyayan ve ikna etme konusunda uzman olduğunu kanıtlayan Neslihan karakterine can veren Demet Evgar, usta oyunculuğuyla sinsi ve şeytani bir kadının neler yapabileceğine dair tüm doneleri elimize tutuşturuyor sanki… “Dışı sizi, içi bizi yakar” cümlesine dikkatleri çekerek, büründüğü karakterle neredeyse aynı kişiliğe sahip olduğuna bizi inandıran Demet Evgar “hinlik” işte böyle bir şeydir diyor ve rolü için biçilmez bir kaftan olduğunu her şekilde belli ediyor.

Söz gelimi, kadınlar bazen problemlerini nedensiz bir şekilde içlerine atıp, üzüntülerini ve öfkelerini eylemleriyle belli ederler. Bu düşünceyi geliştiren Ümit Ünal, hikâyeyi dramatize ederek toplumumuzda her gün meydana gelen baskıyı ve duygusal/psikolojik şiddeti aşina olduğumuz normlar üzerinden değil, ampirik metotlar üzerinden naklediyor. Yer yer patriarkal düzeni çatırdatan film, kadınlara dikkat etmek gerektiğinin önemine değinerek, onların da duygularının olduğunu net bir şekilde açıklıyor ki, mesaj yerine ulaşsın.

Yüreğinin götürdüğü yere git!

Kişisel gelişimin insan hayatındaki rolünü belirleyen film, dibe vuran insanlara yaşadıkları kötü deneyimleri sorgulamalarına dair önerilerde bulunarak, bilinçaltında kayıtlı bazı olumsuz olayların zamanlara yüzeye çıkarak ruhsal sağlığımızı bozduğunu perdeye iliştiriyor. Buna ek olarak, insanı ayakta tutanın hayalleri olduğuna vurgu yapan film, bir insanın yüreğinin götürdüğü yere gitmesinin onun adına yararlı olduğunu savunarak hayallerinizin izinden gidin, o size en doğruyu gösterir diyerek ilgimizi celbediyor.

Başarılı kurgusu ve kadrajlarıyla seyirciyi dolduran “Sofra Sırları” enteresan olaylardan yarattığı mizah kavramını doğru yollarla kullanarak duygu yüklü bir film olma yolunda başarıya ulaşıyor. Hala Türk sinemasının nasıl başarıyla yapıldığını gösteren iyi bir analizci olan Ünal, farklı duruşu, tarzı ve özgün sinema kimliğiyle Türk filmlerinin hala bir solukta ve zevkle izleneceğinin garantisini veriyor. Açıkça ifade edecek olursak, mantık olarak zor bir film olan “Sofra Sırları” senaryonun gücünü sonuna kadar kullanarak bir tarafta acıları, diğer tarafta da rüyaları resmediyor.

Netice itibariyle; kendini Neslihan karakteri olarak filme yansıtan Ümit Ünal hayatından kendi kesitler sunuyor ve bazı insanların sıkıldıkları zaman yemek yaparak sakinleştiklerine dair izlenimlerini paylaşıyor. Sadece bununla da sınırlı kalmayıp, absürtlüğü, gerilimi, gizemi güzelce harmanlayıp sıradan bir ev hanımının ‘gerçeklik’ sınırlarının dışına çıkışını yemek kültürü ile birleştiriyor. Şuna da vurgu yapmadan edemiyor: “Türk yemekleri çeşitlilik açısından zengindir ve ağızda çok güzel bir tat bırakır.” İşte “Sofra Sırları” da biz seyircilerde aynı tadı bırakıyor.

Yazının devamı...

Güvendiğiniz Dağlara Kar Yağarsa…

Süslü ve görsel efektlere bezeli filmlerden oldukça sıkılmışken, dramatik bir konuyu sarkastik bir biçimde perdeye yaftalayan Barry Seal, vizyona girdiği zaman içimizde adeta bir umut yeşerdi. Pablo Escobar ile bağ kuran ve 1980 yılına uzanarak nostaljik bir ritim tutmaya çalışan film, Güney Amerika’nın geçmişinde neler olup bittiğini ortaya koyuyor.

Uzun süredir beyazperdede seyirciyi etkilemekte zorlanan Tom Cruise, son filmi “Barry Seal” ile yeniden özüne döndü. 1986 yılında “Top Gun” filmiyle büyük bir başarı yakalayan Tom Cruise, “Barry Seal” filminde seyirciye retro havası solutarak, Top Gun filminden fırlayan bir pilot edasıyla eski günleri bugüne taşıyor. Donanma pilotu olan Pete Mitchell'ın (Maverick) Top Gun onur ödülünü almak için verdiği mücadeleyi anlatan film, Tom Cruise’un gençlik hallerini en iyi yansıtan filmlerden biri. Her ne kadar Barry Seal filminde yaşlanan bir Tom Cruise ile karşılaşsak da fevkaledenin fevkinde olan Cruise, yerinde oyunculuğu ve inandırıcılığıyla seyirciye kemerlerinizi bağlayın mesajını veriyor. Hem uyuşturucu kartellerinin babası olarak kabul edilen Pablo Escobar (http://www.haberturk.com/yazarlar/arzu-cevikalp/1018053-kirlenen-cennet) hem de CIA için çalışan (silah kaçakçılığı) Barry Seal, pilotluk ve uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor. Barry Seal’in en büyük olayı ise her yerden paçayı sıyırmak!

“BEN NASILSA KURTULACAĞIM VE SİZ BİR ŞEY YAPAMAYACAKSINIZ”

Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçısı Pablo Escobar'ın hayatını konu alan ve Narcos dizisinde ismi geçen Barry Seal pilotluk konusunda nam salan bir havacı aslında… Sinemada uzun zamandır gerçek hikayeleri işleyen ve sıkmadan seyirciye aktaran filmleri oldukça özlemişken Barry Seal filminin beyazperdede hayat bulması yerinde oldu.

