MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

SİBİRYA DENİNCE AKLA NE GELİR?

2013 yılında İtalya’da gösterime giren “Sibirya Mafyası” ülkemize daha yeni geliyor. Acaba neden şimdi geliyor cidden merak ediyoruz. Böyle bir filmin mutlaka izlenmesi gerekiyor, çünkü Sibirya hakkında birçok şey öğreniyorsunuz. Film boş bir film olmadığı için, izleyenin ilgisini çekiyor, hele ki o içinizi kıpırdatan müzikleri yok mu, sizi adeta büyülüyor. Arka planda yaşananları da eklediğimizde, filmin amacı ortaya çıkıyor.

Usta oyuncu John Malkovich’in yer aldığı İtalyan filmi “Sibirya Mafyası”, Urka cemiyeti içerisinde yaşayan insanların başlarına gelenleri anlatıyor. Bunu açarsak; Sovyetler Birliği zamanındaki Güneybatı Rusya’ya yolculuk yapmamızı sağlayan film, şiddete uğramış topluluklardan oluşan, suçluların sorunlarını ele alıyor. Bunların en tehlikelilerinin de Sibiryalılar olduğundan bahsediliyor.

“Borat”ve “Russian Dancing Men” filmlerinden ilham alan film, metafor olan suç kavramını irdeliyor ve bunu kurtlarla özdeşleştiriyor, hatta bazı zamanlarda da kuşların özgürlükleri üzerinden örnekler veriyor. Araya eklediği Emir Kusturica tarzı müziklerle filmin kara bulutlarını dağıtan yönetmen, biraz mizah havası estiriyor ki, film sıradan olmasın.

Film flashback ve flashforward yaparak, hikâyenin çerçevesini çiziyor ve seyirci küçüklükten beri arkadaşça takılan bir çetenin maceralarına tanık oluyor. Bu yönüyle filmdeki karakterler Stephen King’in “Stand By Me” filmini hatırlatıyor. Gerçi onlar çete değillerdi, ama sürekli birlikteydiler. Hikâyenin altyapısı nedir derseniz, cevap verelim hemen: Sosyalist diktatör Stalin’in sürgünde olduğunu vurgulayan söylemlerde bulunan film, Stalin’e göndermeler yaparak o dönemi hatırlatıyor bize… Stalin, Lenin ölmeden önce ipleri eline alan ve Lenin öldükten sonra da ipleri iyice sıkan dediğim dedik bir adamdır. Sağ ve sol ideolojik mücadele adına binlerce insanı sürgüne göndermiştir. Burada da bir nevi bunu izliyoruz. 1990’lı yıllara doğru uzanan film, bazı savaş sahnelerini gösteriyor ve bu sahneler sanki tarihin tozlu defterlerinden kopmuş yaprak misali önümüze düşüveriyor.

SİBİRYA’NIN ANLAMINI BİLİYOR MUYDUNUZ?

Filmde Sibiryalılar sevilmediği gibi, Gürcüler de sevilmiyor. Aslında onları sevmeyen Sibiryalılar çünkü bahsettiğimiz çete onlara şiddet uyguluyor. Böylece Stalin ve Gürcü olayları aynı potada eritilmiş oluyor. Filmin aslında en güzel tarafı; beyaz karlı görüntülerle tüm kötülüklerin temizlenmesi, aslında tam olarak temizlenmiyor, ama o görüntüler onu ima ediyor. Bir de şu var; Sibirya’nın uyuyan toprak olduğu öne sürülüyor. Hatta bunun üzerine Malkovich güzel bir hikâye anlatıyor. Sib uyuyan Yir ise toprak oluyor ve birleşince ortaya Sibirya çıkıyor. Bize etrafı gezdiren kamera, tüm mekânları ve karakterleri tanımamıza olanak sağlarken, çerçeveye giren detaylar olayları bir hayli büyük düşünmemiz adına yardımcı oluyor.

