MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Tarantino kokulu bir western filmi

Arzu Çevikalp, “The Magnificent Seven" filmini milliyet.com.tr için yazdı…

“The Equalizer” (Adalet) filmiyle hafızalarımızda yer edinen yönetmen Antoine Fuqua, bu kez western-aksiyon türüne haiz olan “The Magnificent Seven” (Muhteşem Yedili) filmiyle karşınızda… Denzel Washington’ı bir önceki filmindeki gibi baş koltuğa oturtan yönetmen Fuqua, Washington’ı hem sert, hem de yumuşak bir karaktere dönüştürüyor. Washington kimi zaman yufka yürekli, kimi zaman da kabuğunu kırmak istemeyen demir adam misali… O güçlü yapısının altında bambaşka bir karakter yatıyor. Sanki Washington öfkesini yıllarca içinde saklamış da, bir ortam olduğunda o öfkesini kusacak gibi… Washington’ı tercih etmekle hata etmeyen yönetmen, filmin belkemiğini dramatik ve aksiyon sahneleriyle donatıyor. Tam bir western filmi olduğunu söyleyemeyeceğiz, çünkü film Quentin Tarantino’nun filmlerini andırıyor. Özellikle de Lincoln’a atıfta bulunduğu sahne!

“The Hateful Eight” filmiyle western-vari bir film yapan Tarantino, filmin birçok sahnesinde Lincoln’a göndermeler yaparak onu merkeze koymak istedi, fakat biraz aşırıya kaçtı. Burada aynı durum yok belki, ama aralarında bazı benzerliklerin olduğu yadsınamaz. Hikâyede Lincoln’un adı geçiyor ve bununla ilgili bazı ironik cümleler var. Bunun dışında; “The Hateful Eight” filmindeki çetenin adı nefret edilen sekizliydi, “The Magnificent Seven” filmindeki çetenin ismi ise muhteşem yedili… Birbirine zıt iki çeteyi düşünün, biri kötülükden besleniyor diğeri de iyiliklerden… Muhteşem Yedilinin en önemli hedefi kasabayı Teksas’a çeviren, kasabalıya zulüm eden ve Hitler’den nemalanan diktatör ruhlu adamın başını ezmek! 1800’lü yıllarda geçen film kötü ve iyinin arasındaki mücadeleyi perdeye yansıtarak, bir zamanların en önemli filmi “İyi Kötü ve Çirkin”in gözlerimizin önünden bir film şeridi misali geçmesine vesile oluyor. Western ’in babası olan böylesine anlamlı bir filmden ilham almak onun önünde saygı duruşuna geçmektir.

Net bir ifadeyle film; kasabalıya susarak, korkarak, bir köşeye sığınarak savaş kazanılmaz, savaş sonuna kadar mücadele ederek kazanılır deyip şunu ekliyor: Yaşam da böyle değil mi? Tarihteki tüm savaşlar bu şekilde kazanılmadı mı? Bazen karşınızdaki kişiye güçlü olduğunuzu ve korkmadığınızı göstermeniz gerekir, yoksa o kişi sizi ebediyete kadar köle olarak kullanır. Sindirilmiş toplum; çürük bir elmaya benzer. O elmayı yerseniz zehirlenirsiniz.

GEÇMİŞTEN BUGÜNE KAPİTALİZM

1800’lü yıllarda bile kasabalıya zarar veren ‘kapitalizm’ paranın insana aklınıza gelecek her şeyi yaptıracağının kanıtını ortaya atıp, para için adam öldüren zalim bir diktatörün içinde bulunduğu durumu dramatik bir şekilde seyirciye aktarıyor. Kapitalizm meselesinden hiçbir türlü kurtulamayacağımızın resmini çeken yönetmen Fuqua, hikâyeye ait sırrı sonuna kadar saklıyor. O sır filmin sınırı öyle bir çiziyor ki, tüm bunlar o yüzden yaşandı diye düşünüyorsunuz. Peki, kasabalıya korkusuz ve cesur olmayı öğreten Muhteşem Yedili nasıl muhteşem hale geldi?

Feminist okumalara açık olan film, kocası öldürülen bir kadının intikam için Muhteşem Yediliyi bir araya getirişini ortaya koyuyor ve onun sayesinde herkes kendine bir görev ediniyor. Bir kadının o denli sınır tanımadan intikam almak istemesi ve belki ölümüne gitmesi izleyicide şöyle bir duygu uyandırıyor: İnsan yaşadığı toprak için her şeyi yapar, kadın bile olsa! Tabi bu kadın biraz fazla gözü kara orası ayrı konu… Kadın çok iyi silah kullanıyor ve iyi atış yapıyor ki, bunu yapabilen kadın sayısı azdır. Şunu da ilave edelim; Muhteşem Yedilinin başını çeken Denzel Washington’ın da aynı onun gibi intikam istiyor, ama onun sebebi çok farklı…

Aslında filmin bize anlattığı şey sıra dışı değil, fakat yönetmen onu dramatize etmede başarıya ulaşıyor, tabi bir de bunu güzel bir görsellikle seyirciye anlattı mı, tamamdır. Film çok hızlı bir şekilde başlayıp, hızlı bir şekilde devam ediyor, hiçbir duraksama yaşanmıyor, ancak Washington’ın Kızılderili ile yemek yediği sahne seyircinin midesini allak bullak edebilir. Yönetmen Fuqua aksiyonu ve keskin sahneleri sevdiği için çekinmeden filmlerine monte eder, tabi şunu da unutmamak lazım: film beyazperdeye Fuqua tarzıyla yeniden uyarlandı. Fuqua’yı tanıyanlar az çok bilirler, Fuqua seyirciyi, düşündürür, hüzünlendirir, güldürür ve onlara olayları irdeletir. Bunu yaparken de karakterleri yakın markaja alarak onları yakın plan olarak çeker. “The Magnificent Seven” filminde de aynısını yapıyor, ama bu kez uzak planları daha fazla tercih ediyor.

EŞİTSİZLİK VE KÖLELİK

Müziklerin dikkat çekici oluşundan hiç bahsetmiyoruz bile… Quentin Tarantino’nun “The Hateful Eight” filmindeki kadar olağanüstü olmasa da izleyiciyi yeterince tatmin ediyor. Müzik western için önemlidir, sahnelere doğru oturtulduğu zaman ortaya müzikle harmanlanmış iyi bir western filmi çıkar. Geldik western filmlerinin olmazsa olmazlarına… Genelde İspanyolca kelimeler kullanılır. Mesela adios, muchachos, andale gibi… “The Magnificent Seven”da onlardan farklı olarak ‘güero’ kullanılıyor, anlamını merak edenler için ufak bir açıklama yapalım: ‘Güero’ Meksika İspanyolcasında açık tenli ve sarı saçlı bayan ya da bay anlamına gelir, filmin altyazısında yakışıklı olarak geçiyordu ve doğru olmadığını söylememizde fayda var.