Sözün özü, durum komedisine bulanan aksiyonun, ironik bir biçimde Tom Cruise tarafından hikâyeye yansıması ve bununla beraber komedi ruhunun korunarak aşırıya kaçmaması filme karşı olan sempatimizi arttırıyor. Tam sinemada gerçek satmıyor derken zeki manevralarla donatılmış belgesel-vari ve biyografik film olma niteliğini taşıyan Barry Seal’ın sıra dışı anlatım tarzı, eğlence dolu sahneleri ve renkli kurgusu seyirciyi etkiliyor. Kendine has bir film olma özelliğini taşıyor oluşu ise zevkle izlenmesine vesile oluyor.

Yolsuzluk, yozlaşma ve raydan çıkma olaylarına göz kırpan, 70’lerde çekilmiş havası yansıtan sahneleriyle sanki bir portreyi anımsatan Barry Seal, CIA’nin iç yüzünü görmemizi sağlarken, 1980’li yıllarda Amerika’nın türlü türlü yollara başvurduğunu ortaya koyuyor. Buna yasal olmayan yollar da dahil! Medyada Barry Seal hakkında çıkan bazı sırları ortadan kaldırmaya çalışan CIA için çalıştığını belirten garip adam Schafer, esasında Barry Seal’e yakınlaşarak bir tür tehlikeli oyunların kumandanlığını yapıyor.

Avlanmayı iyi bilen Schafer avını yakalamak için oltaya bir yem takarak istediği hedefe ulaşmaya çalışıyor ve bu sayede Pablo Escobar ve onunla iş birliği yapanlar hakkında istihbarat topluyor. Toplum kurallarına uymayan, başkalarından bağımsız, başına buyruk bir şekilde takılan Barry Seal’in tüyler ürpertici yaşamını seyrederken aklınıza “Catch Me İf You Can” filminin gelmesi kuvvetle muhtemel… Filmin birçok sahnesinde “ben nasılsa kurtulacağım ve siz bir şey yapamayacaksınız” cümlesini sürekli ağzına dolayan Barry Seal biraz kibirli, biraz egolu, biraz da megaloman olduğunu kanıtlayarak seyircileri roller-coaster ile eşsiz bir maceraya davet ediyor. Filmin başından sonuna kadar başımız dönüyor.

Kaçak uyuşturucu ticaretini, büyük acıyı, Güney Amerika’nın (Buna Amerika’da dahil) içinde bulunduğu durumu ve milyonlarca insanın hayatının yandığını anlatan filmin en büyük özelliği ise stilize edilmiş atmosferi, manzaralı mekanları ve onları aksiyonun içine yerleştiriyor oluşu…

“Jason Bourne”, “Edge of Tomorrow” gibi başarılı filmlerin yönetmenliğini yapan Doug Liman alıp başını giden uyuşturucu problemi hakkında dikkat çekmenin yanı sıra Kolombiya’nın uyuşturucu yetiştirdiği tarlalarını gözler önüne seriyor ve devreye Medellin Karteli giriyor. Bağımsız bir film yaptığının sinyallerini veren Liman, sekansların arasına koyduğu resimler ve videolarla geçmişe doğru yolculuk yapıyor.

PARA NEREDEYSE SEAL ORADA

Özetle; Amerikan siyasetini ele alan film, Barry Seal, Medellin kartelinin uyuşturucularını Kolombiya, Panama ve Nikaragua'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne uçakla taşımış oluşuna ve uçuş başına ise ortalama 500.000 dolar kazandığına vurgu yapıyor. Bununla da sınırlı kalmayıp Seal’in Pablo Escobar’a attığı kazık sebebiyle kartel tarafından infaz edilmesini göz önüne seriyor. İşte tüm bunlar Barry Seal’in yaşamının oldukça karışmasına sebebiyet veriyor. Komünist rejim düşmanlarına silah taşımış oluşunu da unutmamak gerek!

Tom Cruise'un 3. biyografik (Doğum günü 4 Temmuz (1989) ve Operasyon Valkyrie (2008)) filmi olan Barry Seal hakkında çok önemli bir haber var aslında, o da şu: Filmin çekimlerinin en son günü olan 11 Eylül 2015’de usta pilot Alan D. Purwin ile Venezuela’lı yardımcı pilot, Carlos Berl, küçük çift motorlu uçakları Aerostar’ın, Andes’de (Medellin’in yanı, Kolombiya) sisli havada çakılması nedeniyle hayatlarını kaybetmişlerdir. Filmin böyle üzücü bir olayla yolunun kesişmesi gerçekten de kötü olmuş.

Peki, 2015 yılında son sahnesi çekilen film neden 2017 yılında vizyona girdi? Rivayete göre; filmin senaryosu, en çok beğenilen ve henüz görücüye çıkmamış film senaryolarının kara listesinde yer almış.

Geldik filmin iki negatif tarafına… Birincisi filmin bazı sahnelerinde İspanyolca konuşan Tom Cruise’un İspanyolca konusunda sınıfta kalışı. Ara not: İspanyolca aksan olarak zor bir lisan olduğundan ötürü Cruise bir hayli zorlanmış olsa gerek. İkincisi ise gerekli önemin verilmediği Pablo Escobar mevzusu… İzleyicinin Pablo Escobar’ı iyi tanıyor olduğu varsayılmış, onu tanımayanlar ise hiç hesaba katılmamış.

Netice itibariyle; Barry Seal suçluları ve suçlulara ilişkin meseleleri ön plana alarak, o suçluların kaydını tutmanın ne denli önemli oluğunu, bazen insanların kendilerini ateşe atarak hakikatleri gün yüzüne çıkarmalarını ve hatta her taşın altına cesurca ellerini koymaları gerektiğini ciddi bir biçimde ifade ediyor. 1981-1989 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri başkanı olarak görev yapmış Amerikalı politikacı ve aktörün filme kancallanması ise hikâyenin dikkat çeken unsurlarından…

Keyifli seyirler…

¡Que tengas una buena lectura!

https://www.sinegazete.net

Yazının devamı...