Suçluların gözünden izlediğimiz film, cemiyet içinde olan olaylara vurgu yapıyor ve genç yaştan beri suç işlemeye alışan cemiyet insanları, husumeti kendi yöntemleriyle çözmeye çalışıyorlar ve vücutlarına yaptırdıkları dövme, bazı şeyleri daha net kılıyor. O dövmelerde ne mesajlar var neler… Yani her bir dövmenin kendine göre özel bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz. Açıkçası o dövmeyi yaptırmayan cemiyetten sayılmıyor, bu bildiğimiz cemiyetlere pek benzemiyor. Asıl sıkıntı da orada ya! Derin devlet meselelerine kadar uzanan cemiyet, çocukları eğitip kendi istekleri için onları kullanıyor, bir kere giriş yaptınız mı çıkamıyorsunuz. Cemiyet için adam bile öldürmeleri gerekiyor.

Genel itibariyle filmin tarzı diğer filmlere göre çok farklı, nedeni de anlatılış tarzındaki değişiklik… Özellikle hikâyenin gidişatı için, iyi bir kurgu şart, film bu yönüyle kendini izlettirmeyi başarıyor, ama sadece o kadarla sınırlı değil, çünkü film bazı didaktik dersler veriyor, eğer onu doğru şekilde yakalarsanız hikâyenin içine kolayca dalıyorsunuz.

Sonuç olarak; “Sibirya Mafyası”, daha önce bu konuda yazılmış romanı baz alarak hikayeleştiren, tarihsel bilgileri ekleyen, bazı düşünce sistemlerine atıfta bulunan, zulmü kabul etmeyen, biraz intikamcı, biraz da kendi kurallarını dikte eden bir film… Geçmişin paslı görüntüleriyle zaman zaman kafamızı karıştıran film, bize bilmediğimiz ya da bildiğimizi zannettiğimiz şeyleri burnumuzun dibine dayayarak, bunlar da vardı, onları es geçmeyin diye ileti gönderiyor bir nevi…

Yazının devamı...

RYAN GOSLİNG YÖNETMEN OLDU

İstanbul Film Festivalinde gösterilen “Lost River” (Kayıp Nehir) filmi 22 Mayıs’ta vizyona giriyor ve nasıl bir ilgi göreceğini çok merak ediyoruz, çünkü film David Lynch’in filmlerinden bile daha karmaşık… Özellikle de filmin de sonu! David Lynch filmlerinin hayranı iseniz, bu film size keyif verecektir, en azından bulmaca gibi çözmek için uğraş vereceksiniz. Herkese kolay gelsin.

Ryan Gosling şu sıra Hollywood’un yükselen aktörlerinden biri ve tam gaz yola devam ediyor. Aktör olarak Ryan Gosling’in başarısını tartışamayız, ama yazar olarak tartışabiliriz. Şu aralar Hollywood’un ünlü aktörleri yönetmenliğe geçiş yapıyorlar, sanırız onları sadece oyunculuk kesmiyor. Başka ne gibi bir sebebi olabilir ki? Oyuncu-yönetmen Ben Affleck’in açtığı yoldan ilerleyen aktörlerin sayısı giderek artıyor, Ryan Gosling’in de böyle bir niyeti olduğunu hiç düşünmemiştik doğrusu… Gosling çektiği “Lost River” isimli filmiyle bizi çok şaşırttı. Kendisini yine de tebrik etmek lazım, çünkü ortaya koyduğu hikâye yalınlıktan ziyade karmaşayı öne çıkarıyor, tamamen uçuşa geçtiğini söyleyebiliriz. İyi anlamda mı, kötü anlamda mı yanıt veremiyoruz. Kelimeler kifayetsiz kalınca ne söylenir ki…

“Lost River” biraz “David Lynch” biraz “Mario Bava”, biraz “Harmony Korine” ve biraz da “Dario Argento” filmlerini anımsatıyor, hatta bazı sahneleri ile de Stephen King’in romanı Carrie’yi… Bu yazdığımız yönetmenlerin referansları ile filmi şekillendirerek, ağırlıklı olarak David Lynch’in izinden giden Gosling, gerçeküstü bir underground filmini perdeye yaftalayıp, basit şeyleri sevmediğini, o nedenle zor bir hikayeye yöneldiğini belirtiyor. Film birkaç epizotik hikâyeden oluşuyor, ama o hikâyeler doğru dürüst harmanlanamıyor.