Eski western filmlerinde gördüğümüz birçok detayı bir araya getiren Fuqua, teknik detaylara fazla eğilerek hikâyenin ucunu ara ara kaçırsa da, karakterlerin başarılı oyunculukları sayesinde vitesi yükseltiyor. Genel itibariyle; diyaloglardaki taşlamalar, ironiler ve gediğine yerleştirdiği ucu sivri oklar zaman zaman western filminden ziyade didaktik bir film yaptığının sinyallerini veriyor, bunu da bize Denzel Washington’ı kadroya dâhil ederek yaptığının kanıtını sunuyor, çünkü Fuqua da Washington gibi siyahi bir yönetmen… Eşitsizlik ve kölelik film altına süpürüldüğü için aşırı derecede göze batmıyor, fakat filmin anti-western bir film olduğuna vurgu yaparsak de haksız çıkmayız sanıyoruz ki. Uzun lafın kısası; Muhteşem Yedili çetesini oluşturan farklı bölgelerden/ırklardan gelen karakterler tüm bu anlattıklarımız doğrultusunda toprakları sahiplerine emanet etmeye çalışıyorlar.

Netice itibariyle; western filmlerinin azaldığı ve neredeyse hiç çekilmediği bir dönemde “The Magnificent Seven”ın vizyonda kendine yer bulması sevindirici, fakat eski western filmleri tarzında olmaması biraz insanı demoralize ediyor. Günümüze yeniden uyarlanmamış bir western olmuş olsaydı ve gözle görülür bir farklılık katsaydı, belki daha büyük kitlelere ulaşırdı. Sıfırdan yapılmış bir western filminin havasını solumak, eminiz ki hepimiz için daha verimli olurdu. Umarız bir gün bu dileğimiz gerçekleşir.

ARZU ÇEVİKALP / arzucevikalp@gmail.com

Yazının devamı...

MİDNİGHT SPECİAL: BİLİM KURGUNUN KARANLIK HALİ

Uzaylıları anlatan bilim-kurgu filmlerine kendine özgü bir bakış açısı getiren “Midnight Special”, geçmişi bugüne taşıyor, ama tam anlamıyla taşıyor mu derseniz, tartışmaya açık…

İstanbul’un açılış filmi olan “Midnight Special” hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki, nereden başlasak bilemiyoruz. Bilim-kurgu türüne haiz olan film, 70’li ve 80’li yılların fantastik filmlerine yanlış bir şekilde göz kırpıyor. Süper güçleri olan bir babanın oğlunu tarikata kaptırmasıyla çerçevelenen hikâye, devletin de araya karışmasıyla iyice karışıyor, sanki bütün malzemelerin mikserle karıştırılmış halini seyrediyoruz. Nasıl ki, Nuh’un Gemisinde aç kalmamak için tüm erzakları bir araya getirip ‘aşure’ yaptılarsa burada da aynısı var. Yani neyin ne olduğu anlaşılmadığı gibi, kafayı yoruyor.

Mantık hataları ile yüzen, Steven Spielberg, M.Night Shyamalan, Christopher Nolan gibi yönetmenlerin bazı filmlerinden feyz alarak hepsini aynı potada eriten dört başı mamur olmayanfilm, klasik bir uzaylı hikâyesini ele alıyor. Film yer yer “Believe” isimli diziye de yer yer benziyor, özellikle çocuk kaçırma sahneleri…

“İnterstellar”, “Superman”, “Supergirl” (dizi), “E.T”, “The Day The Earth Stood” filmlerinin karışımından oluşan film, ütopya ve distopya arasında gidip gelerek, hayallere doğru yolculuk yapıp, kısa bir süreliğine gerçeklerden kopmamıza olanak sağlıyor. Bu yüzden kafamızda bir sürü soru birikiyor ve sorulara yanıt ararken filmden kopuyoruz. Mesela uzaylı çocuğun biyolojik anne ve babası nasıl uzaylı bir çocuk doğurur, bu bir ütopya değil de nedir? Bunu hiç hesaba katmadılar mı? Hiç irdelemeden ya da üzerinde durmadan mı yazdılar senaryoyu? Düşünmek dahi istemiyoruz. Madem çocuk uzaylıydı ailesi de öyle olmalıydı veya her şeyi bir kenara bırakın çocuğun ne zaman ve ne şekilde uzaylıya dönüştürüldüğünden söz edilmiş olsaydı, o zaman mantıksızlıklar silsilesini bir kenara bırakabilirdik. Belki de çocuğun biyolojik anne ve babası onlar değildi ve yönetmen bizi o şekilde oyaladı.

KRİPTON NEDİR?

Bununla kalsa iyi, filmin bir sahnesinde Superman’in çizgi romanı okuyan çocuk ‘kripton’ nedir diye soruyor ve neden böyle bir soru soruyor belli değil… Bu soru ile Superman’a atıfta bulunmak istenildiği kanaatine varıyoruz. Çocuk belki de annesi ve babasını test ediyor ya da kendisinin uzayı olduğuna ve kriptondan geldiğine dair mesaj veriyordu. Hazır konu kriptondan açılmışken devam edelim. Film boyunca yüzücülerin taktığı gözlüklerden takan çocuğun gözlüğü o kadar komikti ki, bize yüzmeye giden bir çocuğun gözlüğünü anımsattı. Gözlüğü takıyor oluşunun asıl sebebi ise şuydu: güneşten rahatsız olduğu için gözlüğünü çıkartmıyordu ve güçlerini bastırmak için onu bir araç olarak kullanıyordu. Tıpkı Supergirl gibi… Supergirl çalıştığı ortamda kriptonik güçlerini gözlüğüyle uzaklaştırıyordu, lakin Supergirl’ün gözlüğü yüzücü gözlüğü değildi ve komik durmuyordu. Bildiğiniz gözü bozuk olanlara verilen gözlüklerdendi. Gözlüğün özel mekanizması sayesinde Supergirl her zaman güçlerini kontrol etmek zorunda kalmıyordu.

Filmde neden yüzücü gözlüğü kullanıldığını merak ediyoruz, çocuğun gözlerinden çıkan mavi ışınlardan korumak için desek yine anlamsız olur, çünkü öyle bir gözlüğün koruyucu tarafı yok. Daha donanımlı bir gözlük kullanılabilirdi. Bunun yanı sıra, çocuğun neden güneşe çıktığında sorun yaşadığının altında durulmuş olsa, film için daha verimli olacaktı, ancak olay örgüsündeki sıkıntılar yolu yokuşa sürdü. Şunu da unutmadan yazalım; çocuğun hasta olduğunu vurgulayan yönetmen çocuğun neden hasta olduğunu belirtmiyor, ama sürekli hastalığını öne sürüyor. Her şeyi seyirci mi anlamak zorunda? Çocuğun amacı neydi sorusuna ise yanıt bulmak neredeyse imkânsız!

Aşırı derecede karanlık (isminden ötürü mü bilinmez) olan film, ‘bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete’ cümlesini filmin altına döşeyerek, kıyamet ve distopya arasında bir benzerlik kurmaya çalışıyor ve uzay distopyasını filmin bazı sahnelerine yansıtıyor. Gelelim filmdeki asıl garip tarafa… Kriptoloji üzerine uzman olan ‘National Security Agency’ (Ulusal Güvenlik Dairesi) teşkilatı çocuğun verilerini analiz ederek onun tehdit mi, yoksa devlete yararlı mı olup olmadığını araştırarak ortaya bir teori atıyor. Bildiğiniz üzere bu teşkilatın büyük çoğunluğunu matematikçiler oluşturuyor. İşte bu sebeple bazı sayılarla ilişki kuran film, matematiksel hesaplardan yola çıkarak çocuğun bazı şeyleri nasıl bildiğine karşı argümanları önümüze koyuyor, ancak o argümanların ne yazık ki içleri boş… Açıkça belirtmek gerekirse; işin içine teoloji giriyor ve konu yine dini tarikata doğru çıkıyor. O dini tarikatta her ne yaşandıysa bunun çocuk ile ilintisi var, lakin o ilinti hakkında yönetmen bize bir şey söylemiyor ve çoğu ayrıntıyı bize bırakıyor. Ortaya teoriyi atıp kaçıyor, sonra da ne düşündüğümü anlayın diyor.