Tek Kimlikte Yediz Olmanın Getirdiği Lanet!

Kardeşlik sevgisini/duygusunu tamimiyle yok ederek nefrete dönüştüren, tek çocuk yasasını ortaya koyan ve onları acımasızca ailelerinden koparan bir hükümete sahip olsaydınız ne yapardınız? Ne kadar iç burkucu olduğunu anlatmaya dahi gerek yok, çünkü “What Happened To Monday”, bu gerçeği beyazperde ile buluşturuyor. Paylaşımı tatmadan yaşayan tek çocukların kardeş sahibi olamayacaklarını sert söylemlerle destekleyen film, insanların barbarlaştığını ve vahşileştiğini iktidar gücüne dayandırıyor. Böylece tarih yeniden tekerrür etmiş oluyor.

İstatistiki bilgilere göre 1950’lerde 1 milyardan az olan dünya nüfusunun 2,5 milyar olduğu ve 50 yıl içerisinde nüfusun 7 milyara ulaştığı ortaya konulmuş. Son rakamlar ise nüfusun 7 milyarı aştığı yönünde… Hızla artan nüfusun 2050 yılında 10 milyar olması bekleniyormuş. Bu oranın yükselmesinin en büyük sebebinin ‘birden fazla çocuk dünyaya getirme’ ve ‘gereğinden fazla üreme’ olduğu söyleniyor, ama Avrupa’da (özellikle İtaya ve Fransa) bu oran diğer ülkelere oranla daha az.

Aslına bakarsanız ilahi yaşamın önemli bir kuralı var, o da doğum ve ölüm! Nasıl ki doğum varsa, ölüm de vardır. Yani yaşam bir düzen içinde işler ve bunun önüne geçmek ilahı olarak yanlıştır. Hatırlarsanız Çin Hükümeti yıllardır tek çocuk politikasını sürdürüyordu, ta ki Aralık 2016 tarihine değin…

Hatta geçenlerde Çin Hükümeti 'tek çocuk' politikasının değiştirilip 'iki çocuk' yapılacağını duyurmuştu. Çin hükümeti nüfustaki cinsiyet dengesizliğinin, işgücü azalmasının ve nüfusun hızlı artışının önüne geçmek için 1970'li yıllarda tek çocuk uygulamasına geçmiş ve ikinci çocuğa sahip olanlara ağır cezalar vermişti.

Bu acı gerçekten yola çıkan “What Happened to Monday” 2070’li yılların distopik krallığında, “tek çocuk yasası” dayatmasını perdeye yaftalayarak, artan nüfusun ancak bu şekilde azalacağını ön görüyor. Açıkça altını çizmek gerekirse, bu konuyu birçok distopik filmde gördük, lakin konu hiçbir zaman ana hikâye olarak seyirciye sunulmamıştı, seyirci hep yan hikâye olarak izlemişti. İlk defa ana hikâye olarak beyazperdede boy gösteren film, Netflix’te yayınlanan %3 dizisinin finalinde meydana gelen olaylara yeşil ışık yakarak, tek çocuk yapmanın ‘ideal’ olduğuna kanaat getiriyor.

Yönetim ile beraber, faşist rejimin gölgesi altında kalan ve bu rejimin doğru olduğunu savunan Çocuk Tahsisi Bürosu” yöneticisi Nicolette Cayman, varoluşu ve onun getirdiği yasayı sorgulayarak seçim ve tercih hakkımızın olmadığını belirterek toplumun özgürlüğünü elinden alıyor.

“BEN VARKEN SİZE SÖZ DÜŞMEZ”

Tanrı’nın işine karışan ve ipleri eline alan acımasız ve sadist ruhlu Cayman, padişahçılık oynayarak, dünyanın nüfusunun kontrol edilemez boyutlara ulaştığını ve kıtlığın insanlığı kasıp kavuracağına inandığını ve bu uğurda her şeyi yapacağına inanıyor. Aslında bu şu demek oluyor: “sonuca/hedefe/amaca giden her yol mubahtır.”

Tabi bir de işin şu boyutu var: Cayman daha iyi bir gelecek için çocuk sahibi olmak isteyenlerin ekonomik gücünü ön plana alarak, bilinçli olmalarının önemli olduğunu vurguluyor, ama buna karar vermek tek kişinin tekelinde olmamalı…

Peki, film sadece bize bunu mu yansıtıyor? Filmin bize anlattığı şeyler çok daha derin ve onu özümseyebilmek için büyük resmi görmek lazım, ancak o zaman taşlar yerine oturuyor.

Aklınıza toplam yedi çocuğu olan bir aile getirin ve o çocukların sadece bir gün dışarı çıkabildiklerini tahayyül edin. Bunun yanı sıra, geçmişte iki ve daha fazla çocuk yapmış zengin ve fakir insanların çocukları daha huzurlu ve refah bir gelecekte uyanmaları için dondurulmalarına ne diyorsunuz? Çok zalimce değil mi?

Başı yıllarca beladan kurtulmayan Settman ailesinin patronu olan Terrence’in (büyükbaba) doğum yapan kızı, yediz doğurup hastanede vefat eder. Terrence yedizleri gizli bir eve kapatır ve onlara haftanın günleri isimlerini verir. Her gün onlardan yalnızca birisi sokağa çıkabilir, lakin Karen Settman olmak şartıyla! Özetle, 7 kız tek bir kimlikte birleşir. Göze batmamak adına hepsi sanki tek bir kişiymiş gibi davranırlar. Bir gün eve dönmeyen Pazartesi kaybolunca işler iyice sarpa sarar.