Bazı metaforlarla karanlık dünyayı olduğu gibi hikâyeye aktaran Gosling, post-modern bir hava yaratmaya çalışarak sanki 80’li yıllara doğru gidiyor. Yalnız bir yaşam sürdüren bir annenin (Billy) bataklığa saplanma aşamasını seyirciye izletirken, diğer taraftan da genç oğlunun, gizli bir su altı dünyasını buluşunu araya sokuyor ki, kafa karıştırsın. Bu size bir şey hatırlattı mı? “Pan’ın Labirenti” filminde Franco’nun şiddetinden kaçmak için, küçük kız gizli bir geçit keşfediyordu, burada da benzer bir durum söz konusu. Fantastik öğelerle kara masal atmosferini yakalamaya çalışan Gosling, bir sürü farklı stili bir araya toplayarak farklı bir stilize film oluşturuyor.

Mesela bir bar sahnesinde film dışı olan bir karakterin kafatası maskesi giydiğini görüyoruz, “Batman Begins” filminde buna benzer bir maske vardı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, birçok ayrıntı ve filmin bir araya gelmesiyle Gosling usulü bir melez bir film ortaya çıkıyor. Bir insanın bunları düşünebilmesi için, tüm sıradışı filmleri izlemiş olması gerekiyor, yoksa bu kadar şeyi kim yazabilir ki? Ancak yılların birikimi olması lazım…

Peki, tüm bunların Amerika’daki emlak krizi için olduğunu biliyor muydunuz? Evini kaybetmek üzere olan Billy, acil para ihtiyacını karşılamak için, esrarengiz bir gece kulübünde çalışır, ama kasabanın kaçık çete lideri ile durum daha da arap saçına döner ve hikâyenin ucu başka yere dokunmaya başlar. Haydi, bunu anladık diyelim, kayıp şehrin ne ilgisi vardı bu sorunla? İçinde yaşadıkları şehir, kayıp şehrin üstüne mi kurulmuştu? Yoksa kayıp şehir sadece bir sembol müydü? Bu soruların yanıtını bir türlü alamadık. Bizim düşüncemiz şöyle oldu: şehir lanetliydi ve o yüzden hiçbir şey göründüğü gibi değildi, şehir herkesi etkisi altına alarak gerçekte var olmayan, hayali bir dünyaya sürüklüyordu. Sanki maske takmış insanlar gibi…

Tüm bunları merkeze topladığımızda ortaya çıkan taslak şu: her şeyi bir arada düşünebilen bir adamın kafasının içinden geçenler… Bazı sinemasal akımlardan beslenen Gosling’in en takdir ettiğimiz yönü, yaratıcılığını kullanarak var olan temalara yenilikçi bir bakış getirişi. Belirli yönetmenlerin tekniklerini iyi bir şekilde sindiren Gosling, onların filmlerini tekrar ve tekrar seyrederek kendi sınırlarını çiziyor, eğer film çekmeye devam ederse, belki kendine ait güzel bir stil oturtabilir, şimdiden böyle bir şeye karar vermek için çok erken.

Netice? Gosling’in en büyük sorunu, filme ait tüm doneleri bir araya getirirken, çektiği sıkıntılar ve onları güzelce entegre edememesi, sebebi de senaryodaki bazı hatalar. Bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor, ama anlattığı şeyler belirli bir yere bağlanamıyor, çünkü havada kalıyor, bu da bizim sürekli beynimizi yememize sebebiyet veriyor. Aslında yönetmen olarak kötü diyemeyiz, ama kurgu sağlam olmadığı için birbirinden farklı birkaç filmi bir nevi aynı anda seyretmiş oluyoruz. Tıpkı birbirine uymayan renklerin aynı potada eritilişi gibi... Yani bunu şöyle tanımlayalım: müzik güzel, ama ritim bozuk. Sahneler ne yazık ki, ahenkle dans etmiyorlar, tek başlarına anlamlılar, ama bir bütün içinde değerlendirdiğimizde başarısız damgasını yapıştırıyoruz. Umarız bir sonraki filminde bu sıkıntıları aşar.

arzucevikalp@gmail.com

Yazının devamı...

IT FOLLOWS KORKU FİLMİYMİŞ, SAHİ Mİ?