SUPERBOY VE TELEKİNAZİ

Superman’in küçülmüş haline şahit olduğumuz ve ona ‘superboy’ lakabını taktığımız karakteri merkeze alan film, uzaylılardan uzaylı olarak söz etmiyor, uzaylıların başka bir dünyadan geldiğini savunuyor, hem de o dünyanın bizim üzerimizde olduğuna dair yeşil ışık yakıyor. Uzaylıları uzaylı olarak perdeye yansıtsaydı, klişe olurdu diye düşündüğünü varsaydığımız yönetmen, uzaylıları kötü olarak tanımlamıyor, tam tersine onları dünyayı kurtaracak olan insan dışı varlıklar olarak tanımlıyor. Uzay kuşatması kavramından uzak olan film, aşırı yavaş işleyen hikâyesi, düşük temposu ve ‘olmamış’ görsel efektleriyle seyircinin canını sıkarak filmin karmaşasını seyirci üzerine atıyor. Yönetmen bazı sahneler ile Stephen King’in korku romanlarına atıfta bulunmuyor değil! Parapsikolojinin en komplike konusu olan telekinezi tekniğini hikâyenin içine gömen yönetmen, çocuğun uzaylı olmasının yanı sıra telekinetik güçleri olduğuna dikkat çekiyor. Zaten buradan sonrası büyük bir hengâme!

Netice itibariyle; “Midnight Special” uzaylı meselesini terse çevirerek aksiyon ve gerilimle örülü bir hikâye olmadığını öne sürüyor. Film, mesajını finale saklıyor ve final bir parça bile olsa seyircinin yüzünü güldürüyor. Yönetmenin bu filmi yapmasındaki husus; sanıyoruz ki, eski bilim-kurgu filmlere olan bağlılığı…

Yazının devamı...

AĞUSTOS AYINDA İZLENECEK İKİ BAĞIMSIZ FESTİVAL FİLMİ

Ağustos ayını önemli filmlerle geçireceğiz, vizyona damgasını vuracak oluşları da cabası. Listede sadece popüler filmler yer almıyor, bağımsız ve yabancı filmler de var. Zevke göre seçim yapacağız. Bu ay, Eylül ayı için bir basamak niteliğinde, çünkü Eylül’de sezon açılıyor ve birbirinden keyifli filmler seyredeceğimiz açıkça ortada. Yazlık filmlere güzel bir şekilde veda ederek, zor filmlere doğru yol alacağız. Sizler için iki farklı bağımsız filmi analiz ettik. Buyurun okumaya…

Manglehorn: Yalnızlık bir yere kadar çekilir!

Ufak bir kasabada anahtar dükkânı olan yalnız bir adamın mükemmel aşkı bulamadığı için, rutin bir hayatı olduğunu anlatan “Manglehorn” hikâyeyi çok ağır işliyor. Yani o rutini aynen perdeye yapıştırıyor, dolayısıyla bazı sahneler montajlanmamış hissi yaratıyor seyircide, hâlbuki özellikle tercih edilmiş! İşinden başka hiç bir şeyi görmeyen yaşlı adam (Al Pacino) gündelik hayatını bozmamak adına her yolu deniyor, ta ki karşısına bazı engeller çıkana dek…

Hayat inişli çıkışlı olduğu için mutlaka dalga çıkmalı ki, rutin bozulsun! “Yalnızlık allaha mahsustur” anonim lafını filme uyarlarsak, Al Pacino’nun tek arkadaşının kedisi olduğunu görüyoruz, çocuğu bile onu yalnızlığa mahkûm kılmış. Çocukluğunda yaptığı hataların faturasını babasına kesen çocuk, bir türlü onu affetmek istemiyor, ama iş başa düştüğünde de onun kapısını çalıyor. Ne yardan ne de serden vazgeçiyor!

Kimi zaman huysuz, kimi zamansa dost canlısı bir ihtiyara dönüşen Al Pacino, içinde bulunduğu yalnızlık nedeniyle, insanlarla nasıl iletişim kurduğunu unutuyor. Bu yüzden de karşısına çıkan fırsatları iyi değerlendiremiyor. Macera yaşamaktan bile çekinen Pacino artık yaşlıyım ‘benden ne köy ne kasaba olur’ diyerek kendini bırakıyor ve geçmişe sünger çekiyor. Ama o geçmiş onun yakasını bırakır mı hiç? Aslında Al Pacino sanki kendini oynuyor, çünkü oldukça yaşlandı ve bu durum aynı şekilde filme de sirayet ediyor. Kendini olduğu gibi kabul etmeyen, çevresini görmeyen ve sıkıntılara göğüs geremeyen Pacino aslında oynadığı karaktere güzel can veriyor. Pacino’nun çoğu filminde uzaklara derin bir şekilde baktığını iyi bildiğimiz için aynısını burada da görüyoruz. Pacino dalıp gidiyor hülyalara doğru…

Netice itibariyle; “Manglehorn” sade bir temayı kendine göre renklendiren, tek başına yaşamanın zorluklarını sorgulatan, aşkın önemine değinen, insan ilişkilerinin her yaşta mümkün olduğunu dile getiren minimal bir film… Yaşlı bir adamın gün boyunca neler yaptığını rahatlıkla izleyebildiğiniz film, bazen dümenini sola kırıyor, ama genel itibariyle düz bir çizgide ilerliyor. Duygularını ifade etmekten çekinmesi de işin tuhaf tarafı! Gerçi bazı erkekler böyledir, hele yaşlandıklarında daha da çekilmez hale gelirler.

Starry Eyes: Şöhret için ne kadar ileri giderdiniz?

‘Şöhret oldum, ya da şöhret olacağım’kelimelerini çok sık duyuyoruz, peki şöhret olmak için ne gibi şartlar yerine getirilmeli? Günümüzden yola çıkarak, şöhret olmanın çok zor olduğunu ve o şartları yerine getirecek insanların sayısının gitgide azaldığını dile getiren “Starry Eyes” şöhret olmak için, her yolu deneyen genç bir kızın hikâyesini ters motiflerle anlatıyor.

Filmin anahtar kelimesi olan şöhreti korku unsurlarıyla süsleyen yönetmen Kevin Kolsch, alışılmışın dışındaki metotlarla yavaş yavaş hikâyeyi hareketlendiriyor. Sürekli akışın değişmesi filmin gidişatı açısından oldukça iyi, çünkü izlerken kafanızda bir soru birikiyor ve o sorulardan yalnızca bir tanesini sormaya hak kazanıyorsunuz. Sebebi de hikâyenin yoğunluğunun fazla oluşu!