Aslında burada akıllara ilginç bir soru düşüyor o da şu: Neden dördüz değil de yediz? Yedi çocuk hikâye adına büyük bir handikap, çünkü onları tanımak ve ne yaptıklarını öğrenmek için 123 dakika yeterli değil. Sürenin daha uzun tutulması film adına daha yararlı olabilirdi.

NEDEN 7 ÇOCUK?

Net bir ifadeyle, yönetmen Tommy Wirkola şayet 7 karakteri 3-4 karaktere indirgeseydi, hikâyede neredeyse hiç tanışmadığımız karakterlerle de tanışma fırsatına erişmiş olacaktık. Esasında bunu şöyle düşünebiliriz: zaten film distopik bir geleceği anlatıyor ve o nedenle de oldukça absürt, ama yediz olayının dayandığı nokta tamimiyle farklı… Çocukların elden alınma olayı ne kadar insanı perişan eden bir olaysa yediz doğurmak da öyle, yönetmen alın size tezatlık diyor. Bir tarafta elden alınan çocuklar, diğer tarafta yedizler… Yedi çocuk neticede daha güçlüdür ve onları birer birer bulup dondurulmalarını sağlamak da haliyle daha sıkıntılı bir görevdir. İşte tam da bu nedenle aksiyonun ve gerilimin gücünü iliklerimize kadar hissetmemiz olasılıklar dahilinde… Şunu da hatırlatmak gerek: Wirkola bir romandan esinlenerek yedi çocuk olayını hikayesine dahil etmiş.

Yukarıdaki paragrafta dile getirdiğimiz ufak çaplı olumsuzluğu görmezden geldiğimizde filmin böyle bir konunun üzerine düşmesinin ne denli önemli olduğunu görüyoruz. Buna ek olarak; İsveç-İspanyol melezi Nooomi Rapace’ın yedi karakteri kendisinin canlandırıyor oluşu da izleyiciyi perdeye yaftalayarak mantık yürütmesine vesile oluyor. Teknik vurgulamara önem veren Wirkola bunun üstesinden gelmeyi başararak kendisini karmaşanın içinden çıkarıyor. Fazla abartıya kaçmadan aksiyon ve gerilim sahnelerini birleştiren yönetmen düşünsel bir distopik bilim kurgunun ağlarını örüyor. Lisbeth Salandar (Ejderha Dövmeli Kız) olarak nam salan Noomi Rapace’ı tercih edişi de doğru bir seçim yaptığını gösteriyor.

Seyircinin filmi sindire sindire izlemesi için imkân tanıyan yönetmen, filmi sonlandırmak için acele etmiyor ve bütün sürprizi finale saklıyor. Flashback ve flashforwardlarla geçmiş ve bugün arasında bir köprü kuran film, ‘individualizm’ olgusunu eleştirerek 7 ayrı karakterin Karen Settman olarak görünmesinin artı ve eksi yanlarını masaya yatırıyor. “Hepimiz birimiz, sloganı ile “birlikten kuvvet doğar” atasözünden etkilendiğini filme yansıtan yönetmen, individualizm’in altına plüralizmi süpürerek ona göz kırpıyor.

Toparlayacak olursak; distopik yönetim biçimine göre demokrasiden uzaklaşan bir toplumun tek merkezden işletilmesini ve yönetilmesini özetleyen film, demokrasinin giderek çatırdağını ve geleceğimizin güvenli olmadığının sinyallerini vererek yıkımın resmini çekiyor. Geleceğimizin güvenli olmasını beklerken, film bize geçmişin unutulmayacağını ve kötücül olayların artı şoklarını yaşamaya devam edeceğimizin istatistiklerini ortaya koyuyor.

https://www.sinegazete.net

Yazının devamı...

Kara Kule Aydınlığa Kavuşamadı!

Korku ustası Stephen King’in romanlarını çoğumuz severek okuduk ve halen de okumaya devam ediyoruz. Bildiğiniz üzere King’in birçok romanı beyazperdeye ve televizyona uyarlandı. İşte yine o meşhur an geldi çattı ve en nihayetinde uzun soluklu roman serisi “Dark Tower” beyazperdede! Fragmanı ilk izlediğimizde içimizde büyük umutlar doğdu, lakin filmi izledikten sonra bu umutlarımız uzaklara yolculuk etti. Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre film çok uzun sürede çekilmiş ve sürekli ertelenmiş. Eğer çok uzun sürede çekildiyse, gerçekten de yazık olmuş. Keşke farklı açılardan ele alınsaydı.

Kendine has jargonuyla korku ve gerilim türünün kralı olarak anılan Stephen King şu ana kadar en çok konuşulan yazarlardan biridir. Romanları hem çok satmış, hem de birçok filme adapte edilmiştir. Bazıları çok sevilmiş, bazıları da ‘olmamış’ olarak nitelendirilmiştir. Şu sıralar büyük eleştiri yağmura tutulan “Mr Mercedes” dizisiyle gündemde olan ve dizinin yürütücülüğünü üstlenen King, son filmi “Dark Tower” ile eleştirmenlerden ne yazık ki geçer not alamayarak tozlu rafların baş köşesine yerleşti. O halde şunu soruyoruz: Film adı gibi iç karartıcı mıydı? İşte bu sorunun cevabını siz seyircilere bırakıyoruz. “Dark Tower” serisini okuyanlar için film büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor, fakat seriden bihaber olanlar için orta şekerli bir kahve tadında olabilir. Bekleneni tam olarak veremeyen filmin en büyük sorunu efekt sosuna bezenmiş sahneler (akla ve düşünce sistemine uygun değil) ile ütopik bir seyirlik olarak kayda geçmesi… Teknolojik efektleri sonuna kadar kullanan film, seyirciye mantık çatışması yaşatarak gerçeklerden oldukça uzaklaşıyor. Şunu şiddetle belirtmeliyiz ki, Stephen King normalde gerçeklikten uzak bir yazardır, lakin bunu efektlerle daha da çekilmez hale getirmek King’in ruhuna zarar verdiği gibi, seyirciyi heyecanlandırmıyor.