“It Follows” filmini izleyeceklere tavsiyemiz, önce yazıyı okuyup sonra filmi seyretmeleri olacak, çünkü filmin gereksiz yere şişirildiği açıkça ortada… Bir korku filmi böyle mi olmalı, bu mudur? sorularını sormamıza neden olan film, vasat altı oyunculuklarıyla bizi kendinden uzaklaştırıyor. Karşımızda bir korku filmi yok, gerilim yaratmak için bazı hilelere başvuran bir film var. Filmin amacı aslında cinsellik hakkında el altından bazı mesajlar vermek, ama maalesef bu yöntem tutmuyor, sebebi de hikâyenin tam olarak senaryolaştırılamayışı… Buna ek olarak; yönetmenin kafasının içindeki düşünceler ile çektiği film de örtüşmeyince tam oldu!

İstanbul Film Festivalinin en çok izlenen ve ilgi gören filmlerinden biri “It Follows” gerçekten bu ilgiye layık mı, önce bunu düşünmek gerekiyor. Filmin afişinde Amerika’nın en çarpıcı korku filmi olduğundan bahsediliyor, bu biraz fazla iddialı bir açıklama değil mi? Düşük bütçeli bağımsız Amerikan korku filmi olan “It Follows”un, şu ara Hollywood’un en başarılı korku filmi olarak lanse edilmesine şaşırmıyoruz, çünkü bağımsız korku filmleri aldı başını gidiyor. Ama bu film onların arasında en vasatı! Bir kere filmin ne anlattığı belli değil, hele varmak istediği nokta hiç belli değil. Filmi detaylı bir şekilde incelemeden önce ufak bir ayrıntıyı paylaşalım.

“The Myth Of The American Sleepover”isimli ilk filmiyle kendini gösteren yazar-yönetmen David Robert Mitchell, komedi-dram filminden sonra, neden korku filmine yöneldiğini merak ediyoruz, belki de çektiği film o yüzden oturmamıştır rayına…

Film çok enteresan bir şekilde başlıyor, ama ne ifade etmeye çalıştığı belli değil, kopukluklar ve ani kesmelerle iyice mantıksızlaşıyor ve anlam kaymaları filmi olmadık yerlere sürüklüyor. Filmin referanslarını düşünecek olduğumuzda, bu çok normal, çünkü yönetmen nasıl bir film çekmek istediğini seyirciye aktaramıyor. Ah bir aktarabilseydi, güzel bir korku filmi olacaktı! Bir de sahne aralarına yerleştirilen müzik tınılarının, sahnelerle uyuşmayıp kulağı tırmaladığını göz önüne aldığımızda, durumun vahametini görmek çok zor olmasa gerek.

Yukarıdaki anlattıklarımız bir kenara dursun, kurgudaki sıkıntıya ve sekansların birbirleriyle eşleşememelerine ne demeli? Sahne aralarına eklenen gereksiz karakterler de cabası! Tüm bunlar yetmezmiş gibi, filmde bir de eski filmlerden bazı alıntılar var, mesela evin içine doğru atılan kırmızı top aynı “The Changeling” (1980) filmindeki gibi… Bu topun işi neydi, belli değil, bari belli bir gayesi olsaydı. Neyse… Şimdi gelelim konunun anlamsızlığına. Gençlik yıllarını güzel randevularla ve romantik sevişmelerle geçirmek isteyen bir kızın, bu yüzden kurban olduğunu düşünün. Bunu yapan da erkek arkadaşı! Kızı öyle bir doğaüstü bir belaya bulaştırıyor ki, o bela onu sonuna kadar takip ediyor Alt metinlerde ortaya konan ana fikir ise şu: ‘paçanı kurtarmak istiyorsan başkası ile sevişip, sende olanı ona bulaştırmalısın.’ Yaşanılanların ne nedeni var, ne de çözümü…