Hikâye şu şekilde gelişiyor: Şeytanın kölesi haline dönüşmesi için ayağı kaydırılan genç kız, aynada aslında kendi yansımasını görmüyor, zira şeytan onu yönlendiriyor. Mesela deneme çekimlerine gittiğinde kontrolü şeytan eline alıyor, ama onu değerlendiren kişiler çok güzel oynadığını düşünüyorlar. Buraya dikkat; oynayacağı filmin ismi ‘Gümüş Çığlık’ ‘Ruhunu satan kadın’ (referans film: “Hayalet Sürücü”) mitini, filme oturtan yönetmen eski kimliğinden kurtulup, yeni kimlik arayan genç kızın nasıl şeytana dönüştüğünü gösteriyor. Satanizm tabanlı hikâye, pentagramlarla bağ kurarak, o sembolün altında gizli olan olayları gün yüzüne çıkartıyor ve seyirciye karanlık çağları irdeletiyor.

Genellikle saf karakterleri kötülük ile sarıp sarmalayan şeytanın oyunlarından yola çıkan film, benzer bir şekilde genç kızın hayatını nasıl tükettiğini göz önüne seriyor. Bir kere şeytanın oyuncağı haline geldiyseniz, ya da içinize kötülük girdiyse kurtulmanız çok zor.

Sonuç olarak; etkili müziklerle yeniden doğuş olgusuna yer veren, eski hayata veda ederek yenisini kucaklatan ve hikâyeye hunharlığı yerleştiren “Starry Eyes” yer yer “Black Swan”a dönüşen sahneleriyle gizemli bir gerilim filmi izlediğimizin garantisini veriyor. Ruhsal ve fiziksel sorunlarla genç kızın hayatını çevreleyen film, onun değişimini an be an beyazperdeye yansıtarak, bazı şeylerin çok tehlikeli olduğunu simgeliyor ve paranoyanın ne büyük bir sorun olduğuna dem vuruyor.

Yazının devamı...

İNSAN MIYIM, YOKSA EŞYA MI?

“Ted 2” izleyenlere hayatı sorgulatan ve bazı açmazlara çözüm getiren, zeki trüklerle bezeli, anlamlı bir film… Başarılı diyalogları ile izleyenleri ayrı bir havaya sokması da cabası!

Canlanan oyuncak ayı efsanesine farklı bir bakış atan Family Guy’ın yaratıcısı Seth MacFarlane “Ted” filmiyle büyük bir ilgi toplamıştı. MacFarlane’in ilk sinema projesi olan “Ted” başarılıydı, fakat hedef kitle gençlere yönelikti ve duygusal yönü ağır basıyordu. Peki, MacFarlane “Ted 2” için bu sefer nasıl bir tablo çizdi? Gelin hep beraber bunu inceleyelim.

“Ted 2” her yaşa hitap eden bir film… Filmin ortaya koyduğu ana fikir şu: Eşya ve insan arasında bir denge oturtturan MacFarlane, insani duygulara sahip Teddy’nin farklı olmasına rağmen, yasalar önünde aynı insanlar gibi yargılanması gerektiğini vurguluyor ve adli sistemin zorlayıcı olduğundan şikâyet ediyor. Düşünün ki haklarınız elinizden alındı ne yapardınız? İşte Teddy’nin içinde bulunduğu durum bu sorunun yanıtında saklı… Eşit olmanın önemine eğilen yönetmen, Teddy’nin görünüşü itibariyle sorun yaşadığını göz önüne sererken, nice kalpsiz insanlardan daha yürekli olduğuna dikkat çekiyor. Oyuncak ayının canlanması evet çok ütopik bir olay, ama John çocukluğunda ona hediye edilen ayının canlanmasını arzu etmiş ve canlanmış!

Bu bize neyi anlatıyor diye soranlara net bir açıklamada bulunalım: Eğer bir şeyi çok isterseniz gerçek olur, önemli olan ona inanmanız. Bunu abartılı yollardan anlatan yönetmen, imkânsızlıklardan yola çıkarak, hayali bir kahraman yaratıyor ve inancın insan hayatındaki rolü üzerinde duruyor. Teddy aslında dışarıdan bakıldığında çok fırlama bir ayı, ama öyle bir sevgi var ki içinde, onu sadece sevdiklerine yansıtıyor, yani dışarıya kapatıyor kendini. Onun empatik olmadığını düşünen insanlar, o sadece bir oyuncak parçası diye düşünüyorlar. Bir oyuncak parçasında insani özellikler olmasa, ölümü göze alır mı? Aslında Teddy karakteri bir metafordan ibaret, sebebi de ayrımcılık olmasın, “herkes tek ve bir olsun, hep beraber mutlu mesut yaşasın” ilkesinin hikâyeye yansıması!

LGBT topluluğuna dikkat çeken yönetmen, bireylerin insan hakları ve özgürlüğü için farkındalık yaratıp, o güncel olayı sıkı bir şekilde filme monte ediyor ve bu sırf bu sebeple önemli bir alana parmak basıyor. Günümüzün en çok konuşulan konularından biri olan insan hakları, bireyin özgürleşmesi için örgütlenmenin gerektiğini, altını yaldızlı kalemle çiziyor ki, görsel olarak hafızamıza kazınsın! Buradan hareketle, film; insanların olumlu düşünmelerini, kötülük yapmamalarını ve iyi niyetli olmalarını alt metinlere yerleştirerek yapıcı bir eleştiride bulunuyor. Mesela filmden örnek verecek olursak; Teddy sevdiği kadınla evleniyor ve hayatı istediği gibi gidiyor, ta ki eşinin çocuk sahibi olmak isteyişine değin… Ortalığı kızıştıran Teddy dikkatleri üzerine çekiyor ve ona bahşedilen her şey elinden alınıyor. Onu bir eşya olarak sınıflandırdıkları için, cinnet geçiren Teddy kaderine küsüyor, evlilik evrakları bile artık geçerli sayılmıyor. Hatırlarsanız eşcinseller yasal olarak evli olabilmek için, yıllarca mücadele ettiler. Teddy de onlar gibi vazgeçmek istemiyor, ama öteki tarafı şeytana uymak istiyor. Yani melek ve şeytan savaşıyor. Kimin kazandığını merak ediyorsanız filmi sindire sindire izlemeniz gerekiyor. ‘Husumeti bir kenara bırakın, barışı sağlayın’ cümlesi ile ivme kazanan film, ironik sekanslarla mizahı hikâyeye dâhil ederek, duygusal ve eğlenceli olayları aynı potada eritiyor. Hem gülüp eğleniyoruz, hem de hayat dersi alıyoruz.