BU FİLM BİZE NE ANLATIYOR DEMENİZ KUVVETLE MUHTEMEL

Paralel ve alternatif evren argümanını oldu da bitti maşallah’a getiren yönetmen Nikolaj Arcel detaylara yönelip hikâyeye derinlik katmaktansa hızlı bir şekilde hikâyeyi sindirmemize izin vermeden sonlandırmaya bakıyor. Çocuk karaktere (Jake) gereğinden fazla odaklanan yönetmen diğer karakterleri gölgede bırakıyor ve filme ismini veren Kara Kule’nin işlevini tam anlamıyla hikayelendiremiyor. Oldukça durağan oluşu da buna tuz biber ekiyor. Montajlanmamış sahneler filmin içeriğini bozarken, seyirci nasıl bir film izlediğini kafasında tahayyül edemiyor ve dikkati dağılıyor. Filmde işlenen temaya göre Kara Kule gerçek dünya ile öteki dünyayı birbirine bağlayan ve evreni bir arada tutan bir köprü…. Eğer o köprü yıkılırsa öteki dünyadan canavarlar gelir inancı aşılandığı için gardiyan (İdris Elba) diğer adıyla excalibur kuleyi koruyor, ta ki kötü bir olay olana değin… Siyah Giyen Adam (büyücü Walter) güya evrene ve dünyaya hükmetmek için onu yıkmaya çalışıyor. İşte bu noktada devreye özel güçleri olan kurtarıcı Jake giriyor ve hikâye iyice arap saçına dönüyor. Gerçek ve rüya arasında yol alan, başarılı bir atmosfer yaratamayan film, rüyaları merkeze alarak zaman zaman bize King’in kendi filmleri arasında bir sıçrama yaptığını anımsatıyor sanki…

KARA KULE’NİN ORTAYA KOYDUĞU ŞEY NE?

Filmin başlarında korkuyu ve gerilimi perdeye yansıtan yönetmen filmin ilerleyen sahnelerinde ne yapacağını bilemeyerek raydan çıkıyor, dolayısıyla hikâye de böylece tadını kaybediyor ve o noktada aklımıza çocuk karakteriyle ünlü olan “Pan’ın Labirenti” filmi geliyor. Sanki Stephen King filmi değil de başka bir film izliyor hissine kapılıyoruz. Söz gelimi, ilki 1982 yılında basılan ve toplam 8 kitaptan oluşan bir seri olarak okuyucu ile buluşan Kara Kule’yi bu denli kısa bir süreye (95 dakika) sığdırarak eksik bir şekilde seyircinin beğenisine sunmak pek akıl karı bir iş değil… Fantezi ve bilim kurgunun birleşiminden doğan Kara Kule serisi aslında yaşadığımız dünya içinde değişik dünyalar olduğunu, farklı dünyalardaki farklı zaman diliminin nasıl ve ne şekilde işlediğini anlatıyor, fakat film “Yüzüklerin Efendisi” filminden ilham alarak karışık bir salata ortaya koyuyor. Başka bir okumayla, dünyayı neden yok etmeye çalıştığını kestiremediğimiz Siyahlı Adam ve hakkında hiçbir spesifik bilgiye sahip olmadığımız Jake, Stephen King evrenini yerle yeksan ediyor.

Özetle Kara Kule serisi, ilk romandan son romana kadar okuyucu dehşet içerisinde bırakırken, film ise serideki olaylara yarı yoldan dalarak seyirciye dramdan ve bilinçten yoksun bir film bırakıyor. Karanlık bir tablodan kurtulamayan filmin tek iyi tarafı neredeyse birçok filme konu olan 1408 efsanesinin hikâyeye monte ediliyor oluşu. Hatırlarsanız King’in “1408” isimli bir filmi var ve o filmde 1408 rakamlarının esrarını anlatıyor, burada da benzer bir durum söz konusu.

Geldik en kritik kısma… Usta oyunculuğu ve inandırıcılığıyla seyircinin dört tarafını kuşatan İdris Elba her ne kadar filmin rotasını diğer yöne çevirse de, adeta çizgi romandan fırlamış bir karaktere bürünen

Yazının devamı...

“Nefesimin yettiği kadar sinemanın içinde olmak istiyorum”

Genç yaşında çektiği “Albüm” filmiyle dikkatleri üzerine çeken yazar-yönetmen Mehmet Can Mertoğlu, çocukları olmayan bir çiftin verdiği mücadeleyi bir resim çerçevesi misali duvara asıyor ve o resmi herkesin görmesini istiyor. O resme iyi bakın, çünkü hayatınızı iyi yönde değiştirecek. Toplumun gerçeklerini filme monte eden yönetmenin, farklı bir şablon üzerine oturttuğu film, hem yönetmenin inovatif tavrını ortaya koyuyor, hem de Türk Sinemasına yeni bir soluk getiriyor.

Yine festival için yolumuz Antalya’ya düştü. Festivalde bir hayli konuk vardı, o konuklardan biri de iki yıl önce “Sivas” filmi hakkında ‘Rixos Downtown’ otelinde röportaj yaptığımız Muttalip Müjdeci oldu. Müjdeci bu kez “Albüm” filmiyle izleyicinin karşısına çıkıyor. Biz de kendisini çok sevdiğimizden ve samimi bulduğumuzdan ötürü kendisi ile yeniden söyleşelim dedik. Aynı yerde, aynı havayı solumak bir hayli ilginç oldu doğrusu…

Altın Aslan Ödülü için yarışmak üzere 71. Venedik Film Festivali'ne seçilen ve Jüri Özel Ödülü'nü kazanan, 88.Akademi Ödülleri, ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında Türkiye'nin Oscar aday adayı olan “Sivas” filminde yer alarak adından söz ettiren Muttalip Müjdeci, filmi Albüm ’de baş komiseri canlandırıyor.