Sorarım size bu nasıl bir saçmalık diye? Bu doğaüstü bela cinsel yollarla geçen bir hastalık gibi ve sürekli takip halinde… Tüm bunları özümsedik farz edelim ki, peki okul sahnesindeki dini metaforlar neyin nesiydi? Filmin hiç iyi tarafı yok mu, diyorsunuz belki de, size hak veriyoruz, tabi ki var, biraz da onlardan bahsedelim. Aşırı yakın ve estetik planlar, zoom in kamera hareketleri, yeşilliklere yönelen kamera ve yinelenen üstten çekim, filmi tüm olumsuzluklara rağmen bir nebze de olsa izlenilir kılıyor. Vurgulamak gerekirse; filmde gözümüze çarpan iki ayrıntı var, onlardan biri; arkası dönük karakterlerin bize (seyircilere) olayları anlatırlarken, aniden çerçeveye yabancı bir karakterin giriyor oluşu. Diğer ayrıntı ise, bakir mekânlar ve bize etrafı dolaştıran kamera…

Netice? “It Follows” yolunu bulamayan, ne yöne gittiği belli olmayan, yaratıcılıktan yoksun, basit ve gediklerle örülü bir korku filmi. 80’li yıllara özenen ve John Carpenter’ın filmleri ile sarıp sarmalanan “It Follows”,’un ilgi çekmesinin tek sebebi gerilimi sonuna dek koruması. Kopmayan kafalar, akmayan kanlar ve hikâyeye yansıtılmayan işkence sahneleri, haliyle izleyenlerin dikkatini çekiyor, ama sadece bu yetmiyor ki… Hikâye akıcı olup esinlenmeler olmasaydı, belki farklı gözle bakabilirdik. Örneğin; filmin başlangıç sahnelerinden biri neredeyse Testere filminin vahşetsiz hali... Testere’de Amanda isimli karakter koltuğa bağlanıyor, burada da Jay. Bir de havuz sahnesi var ki, tam evlere şenlik! Şimdi daha tuhaf bir şey söyleyerek yazıyı noktalayalım. Karakterlerden birinin tırnaklarını kesmesi korku filminde olmaması gereken bir sahneydi, ama oldu işte!

arzucevikalp@gmail.com

Yazının devamı...

HAYATINIZDA İZLEYECEĞİNİZ EN GARİP FİLM

İstanbul Film Festivalinde gösterilen “The Duke of Burgundy Burgonya”(Burgonya Dükü), festivalin en ağır filmlerinden biri. Tıpkı David Lynch filmleri gibi bulmaca dolu, filmi ne yazık ki bir kere izlemeniz yeterli değil, çünkü detayları keşfedebilmeniz için birkaç kere izlemeniz gerekiyor, aksi takdirde film havada kalabilir. Sürekli sorgulamanız için hamleler yapan film, seyirciyi zorlamayı sevdiğinden, her bir sahnesini karışık öğelerle donatıyor. Unutmadan hatırlatalım film 8 Mayıs’ta vizyona giriyor.

Bu ara kelebekleri merceğe alan bağımsız filmler artış göstermeye başladı, altında yatan nedeni de şu şekilde yorumlayabiliriz: kelebeklerin ömrü çok kısa olur, sanıyoruz ki kendimizi kelebeklerin yerine koyarak, ya da onlarla empati kurarak hayatımıza değer vermemiz gerektiği mesajını bize iletmeye çalışıyorlar.

Kelebekler ve insanlar arasında bir bağ kuran “Burgonya Dükü”, kelebeklerin yaşam biçimlerini, insanlar ile eşleştirerek, farklı bir paralel hikâye ortaya koyuyor. Makale-vari bir film olarak nitelendirdiğimiz “Burgonya Dükü”, teorisel açıklamalarla hikâyenin izleğini oluşturuyor ve bu izlekte yer alan olayların sürekli değişik versiyonlarla yineleniyor oluşu, akıllara soru düşürüyor.

İngilizlerin klasik şablonunu oluşturan imparatorluk sistemindeki dük kavramını inceleyen film, bunuBurgonya Dükü ile ilişkilendiriyor. Tabi bunların hepsi mizansenin bir parçası… ‘Burgonya Dükü’, nam-ı diğer Hamearis Lucina turuncu ve sarı benekli ilkbahar kelebeğidir ve İngiltere'nin güneyinde yaşar. Buradan hareketle; hikâye içinde hikâye anlatan film, kurgusal sahneleriyle başkarakterlerden birini dük (aslında düşes ama erkeklik duygusu ağır basıyor), diğerini de onun hizmetlisi olarak perdeye yaftalıyor. Yani buradaki hayali dük karakteri aslında Burgonya dükünün ta kendisi!