Geldik çevredeki insanların Teddy’ye neden kötü davrandıklarına… Göz önünde olan Teddy’nin devlet için yararlı olmadığını ve sürekli ot içip başının belaya girdiğini savunan insanlar, onu olduğu kabul etmiyorlar. Ama bilmedikleri bir şey var, o da Teddy’nin kimseye zararının dokunmadığı! Böyle bir ayı karakterinin yaratılması şarttı, aksi takdirde o karakterin “Ayı Paddington” filmindeki ayıdan ne farkı kalırdı ki? Başka bir açıdan değerlendirirsek de, Amerikan gençliğinin durumunun iyi olmadığını ve sürekli uyuşturucu kullandıklarını anlatmaya çalışan yönetmen, onu Teddy üzerinden yapıyor. Zaten filmin sevilmesinin asıl nedeni de bu ya! Teddy’nin iyi tarafları olduğu kadar kötü tarafları da var, kimse mükemmel olamaz, bu gerçeği hepimiz çok iyi biliyoruz, önemli olan iyi bir insan olabilmek…

Yazının girizgâhında da bahsettiğimiz üzere yönetmen ilk filmde bu kadar ciddi bir sorunu merkeze almıyordu, o sebeple derinliği yoktu. Birinci filmdeki eksiklikleri gören yönetmen ikinci filmle ortak toplumsal sorunları irdeleyerek, hem dramatik çıtayı yükseltiyor, hem de yer yer yüzümüzü güldürüyor. MacFarlane’in yönetmenlik açısından iyi bir yolda olduğu açıkça ortada, ancak bazı orta planlı sahnelerde kamera titremeseydi, belki daha çok verim alabilirdik. Genel itibariyle; 80’lerin dünyasına yolculuk yapan ve bir sürü pop kültürü bir arada barındıran film bazı sahneleriyle müzikal bir hava estiriyor, müziklerin yerli yerinde kullanılıyor oluşu da cabası!

Bunların yanı sıra, filmin belkemiğini oluşturan Comic-Con fuarında geçen sahneler de beyazperdeyi süsleyen comic-con filmlerine güzel bir gönderme yapıyor. Filmi “Family Guy” esprileriyle yoğuran MacFarlane, romantik-komedi filmlerinin olmazsa olmaz sahnelerini ekleyerek, filme bazı yenilikler katıyor. Önemli bir yere değinmeden filmin nihai sonucuna geçmeyelim. Önceden çocuk gibi davranan Teddy’ye olgun bir karakter profili çizilmesi gerçekten de güzel düşünülmüş, zaten aynı şekilde devam etseydi, hikâye yavanlaşırdı. Karakterlerin evrim geçirmeleri seri filmler için oldukça önemli, bu nedenle MacFarlane doğru bir analiz yapmış.

Netice? İnsan hakları olgusuna geniş bir bakış atan filmde en çok tartışılan konu Teddy’nin nasıl canlandığı ve o şekilde nasıl yaşadığı… İzlerken insan gerçekten de merak ediyor. Sahi Teddy nasıl canlandı? John cevap veriyor: ‘Bir dilek tuttum ve dileğim yerine geldi’. Ufak bir ayrıntıyı paylaşıp yazıyı sonlandıralım. Mahkemede avukatlar Teddy’nin insan olup olmadığını tartışırken, avukatlardan birinin; ‘kalbine bastırın çünkü içinde kalp yok, otomatik bir oyuncak sistemi var’ diye bir söylemde bulunması ortalığı kızıştırdı. Bir bakıma evet… Kalbine bastırınca ‘seni seviyorum’ cümlesi ortaya döküldü. (Dikkat: sadece tek cümle!) Biz de seni seviyoruz Teddy ve bu çocuksu olmayan halini daha çok sevdik!

Yazının devamı...

“KİLL ME THREE TİMES”: PARA İÇİN HER YOL MÜBAHTIR

3 Haziran Cuma günü gösterime giren filmlerden iyi olan hangisi diye merak ediyorsanız, en makul seçimin “Kill Me Three Times” olduğunu belirtelim, çünkü yaz aylarında harika filmler izlemeyi beklemek hata olur. Güzel vakit geçirebiliyorsanız, kâfidir. Sıkılmadan sonuna kadar izleyebileceğiniz “Kill Me Three Times”, Simon Pegg’i sevenler için ideal…

Soğuk espriler yapmakta üstüne olmayan İngilizlerin cool oyuncusu Simon Pegg, “Kill Me Three Times ” filmi ile yine benzer bir ortam yaratıyor. Özellikle güldürme amacı gütmeyen Pegg, yine de güldürüyor, çünkü surat ifadesi oldukça komik, sanki bıyık altından güldürmeye çalışıyor. “How To Lose Friends&Alienate People” filminde enteresan davranışlarıyla tipik İngilizleri anımsatan Simon Pegg, müstehzi duruşunu film boyunca hiç bozmuyor ve bize sıradan bir durum komedisini yansıtmıyor, onun yerine, kendine özgü bir stil kullanıp seyircinin ilgisini çekmek için çabalıyor.

Peki, Pegg , “Kill Me Once” filminde ne yapıyor? Hit-man’i canlanıran Pegg, tek bir atışla turnayı gözünden vuruyor, yani Pegg kolay kolay ıskalamıyor hedefi… Pegg aslında hem hit-man, hem de özel bir dedektif gibi… Sürekli av peşinde koşan Pegg, av peşinde koşarken kendisini av konumuna düşürüyor, ondan sonrası tam arap saçı!

3 act (3 perde) tekniğini kullanan film, ortalardan başa doğru ilerliyor, açıkça ifade etmek gerekirse; hikâyenin karmaşık bir yapısı var. Bu karmaşık yapıda; hikaye az karakterle işleniyor ve spesifik mekanlarda geçen bir aksiyon hissi uyandırıyor. 3 act tekniği ise şu şekilde vuku buluyor: “Beni bir kere öldür”, Beni iki kere öldür”, “Beni üç kere öldür”… Bu perde isimlerine göre ilerleyen hikâyede, herkes birbirine kazık atıp birbirini öldürmeye çalışıyor. Ne için diye soracak olursanız, açıklık getirelim: ‘para’. Kapitalizm ile beslenen insanlara gönderme yapan film, kolay yoldan para kazanmanın mantığını irdeliyor ve bunu da basit bir hikâye üzerinden anlatıyor. Filmin en büyük sıkıntısı lineer olmayan kurgusu! Para ve ölümü birleştiren yönetmen Kriv Stenders, intikam ateşi ile yanıp tutuşan ve hayatlarından memnun olmayan insanların, para sahibi olduklarında da mutlu olamayacaklarını savunuyor. Çünkü yaptıkları eylemler yenilir yutulur cinsten değil!

Genel itibariyle; 70’li yılların filmlerini andıran “Kill Me Three Times” o yılları simgelemek için seçtiği kırmızı vosvos ile bayağı atraksiyon yapıyor. Simon Pegg’in oynadığı sahnelerde gerilim müziğini ön plana çıkaran film, bize yeni bir aksiyon olacağının sinyallerini veriyor. Bu gerçekten de çok güzel düşünülmüş! Aksiyon dışı sahnelerde fonda başka müzik çalmadığı için, gerilim müziği aklımızın bir köşesine rahatça yapışıveriyor. Film işi müzikle yükseltiyor, ama bazı sıkıntılardan kendini kurtarması da pek kolay olmuyor.