Ödül alacak projeleri önceden kestiren ve o projelere dâhil olan Muttalip Müjdeci’nin ayağı “Albüm” filmine tıpkı “Sivas” filminde olduğu gibi uğurlu geldi. Cannes'da bölümünde yarışan filmi ile ‘Yılın En Yenilikçi Yönetmeni’ ödülünü alan yönetmen Mehmet Can Mertoğlu, yine aynı şekilde Adana Film Festivalinde En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Senaryo’ ve ‘En İyi Sanat’ ödüllerini kucakladı, ama ne yazık ki Antalya Film Festivalinden eli boş döndü. Filmin ödül almasını ummamıza rağmen jüri bizi hüsrana uğrattı.

Bu kadar konuşulan ve Adana Altın Koza ’da ödül toplayan film hakkında bilgi edinmek veya merakını gidermek isteyenler olursa Muttalip Müjdeci ile yaptığımız keyifli röportaja göz atabilirler. Ufak bir ara not: film 4 Kasım’da vizyonda!

Arzu Çevikalp: Film, Cannes’da tek uzun metrajlı film olarak gösterildi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Muttalip Müjdeci: “Albüm”filmine Kayseri’de dâhil oldum. Senaryosunu okuduğumda çok ilginç geldi ve daha o zaman filmin başarılı olacağını ve büyük bir festivalde gösterileceğini anladım. Cannes olması bir ayrıcalıktı, çünkü yönetmenin ilk filmiydi. Orada yarışması bile güzel oldu. O sene Türkiye’den tek film gitti.

A.Ç: Peki, Cannes’daki tepkiler nasıldı?

M.M: Bayağı ilgi vardı. Fransa’nın başka şehirlerinde de gösterildi. Gurbetçi vatandaşlarımız tarafından sevildi. Herkes Cannes’daydı. Salonlar tıklım tıklım doluydu, eleştiriler güzeldi. Daha çok orta yaşın üzerinde insanlar vardı.

“TÜRKAN ŞORAY İLE FİLM ÇEKMEK İSTERDİM”

A.Ç: Daha önceki röportajımızda Oya Aydoğan ile film çevirmek istiyorum demiştiniz. Şu an aklınızda farklı bir isim var mı?

M.M: Kendisine buradan rahmet diliyorum. Kısmet olmadı. Şu an bir şey diyemiyorum ama Türkan Şoray ile film çekmek isterdim. Bizler Anadolu’da yetiştik, şu bir gerçek ki; ortalamaya vurulduğunda onların filmleri daha çok izleniyor. (özellikle Anadolu’da) Hep böyle hayalimde kalmıştır.

A.Ç: Aklınızda oyunculuk var mıydı, fikriniz “Sivas” filminden sonra mı değişti?

M.M: Aklımda oyunculukvardı. Bir fırsatını ve kabuğun kırılmasını bekliyordum. Bir yerden bir şey çıkacaktı, fakat ne zaman ve nereden çıkacağı belli değildi, kısmet Sivas’ın oldu.

A.Ç: Kendinizi oynarken nasıl değerlendiriyorsunuz, oynarken rahat mısınız?

M.M: Yönetmenlerin söyledikleri ağızdan söyleyeyim dilerseniz. Ben normalde duygusal bir insanım. Kafamda bin tane sorun da olsa sette hepsini geride bırakıyorum. Allah bana böyle bir yetenek vermiş. Sadece o anı düşünüyorum. Onların birkaç planda çekmek istediklerini ben tek planda çekiyorum, bu da onların hoşlarına gidiyor. Artı yeni bir şeyler katıyorlar ve senaryoya sen de bir şeyler ekleyebilirsin diyorlar. Eklediklerimden memnun kalıp onları da çekiyorlar. Onları yormuyormuşum öyle ifade ediyorlar.

“YÖNETMENİMİZ HESAPTA OLMAYAN ŞEYLERİ KATABİLİYOR FİLME, ÖZELLİĞİ ÖYLE…”

A.Ç: Bence, doğal bir oyunculuğunuz var, komiser olarak filmde bunu gayet iyi bir şekilde vurguluyordunuz.

M.M: Bize verilen görevi yaptık. O komiser rolünde de şöyle bir şey var; son ifade alınan kısımda ben yokum. İfadeyi aslında başka bir polis alacaktı.

Yönetmenimiz hesapta olmayan şeyleri katabiliyor filme, özelliği öyle. Beni çağırdı ve ifadeyi de senin almanı istiyorum, yapabilir misin diye sordu. O an herkes oraya toplanmıştı, karakol çekimleri vardı. Emniyetten belli bir süre izin alınmıştı. Bana bir beş dakika müsaade et dedim ve dışarı çıkıp senaryoyu okudum. Sonra tamam dedim. Yönetmen de ekip de çok memnun oldu.

A.Ç: Filmin Antalya’da ödül alma şansı var mı bu konuda ne düşünüyorsunuz? (Röportaj yapıldığında Antalya Film Festivalindeydik ve ödüller belli olmamıştı.)

M.M:Biz daha önce Adana’daydık, üç ödül aldık: ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Senaryo’ ve ‘En İyi Sanat’ ödülü… Favoriydik. Şansı olduğuna inanıyorum, diğer filmleri de izledim hepsinin yolu açık olsun. Bol şans! Ödül alacağımız kanısındayım. Ne alırız kestirmek güç. Çok sıkı filmler var. “Albüm” buradan boş dönmeyecek.

A.Ç: “Albüm” filminde ortaya konduğu gibi Anadolu’da çocuğu olmayan tanıdıklarınız var mı? Böyle bir ortamın içinde daha önce bulundunuz mu?