İÇSEL KAOS

Bir başka ifadeyle; krallık dönemine atıfta bulunan film aynı zamanda, o zamanların Burgonya düklerine kadar uzanıyor ve çıtasını genişleterek, ‘egemenlik’ olgusuna eğiliyor. Kelebekler hakkında araştırma yapan karakterlerin, projelerini anlamlandırmak adına canlandırdıkları teatral tirat, bazen mantıksızlaşmaya başlıyor, bu yüzden filmi takip etmekte zorlanıyoruz.

Filmin en büyük özelliği şu: film sürekli başladığı noktaya geri dönüyor ve kronolojik sahne sıralaması da böylece değişmiş oluyor. ‘Kelebek etkisi’ yarattığına inandığımız film, içinde bulunduğumuz kaosun giderek artış göstermesinin en büyük müsebbibi olurken, bir kelebeğin kanat çırpması olayların farklı şekillerde akmasına yol açıyor. Bu filmi tam anlamıyla analiz edip belli bir çerçeveye oturtmak neredeyse imkânsız, çünkü filmi her izleyenin farklı bir sonuç çıkaracak olması kuvvetle muhtemel… Net bir açıklamayla; feministik okumalara yer veren film, erkeklerin olmadığı bir dünya inşa ederek, anaerkil düzene geçişi sağlıyor. Yalnız ufak bir sorun var, o da doğru düzgün bir şekilde harmanlanamayan olay örgüsü! Nedenler irdeleniyor, ama ortaya çıkan sonuçlar için aynısını söyleyemiyoruz ne yazık ki… Şunu da unutmayalım: nedenler bir türlü sonuca bağlanamıyor.

Ama biz kendi sonucumuzu çoktan çıkardık bile… Ataerkil düzenin olmadığı bir dünyada kadınların birbirleriyle tensal temas kurmalarını ve bunun da ötesinde içlerindeki dominantlığın daha da güçlendiğini karmaşık bir şekilde aktarıyor, buradaki amaç bilinçaltındaki düşüncelerin bir şekilde evrim geçiriyor olması… Kadınların penceresinden izlediğimiz film, aşk hayatında limitlerin olup olmadığını savunuyor aynı zamanda.

FİLME AKAN FEMİNİZM DAMLALARI

Yukarıdaki paragraflarda belirtmiştik kelebeklerin yaşamı kısa olur diye, aşk da kısa sürüyor. Tıpkı iki kadın karakterin başlarına gelenler gibi… Burgonya dükünü andıran kadın karakter, hem erkekler gibi sert, hem de duygusal, çoğu zaman kendini erkek karakter yerine koyuyor, ama bir türlü olmuyor. Zaten filmin tartıştığı konu da bu! İlişkilerdeki ilgi çekici düşsel boyutlara yeni yeni anlamlar kazandıran estetik yönü kuvvetli olan film, zaman zaman sado-mazoşist sahnelerle dramatik bir parodi oluşturuyor. Fetişizm de cabası! Metaforik paralel zincirleri birbirine lehimleyen film, özgür olarak yolunda ilerliyor ve kendine bir engel koymuyor. Tek bir merkeze yönelmekten kaçınan film, kelebekler hakkında bilgi vererek, onlar kadar kanat çırpmamızı istiyor, sebebi de dikenli tellere çarpmamamız! 1970’li yılların fetişist pastoral filmlerini çağrıştıran Burgonya Dükü, panoramik sekanslarla doğal yaşamın önemini vurgulayarak, doğa ve insan arasındaki dengeyi sağlıyor.

Tüm bu satırların arasına erotik haz ve endişeyi de ekledik mi tamamdır! Karanlık bir çöküşü anlatan, tüylerimizi ürperten gotik bir melodram kategorisine yerleştirdiğimiz film, içgüdüsel ve tutkusal dürtülerin yanı sıra, cezalandırma ilkesine de göz kırpmayı ihmal etmeden buyurun çözün çözebilirseniz diyerek seyircileri düşündürüyor.