Belirli bir çerçevede ilerleyen film, acemi karakterlerin hayatlarını nasıl paçavra gibi bir kenara attıklarını aktarıp, onların sakarlıklarını ortaya çıkarıyor. Para için ortalıkta dolanan karakterler o kadar başarısızlar ki, hep birbirlerini alt ettiklerini düşünüyorlar. Tabiri caizse birbirleriyle oyun oynayan karakterler, kendi kuyularını kazıyorlar, bize de onları dışarıdan izlemek düşüyor. Yalnız burada büyük bir açmaz var, o da şu: hikâyedeki olay örgüsü sıralı gitmediği için bazı detayları birleştirmekte zorlanıyoruz, izlerken ‘bunun mantığı neydi’ diyoruz. Filmi ilk izlediğimizde şöyle düşünmüştük: “Run Lola Run” filminde olduğu gibi burada da birden fazla versiyon var ama ilerleyen dakikalarda öyle olmadığının farkına varıyoruz. Acaba bunu bilerek mi yaptılar? Kafa karıştıralım da, çözülmesin hesabı…

Tüm bunları bir kenara bıraktığımızda; yer yer Quentin Tarantino ile bağ kurduğumuz 2.35: 1 teknik formatla çekilen “Kill Me Three Times” kara film tarzı aksiyonu ve ucuz bütçesiyle çok büyük bir iş çıkarmıyor belki, ama kendince ufak tefek hamleler de yapmıyor değil. Oyunculukların orta karar olduğu film, aslında Simon Pegg’in canlandırdığı Charlie Wolfe karakteri üzerine kurulu, ancak Simon Pegg ciddi bir ifade takındığı için sadece tebessüm etmemize olanak sağlıyor, önceki filmlerindeki gibi aşırı derece gülmediğimizi belirtmemiz gerek. Gerçi komedi filmi seyretmiyoruz, o da ayrı!

Sonuç? Kriv Stenders’ın altıncı uzun metrajı olan “Kill Me Three Times”, Avusturalya’nın panoramik görüntüleriyle seyirciyi baş başa bırakıp, öylesine bir yaz eğlenceliği sunuyor. Filmin Toronto Film Festivali kapsamında gösterildiğini söyleyip yazıyı tamamlayalım.

Yazının devamı...

SONSUZ BİR YAŞAM TATMİN EDİCİ MİDİR?

“Ölümsüz Aşk”, aşkı değişik yollarla anlatan fantastik bir aşk filmi… Hikâye sadece aşk üzerine mi kurulu derseniz, tam olarak evet diyemeyiz, ama sahnelerin çoğunun aşkı temsil ettiğini de belirtmemiz gerek. Ütopik dünyaya bizi ışınlayan film, hayatı uzun yaşadığımızda tadı olmayacağını belirtiyor. Hayatın tadı aşkta saklı!

“Ölümsüz Aşk”filminin “Benjamin Button” filmine benzetildiği bahis konusu olmuştu hatırlarsanız… Gerçekten o filme benziyor mu? Benzemiyor dersek hata olur, ama filmin mevzusu daha derin. Film hakkında çok fazla yazılıp çizildi, ancak o yazılanların tam olarak filmi yansıttığını düşünmüyorum. Sebebi de şu: Film her ne kadar fantastik aşk filmi de olsa, bilimden besleniyor ve kimsenin sonsuza kadar yaşayamayacağını vurguluyor. Her şeyin bir sonu var, dünyanın bile! Bilimin kapı araladığını dile getiriyorlar, biz de soruyoruz bilim ölüme bir çare bulabiliyor mu diye? Hayır! Uzun yaşamanın sırlarını öğretiyor olabilir belki, ama evrenin düzenini hiç bir şekilde değiştiremez. Evreni matematik denklemleri ile çözmenin mümkün olduğunu söyleseler bile, bunun imkânsız olduğuna inanırız. Netice itibariyle imkânsızdır. Bazı şeyleri çözmeye kalkmamak gerek!

Dünya gezegeni bir tür okul gibi, yaşayarak çok şey öğreniyoruz, hatta ruhsal tekâmül seviyemiz de ilerleme kaydediyoruz, fakat bazı kaidelerin dışına çıkamıyoruz. Sonuçta 200 sene yaşamayı hepimiz isteriz. Tabi o da bir çözüm değil. O bile bir zaman sonra insanı sıkıyor. Fantastik olarak filmlerde böyle şeyleri izliyoruz ve doğal olarak hayal kuruyoruz biz de onların yerinde olsaydık diye… Mesela ölümsüz sıfatını yapıştırdığımız vampirler de ölüyor, kalbine meşe kazığı sapladınız mı işlem tamamdır!

ÖLÜM MÜ, ÖLÜMSÜZLÜK MÜ?

Ölümsüzlük ve ölüm arasında bir noktada kendine yer bulan film, felsefik ve bilimsel açılımlarıyla ‘doğar, yaşar ve sonunda da ölürüz’ yasasını anlatmaya çalışıyor. Filmdeki en önemli nokta insanın yaşam süresini uzatıyor oluşu… Konusuna gelince: 1940 yılında geçirdiği bir trafik kazası esnasında yaşanan bir doğa olayı (yıldırım çarpma) 29 yaşındaki Adaline’i genç bedenine hapseder, Adeline bundan böyle hiç yaşlanmayacaktır. Sanki dondurulmuş gibi… Bu size bir çağrışım yaptı mı? Buna benzer bir durumu en son “Forever” ve “Flash” dizisinde izlemiştik. Bunu biraz açalım:

Öncelikle Flash’tan başlayalım. Flash’ta yaşamını monoton bir şekilde devam ettiren genç bir çocuğa aniden yıldırım çarpar ve sonrasından süper kahramana dönüşür. Kolay kolay da yaşama veda etmez. Forever dizisinde de olay şu şekilde gelişir: 1900’lü yıllarda karakterin (Henry) içinde bulunduğu gemi batar ve denizde başına bir iş gelir; artık sonsuza değin yaşayacak ve her öldüğünde yeniden canlanacaktır. Canlanacağı yerin deniz oluşuna da şaşırmamak gerek! Buraya dikkat etmenizi öneriyoruz, çünkü Adeline için de benzer bir durum söz konusu, filmin ilerleyen sahnelerinde bu yazdığımızı daha net bir biçimde anlayacaksınız.

Esasında Henry ile Adeline birbirine çok benziyor, ama Adeline, Henry gibi sürekli ölüp ölüp canlanmıyor, ölüp canlanmak Adeline için sadece bir kez geçerli! Bu iki karakterin uzun yaşantılarının oluşu hem iyi, hem de kötü. Geçmişte yaşanan tüm tarihi olayları ezbere biliyorlar ve bazı değişimleri kabul etmeleri zor oluyor, yani çağa ayak uydurmakta zorlanıyorlar. Bilgi havuzu gibi oluşları da cabası! İşte o zaman hayatın tadı kaçıyor. Her şeye vakıf olmak insanı nereye kadar mutlu edebilir ki? Tabi bir de yaşlanmadıkları için sürekli kaçıştalar… Özellikle Adeline tanınmamak adına fiziğini değiştiriyor, ama şu bir gerçek ki; kaderden kaçamazsınız, o sizi önünde sonunda gelip bulur.