M.M: Kesinlikle, çevremizde de var. Bu sanki toplumda bir utangaçlık, ayıp gibi bir şey… Adamın yuvada çocuğu vardır söyleyemez. Dile getiremez. Genelde sorarlar çocuğun var mı, kaç yıllık evlisin diye, çocuğum yok derseniz, niye çocuğunuz yok, olmuyor mu diye konuşurlar. Üzerine de şu doktora gitseniz şu hocaya gitseniz tarzında bir baskıya maruz bırakırlar. Aslında Türkiye’nin her yerinde var, fakat Anadolu’da daha çok var.

“DEVLET GÖREVİNİ İYİ YAPARSA SORUN OLMAZ.”

A.Ç: Çocuğu olmadığı için ya tüp bebek, ya da evlat edinmeye karar veren anne babalar oluyor, karşı mısınız bu tür hadiselere?

M.M: Kesinlikle değilim. Devletin bu işi yürüten görevlileri var. Bu kişilerin titiz çalışmaları çok önemli… Sokağa bırakılan bir sürü mağdur çocuk var. Kimileri kapı kapı, doktor doktor dolaşıyor çocuk yapmak için, kimileri de var ki, çocuklarının kıymetini bilmiyor. Maalesef böyle bir dünyadayız. Yuvalara verilen çocuklara sahip çıkılmalı. Devlet görevini iyi yaparsa sorun olmaz, çünkü sonradan sahip çıkma olayları baş gösteriyor ve çocukların aileleri 15–20 sene sonra ortaya çıkıyorlar. Mesela çocuğun verildiği aile zengin, aniden babası ve annesi çıkageliyor. Bunlara daha net bir çözüm bulunmalı!

A.Ç: Bu evlat edinme olayı biz de neredeyse yok denecek kadar az.

M.M: Maalesef öyle… Belki de vardır kim bilir… “Albüm” filminde biz bunu ortaya koyuyoruz. Benim de dikkatimi çekiyor. Aile çocuğunu alıp da kasabada yetiştirmeyip şehre götürüyor, keşke kasabada yetiştirse çocuğunu… Öyle bir toplum işte!

A.Ç: Filmde, toplum baskısı yüzünden söylemiyorlar değil mi çocuğu aldıklarını?

M.M: Bu aslında sevap olan hayırlı bir iş… Allah’ın bildiği bir şey… Yuvasız bir çocuğa yuva veriyorsun ve anne baba oluyorsun. Niyeyse tam tersi oluyor, insanlar genelde saklamayı tercih ediyorlar. Filmde bunu saklamıyorlar, fakat daha açık olabilirlerdi. Dediğinize de ayrıca katılıyorum.

“ÇOK SİGARA İÇİYORLAR, ÖĞRETMEN SİGARA İÇER Mİ HİÇ!”

A.Ç: Filmin amacı seyirciye bir önceki cevabınızda ifade ettiklerinizi mi göstermekti?

M.M:Sadece oraya takılıp kalmamak lazım… Devlette belirli işleyişler var, sen neyin derdindesin, oradaki insanlar neyin derdinde, toplum neyin derdinde gibi. Mesela size çok basit gelen bir şey başkası için hayati bir önem taşıyor. Size ufak gelen bir şey ise, başkası için büyük anlamlar taşıyabiliyor. “Albüm” de bize onu söylüyor. Mesela filmde yurda gidiş sahnesi var, adam orada kızının üniversitesinin derdinde, ama baba olmak isteyen adam evlat edinme derdinde, çünkü 10 yıldır çocukları olmuyor. Adam karakola düşüyor, evine hırsız girmiş, ama onun bir suçu yok zaten iyice darmadağın olmuş. Giderken hırsız düşüyor ve ifade vermeye gelirim diyor, ama maalesef öyle değil, gelmiyor. Baba da kendini birden suçluların arasında buluyor. Birden bire hayatı değişiyor, bir dakika önce neydik bir dakika sonra ne olduk hesabı… Orada prosedürler işlenirken aklınızı başınıza alın diye bir dürtme oluyor. Bunlar toplumun gerçekleri. Bize şunu söylediler: “Çok sigara içiyorlar, öğretmen sigara içer mi hiç!” İçmiyor mu, bunlar toplumun gerçeği değil mi? Karakola girdiğiniz zaman hemen çıkabiliyor musunuz? Orada bir sürü olaylar oluyor. Kazası, gaspçısı, hastası… Herkes geliyor. Oradaki memura da bir şey diyemiyorsunuz, o da haklı. Adamın sizi mahkemeye çıkarması gerekiyor. Gece nöbetçi mahkemesi oluyor, alkol muayenesi yaptırması lazım. Suçlusun diye seni hemen gönderemiyor. İster istemez işlemler uzuyor. Baba karakola girdiğinde canının derdinde, polis de tutmuş başka bir şey diyor. Hayat onlar için devam ediyor.

A.Ç: Albüm gerçek bir hikâyeyi mi anlatıyor, yoksa bir kurgudan mı ibaret?

M.M: Salonun birinde izleyici bize şunu sordu: “filmde çocuğu almaya gidiyorlar, çocuk tıpkı Suriyeliler gibi, biraz da kara yağız. Suriyelileri küçümsüyor musunuz?” Tam tersine farkındalığı ortaya çıkarmaya çalışıyoruz dedi yönetmen. Türkiye’de İngiliz mülteci yok ki, Suriyeli mülteci var. Bunlar toplumun gerçeği.

A.Ç: Türkiye’deki insanlar zaten çocuk alırken çocuk alalım mı, almayalım çocuğun kökeni nedir, ailesini iyi tanımıyoruz diye almak istemiyorlar. Böyle de bir önyargıları var diye düşünüyorum.

M.M:Onlar da haklı belki de. Hepsinin içinde ileride bu çocuğun ailesi ortaya çıkar mı korkusu var, ama çok yaygın değil, insanlar nedense çekiniyorlar. Bizim film komedi filmi. İnsanların başlarına gelen olaylar anlatılıyor. Hayır işleri yapayım derken iş farklı yere gidiyor. Seyirci izlediğinde daha net karar verecek. 4 Kasım’da vizyondayız!

A.Ç: Filmin başında inek sahnesi vardı, o sahne çocuk sahibi olmak isteyen insanlarla bağ kurmak için miydi?

M.M: O sahne güzel bir sahne. Döllenme yoluyla çocuk sahibi olmak ve tüp bebek olayına parmak basmak içindi. Bize de sürpriz oldu, sahne filmden sonra çekildi. Yakışmış filme.

“GİTTİĞİMİZ YERLERDE GEREK YURT İÇİNDE, GEREK YURT DIŞINDA İYİ TEPKİLER ALDIK.”

A.Ç: Film ağır ilerliyor ve filmde toplumun mutlaka görmesi ve ders alması gereken mesajlar var. Film Türk toplumu için bir hayli önemli, bunu esas alarak izleyicinin filme hakkındaki görüşlerini merak ediyorum.

M.M: Gittiğimiz yerlerde gerek yurt içinde, gerek yurt dışında iyi tepkiler aldık. Filmin değişik bir konusu var, hemen hemen böyle bir konu yok başka. Güzel mesajlar geliyor. İki memurun başlarından geçen olaylar, onların çocuk sahibi olma problemi, aile ve çevre baskısı, çevrelerine nasıl göründükleri aktarılıyor filme. Diyelim ki, kadınlar birbirleriyle arkadaş ve eşimin bir arkadaşı var ve eve o arkadaşı gelecek, ben o adamı sevmiyorum, o da beni sevmiyor ama eşimin yüzünden mecburen bir araya geliyoruz. Güya filmde çocuğu seviyorlar, koruyorlar ama yine de onun yanında sigara içiyorlar. Dışarı çıksalar balkonda içseler olmuyor. Hepimiz yapıyoruz bunları. Bize şunu çok sordular: “yurt müdürleri ve baş komiserleri oynatmak için nasıl izin aldınız?” Yönetmen onlar oyuncu dedi. Rollerini doğal bir şekilde oynadılar. Gerçekten öyle zannetmişler. O kadar gerçekçi uygulanmış ki! Seyirci bile oranın memurları zannetmiş onları. Maalesef böyle.

A.Ç: Yönetmeni yenilikçi olarak tanımlıyorlar bu sizce doğru mu? Yeni bir sinema akımı mı başladı?

M.M: Yönetmen daha çok genç, ama aşırı bilgili… Çok film seyrediyor. Dünya sinemasından etkileniyor. Onlara göre de bir şeyler yazdı demek ki. Her gittiği yerde hem seveni hem eleştireni var.

“ROLÜN KISALIĞINA VE UZUNLUĞUNA TAKILMAM HİKÂYE DÜZGÜN OLSUN YETER.”

A.Ç: Sivas’tan sonra Albüm filmini tercih ettiniz. İyi bir hikâye seçicisi olduğunuzu düşünüyorum.

M.M: Rolün kısalığına ve uzunluğuna takılmam hikâye düzgün olsun yeter. Kaş çatma ve gülümseme olayı bile yeter. Ben de ekibin bir parçası olarak, duvara bir tuğla da ben koyayım hesabındayım. Buraya gelmeden önce ‘Körfez’ filminde oynadım. İzmir’de çekildi. Şu anda yapım aşamasında… Kafama yatan projelerde yer alıyorum.

A.Ç: Bundan sonra o zaman tüm hayatınız oyunculuk üzerine geçecek.

M.M:Öyle gözüküyor ama nasipte olmayınca olmuyor. Nasibimizde varsa eğer buradan ekmek yiyeceksek hayırlısı diyorum. Kovalıyorum, kovalamaya devam edeceğim. Gelen teklifleri değerlendiriyorum. Birkaç dizi görüşmem var. Nefesim yettiği kadar sinemanın içinde olmak istiyorum.

A.Ç: İlla başrol olarak görev alayım diyor musunuz?

M.M:Senaryo çok önemli... Bana uygun bir şey olursa oynarım. Her şeyi zaman gösterir. Komiser rolüyle güzel tepkiler alıyorum.

“İNSANLARIN ESKİYE DAİR MUTLAKA RESİMLERİ VARDIR.”

A.Ç: Oynadığınız sahne ile ilgili akımı bir şey kurcaladı. Çok küfür vardı, olmasa daha iyi olmaz mıydı?

M.M:Ben de istemiyorum açıkçası ne yalan söyleyeyim, ama bana hep böyle denk geliyor. Ne verildiyse onu yaptım. Bu durum beni de rahatsız ediyor, küfür rahatsız ediyor anlamında demiyorum, neden bana böyle rol denk geliyor, ben de normal olarak oynasam diyorum. Hep bir şey ekliyorlar.

A.Ç: Filmin albüm olmasının sebebi bir ispat meselesi miydi?

M.M:Evet, bir ispat meselesiydi. İleride hamileliğin nasıl geçti, sen birkaç aylıkken şunlar oldu, yazın onu kışın şunu giydin soruları sorulduğu vakit, anne tüm bunları ispat edecek bir albümü olsun istedi. Çocuk büyüdüğünde ise, çocuğa albümü göstererek bak yavrum şurada seninle şunu yaptık, beraber çay içtik, denize gittik demekti amaç.

Mesela yıl 2015–2016 kadın hamile ama hiçbir resmi yok. Bu kadın hangi tarihte yaşıyor? İnsanların eskiye dair mutlaka resimleri vardır.

Bu uzun röportaj için Muttalip Müjdeci’ye teşekkür ediyoruz.

Söyleşi: ARZU ÇEVİKALP

arzucevikalp@gmail.com

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.