Buradan hareketle; film başladığı noktaya geri dönüyor, hem de şok etkisi yaratırcasına… İnsanlar geçirdikleri şok nedeniyle, hafızalarını kaybederler ve yeni bir şok dalgasına girinceye dek o şokun etkisinden çıkamazlar. Yani etki-tepki olayı gibi… Adeline karakterindeki durum da biraz buna benziyor. Adeline hakkında söyleyebileceğimiz çok şey var aslında ama en önemlisinden bahis açalım ve bunu bir örnekle tamamlayalım. Gökten nasıl ki bir yıldız kayıyorsa ve bu bir evren yasası ise, Adeline de gökteki yıldız gibi bambaşka bir yere doğru ışınlanıyor. Açıkça ifade etmek gerekirse; film gökteki yıldızı/yıldızları Adeline’in başına gelen olay ile örtüştürüyor ve olayların dayandığı nokta yine geçmiş oluyor. Adeline’in geçmişle sürekli iç içe oluşu onu kötü etkiliyor, sebebi de Adeline’in âşık olmaktan ve bağlanmaktan korkuyor oluşu…

Ölümsüz olduğu için sürekli kaçan Adeline, bir yerden sonra kaçamayacağının farkına varıyor ve kendini teslim ediyor. Aşk böyle bir şey! Aşkın ne sınırı, ne de felsefesi olur. Kendinizi Adeline’in yerine koyduğunuzda ortaya çok ilginç bir tablo çıkıyor: Dünyada birçok erkek tanıyan Adeline esasında çok şanslı, ama gömülü sırlar bazen insanları kötü etkiliyor, çünkü karşınızdaki insanın ne düşündüğünü bilemiyorsunuz. Sırlarla yaşamak, ölümden de beter! Hayat akıp gittiğinde yetişemiyorsunuz.

Sonuç olarak; “Ölümsüz Aşk” aşkın ölümsüz olduğunu, ama insanların ölümlü olduğuna değiniyor ve ‘kendinizi olduğunuz gibi kabul edin’ mantığını aşılıyor. Eğer âşık olduysanız zaten âşık olduğunuz kişi sizi öyle kabul edecektir. Ölümsüzüm diye ondan kaçmanıza hiç gerek yok, aşk dikenleri alınmış bir güle benzer…

Yazının devamı...

KIYAMET GELDİĞİNDE…

Sıradan bir aksiyon olmanın ötesine geçen “Mad Max: Fury Road” (Çılgın Max: Öfkeli Yollar) su, kuraklık, doğurganlık, yönetim, otorite ve şiddeti ön plana alarak, geçmiş ve gelecek arasında bir yerde sıkışıp kalan çürümüş düzenin, canavardan bile beter olduğunu görsel sahneler aracılığıyla öykülendiriyor.

Son zamanların en çok konuşulan filmlerinden biri olan “Mad Max: Fury Road” filminin analizine geçmeden önce, kulağımıza çalınan bir bilgiden bahsetmek istiyoruz. Söylentiye göre; erkeklerin kromozom sayıları azaldığı için gelecekte dünyaya kadınların hâkim olacağından bahsediliyor, yani ataerkil düzenden, anaerkil düzene geçecekmişiz. Ne kadar doğru bilemiyoruz, ama bunun kıyametten sonra olacağı yönünde bir inanış var. Hayatımızın her alanına müdahale eden teoriler bizi, değişik alanlara doğru yönlendiriyor ve bazen o teorilerin gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Ne düşünüyorsunuz? Mad Max’te de böyle bir tablo yok mu?

Patriyarkal otoritenin sarsılmasını anlatan “Mad Max: Fury Road”, aksiyonu sadece bir araç olarak kullanarak feminist okumalara yelken açıyor ve bunu da distopik bir mekân ile tanımlıyor. Suyun bile zor bulunduğu ucu bucağı olmayan bir çöl düşünün, nereye giderseniz gidin o çöl hiç bitmiyor, varacağınız nokta yine çöl! Doğurganlık olgusuna dikkat çeken film, post apokaliptik referansları filmin içine yerleştirip, tarihin şöyle gözümüzün önünden kara masalmış gibi geçmesi adına bazı yöntemler uyguluyor. Aklımıza o an tarihte yaşanan sıkıntılar geliyor, parantez açarsak; filmi nereye çekerseniz oraya doğru uzuyor, bu da filmin esnek olduğunu vurguluyor. Ama filmdeki bazı olguların daha açık bir şekilde anlatılmasını beklerdik, neden o olgular aksiyonun altına saklanıyor ki?

KADININ YARATICI OLUŞU…

Kadının yaratıcı olduğunu hayat ile özdeşleştiren film, ataerkil düzenin tamamen çökmeyeceğini ve kadınların o düzen içerisinde en yüksek olanaklara sahip olabileceğini ifade ederek, kudretli olmanın önemine karşı seyirciyi bilinçlendirmeye çalışıyor. Bu şuna benziyor: eğilip bükülmemek, itaat etmemek ya da devrilmemek… Distopya ve kadınlar arasında da güzel bir bağ kuran film, kurtarıcıların bu sefer kadınlar olduğuna işaret ediyor. Bu irdeleyiş çok mantıklı, ancak yönetmen aklındakini daha cüretkâr bir biçimde perdelemiş olsaydı tadından yenmezdi ve karakterlerin başlarına gelen olayları gölgelerin içinden anlatmak yerine ‘evet büyük bir sorunumuz var ve kesinlikle çözmemiz gerek’ diye altını çizseydi çok daha iyi olurdu, ama tam tersine o bunu seyirciden bekledi.

Diğer Mad Max filmlerinden farklı bir konsept yaratan George Miller, filme bazı yenilikler katarak, yan anlamlar üretmemize olanak sağlıyor, yani film detaylar üzerine kurulu! Filmin en önemli tarafı ise şu: elimizdeki kaynakları tüketmememiz ve har vurup harman savurmamamız gerektiğini sert söylemleriyle destekleyen Miller’ın suyun doğal ihtiyaç olduğunu güzel bir şekilde göz önüne seriyor oluşu. Doğanın kıymetini bilmeyenlere karşı, iğneleme yapan film, doğanın insan için ne derece önemli bir kaynak olduğunu da söylemeden edemiyor. Son filmi “Mad Max: Fury Road” ile yönünüdeğiştiren Miller, ‘eğer bazı değerlere sahip çıkmazsanız, sonunuz filmdeki gibi olur’ diyerek bizi uyarıyor. Film aslında seyirciye kıyameti sorgulatıyor ve karanlık günlerin çok yakın olduğuna dair ışık yakıyor.

HER YER ÇÖL OLSA NASIL OLURDU?

Zaman zaman “Fury” filmini anımsatan film, usta işi efektlerle görselliğe dikkat çekerek, hikâyeyi lirik ve didaktik bir filmmiş gibi anlatıyor. Öfkeli bir kadının neler yapacağına şahit olduğumuz film, kadınların yeri geldiği zaman, erkeklerden bile daha güçlü olduğunu satır aralarına yerleştiriyor. Kadınların sömürülmesinin altında yatan neden-sonuç ilişkilerini tahlil eden Miller, tehlike çanlarının çaldığını belirterek, tehlikelere karşı kendimizi korumamız için, korkusuz olmamız gerektiğine parmak basıyor. Hatta kendimize şöyle bir netice çıkarıyoruz: “Acaba kıyamet çıkınca her yer çöl mü olacak?” İnsanlığın bozulduğuna dair gerçekleri seyirciyle paylaşmaktan çekinmeyen Miller, kadınların, erkeklere barış çubuğu yaktığından tutun da, hayati dengeyi sağladıklarına kadar birçok doneyi ortaya koyuyor. Kötülüklerin arasından, her zaman iyiliğin çıkacağına bizi inandıran film, ‘kaderinize boyun eğmeyin ki, içsel yansımanız sizi doğru noktaya çeksin’ ifadesiyle, psikolojiye uzanıyor.

Sonuç? Kötülüklerden beslenen ve toplum yapısının kırılamadığını, ama kırmak için savaşanlar olduğunu anlatan film, bizi nasıl bir gelecek beklediğinin adeta resmini çiziyor. Seyirciyi sıkmadan mesaj veren Miller’ın istediği mesajı, istediği şekilde seyirciye geçirip geçirmediği konusunda tartışmıyoruz, ancak bazı sahneler üzerinde daha fazla düşünülebilirdi. Mesela montajlanmamış sekanslar gözümüzden kaçmadı, sadece o da değil tabi! Bazı eylemlerin neden niçin yapıldığını anlama konusunda biraz sıkıntı çektik, keşke o eylemler havada kalmamış olsaydı. Filmlerde kusur bulmak kolay, ama hikâye düzgün bir biçimde kurgulandıysa ve mantığımıza yattıysa o zaman sorun yok demektir. Böylesine derin bir mevzunun böyle bir filme konu olması bile yeter de artar. Yönetmeni cesaretinden ötürü tebrik ediyor ve aydınlık bir dünyaya karşı el ele verdik diyoruz.

Yazının devamı...

HAZİRAN AYINDA HANGİ FİLMİ SEYRETSEK?

Haziran ayı yaklaşıyor, sıcaklar bastırdığında ne yapacağız diye soranlara önerimiz sinemada film seyretmeleri… Peki, hangi filmleri seyredeceğiz ve nasıl seçim yapacağız? Haziran ayının size büyük bir sürprizi var: aksiyon filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Arnold Schwarzenegger beyazperdeye geri dönüyor, hem de Terminator: Genisys” (Terminatör: Yaradılış) filmiyle… Bilmeyenler için eminiz ki, çok şaşırtıcı olmuştur. Filmin konusu şu şekilde gelişiyor: Genç Connor'ın geliştirdiği yapay zekâ (buraya dikkatinizi çekeriz, çünkü son Avengers filminde bunun benzerini izlemiştik) yakın gelecekte dünyayı ele geçiren robotlara dönüşecektir. Ve o robotları yok etmek içinse T-1000 günümüze ışınlanacaktır. Bu nedenle serinin beşinci filminin nasıl bir etki yaratacağını merak ediyoruz.

Festivalin bağımsız filmlerinden biri olan “Escobar” ise, tarihe yolculuk ederek kötü adam Escobar’ın hayat hikâyesini aktarıyor. Escobar’ı canlandıran Benicio Del Toro gerçekten de çok usta bir oyunculuk çıkarıyor. Otobiyografik bir film olarak sınıflandırabileceğimiz “Escobar” Randevu Film Festivali’nin açılış filmiydi ve kendine ait bir kitle edindi. Kokain yurdu olarak bilinen Kolombiya’nın arka sokaklarını ve sefil hayatlarını gösteren film, diğer taraftan da Escobar’ın uyuşturucu satarak elde ettiği, zengin yaşamı burnumuzun dibine dayıyor. Sefillik ve zenginlik arasında gidip geliyoruz.

Yine başka bir bağımsız film olan “Saint Laurent” Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış, ilgi toplamıştı. Moda üstadı Yves Saint Laurent’ın hayatını sıradan bir şekilde beyazperdeye taşımayıp, tam tersine kendine ait bir anlatım biçimini benimsiyor. Akıcı olma konusunda gücünü koruyan film, görselliğe de önem vererek, kendini modaya adayan Laurent’in sanatını öne çıkarıyor, yani onu sadece bir moda tasarımcısı olarak perdeye yapıştırmıyor. 1967’den 1976’ya kadar geçen tarihsel süreç kesinlikle seyirciyi sıkmıyor ve estetik anlamda sahnelerle özdeşleşmemizi sağlıyor.

Geldik en önemli filmlerden birine… Sinema tarihinin kült statüsüne erişen filmlerinden biri olan Jurassic Park’ın son filmi “Jurassic World” hakkında henüz çok detaylı bilgi yok. 2.00: 1 teknik formatla çekilen filme yaklaşık $150.000.000 gibi bir bütçe harcanmış.

Aşk ve romantizm kokulu “A Little Chaos” (Küçük Karmaşa) 1862 yılında yaşayan Sabine isimli genç peyzaj mimarının hikâyesini konu alıyor. Dönemin şartlarına ayak uydurmayı başaramayan Sabine kuralları hiçe sayarak kendi kafasına göre takılır ve kafasına koyduğunu yapmak için sonuna kadar savaşır. Onun amacı yeteneğini gösterip karşısındaki insanları etkilemesidir. Özgün olma konusunda taviz vermeyen Sabine, başarılı olduğunu her şekilde gösterir, ama bazı durumlar onu çok farklı noktalara taşıyacaktır. Sabine iş ve aşk arasında ne yapacağı konusunda net bir karar vermek zorundadır. Eğer bu kararın ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu filme bir şans vermeniz gerekir.

Tüm bu filmler bir kenara, asıl ilginç olan Stephen King’in oğlu Joe Hill’in (Joseph Hillstrom King) yazdığı “Horns” (Boynuzlar) isimli filmin vizyonda yer alacak oluşu. Acaba Joe Hill babasının başarısına yetişecek mi? Film, sırf bunun için bile izlenebilir. Film, hakkında bazı önemli bilgileri paylaşalım. Filmin başrol teklifi ilk önce Shia LaBeouf’a götürülmüş, sonra kendisi rolü reddedince, başrol yıllarca Harry Potter olarak izlediğimiz Daniel Radcliffe’a kalmış. Daha mı iyi, daha mı kötü oldu bilemiyoruz ama LaBeouf’u tercih ederdik.

Doğaüstü bir gerilimle fantastik öğeleri birleştiren film, yer yer Stephen King’in filmlerini andırsa da, onun filmleriyle hiç alakası yok. Belki gizem kısmı benzer olabilir, ama oğlu dramatik ve romantik öğelerle süslüyor romanını... Dolayısıyla film de öyle olacak. Mesela filmin en önemli anahtar kelimelerden biri olan ‘aşk cehennem gibi yakar’ ana fikri, filmin altyapısını oluşturuyor. Film korku filmi olarak lanse edilse de, aslında mistik bir cinayet hikâyesi… Ayrıca hikâye biraz kara komediye de kayabilir. Bakalım film boynuz-kulak ilişkisine yer verecek mi? Şunu da belirtmeden geçmeyelim. Filmde komik bir rolde yer alan Heather Graham filme renk katıyor. Ama filmin vizyon tarihi hakkında kafamızı kurcalayan bir soru var: Neden 2013 yılının filmi bu kadar geç vizyona giriyor?

Haziran ayında izlenecek önemli filmleri sizin için listeledik, ama şayet listemiz sizi memnun etmediyse ya da beklentiniz farklı bir yöndeyse, başka seçenekler de var. Haziran ayı en azından filmler açısından boş geçmeyecek. Bu bile önemli!

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.