Sonuç olarak; “Burgonya Dükü”, kadınları baz alan ve kuramları onların üzerine yıkan feminist bir film. Geleneksel ilişkiye veda ederek, bağımlılığa yönelik bir ilişkinin form kazanmasına vesile oluyor. İlişki eğer bir ritüel haline dönüşürse ileride çok büyük bir sıkıntı yaratır diye vurgu yapan film, fantezilerin bazen çok tehlikeli olabileceğini film aracılığıyla açıklamaya çalışıyor. Bu tarz bir film ilginizi çekiyorsa, izlemek size kalmış.

arzucevikalp@gmail.com

Yazının devamı...

İÇ BİR LİMONATA!

Çekimleri uzun sürede tamamlanan “Limonata” seyirciyi kısa bir süreliğine eğlendiren, güldüren ve hatta kahkaha attıran doğaçlama sahneleriyle öne çıkan bir film. Balkan aksanı ile yer yer Emir Kusturica’nın filmlerini anımsatan yerli film “Limonata” iki farklı kafadarın komik serüvenine demir atıyor. Tiyatro oyunu gibi akan film, muallak finaliyle hafızalarda soru işareti bırakıyor.

İlk projesini babasının anısına çeken Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümünden mezun olan Ali Atay, “Limonata” filmiyle bağımsız ve kendi halinde bir film yaptığını ortaya koyuyor. Onur Ünlü’nün izinden giden Atay, “İtirazım Var” filminden esinlenerek, ezan ve cami kavramını öne çıkarıp, araya da komedi motiflerini yerleştiriyor.

Bunların yanı sıra; Cem Yılmaz’ın “Her Şey Çok Güzel Olacak” isimli yol filmi ile bağıntı kurduğumuz “Limonata”, babasının isteği üzerine, daha önce hiç tanımadığı kardeşini bulmak için, yollara düşen Makedonyalı Sakip’in macerasını huzurlarımıza getiriyor ve olaylar iyice sarpa sarıyor. Devamında neler olduğunu merak ediyorsanız, filmi izlemenizi tavsiye ederiz, çünkü Makedon şivesi ile konuşan karakterler-özellikle Sakip-o kadar doğallar ki, film boyunca tebessüm ediyorsunuz ve bazı sahnelerde dakikalarca gülüyorsunuz. O sahneler bizi güldürmek için yapılmadı belki, ama insan ister istemez gülüyor.

Bir tarafta Makedonya ve İstanbul arasındaki kültür farkına değinen film, diğer tarafta İstanbul’un ezan seslerini ve ibadet anlayışını hikâyeye ekliyor. Makedonyalıların misafirperverliğine göz kırpıyor oluşu da cabası! Bunu çok güzel kavradık diyelim, peki araya Bulgar şarkıcı Ciguli’nin girmesi biraz filmin havasını kaçırmıyor mu? Eğer amaç Ciguli’nin Bulgar oluşunu bu şekilde vurgulamaksa biraz havada kalmış sanki… Bunu açmamız gerekirse; Makedonya’ya gidelim derken yolunu şaşıran kardeşlerin soluğu Bulgaristan’da almalarının ve zoraki olarak Ciguli’nin düğününe gitmeleri pek mantıklı değildi. Bu olay filmin akışına gölge düşürüp, bizi biraz filmin dışına doğru itti. Keşke Ciguli’yi daha farklı bir biçimde senaryoya dâhil etselerdi, mesela sürprizli bir şekilde karşımıza çıkıp şarkı söyleyebilirdi.

Neyse diyerek geçiyoruz filmin olumlu taraflarına… Filmin en önemli vurgusu, kardeşini bulmak için sonuna kadar savaşan Sakip’in mücadeleci ruhuydu. Bir insan hiç pes etmek nedir bilmez mi? Demek ki, pes etmek onun kitabında yazılı değil. Bazen istediğimiz şeyleri elde etmemiz için diretmemiz gerekiyor, tabi aşırıya kaçmadan! Filmi birçok detay üzerine kuran Atay, Makedonya göçmeni Sakip ile kardeşi topçu Selim arasındaki ince çizgiyi doğru koşullara göre netleştirerek, yer yer futbolun önemine de değinmeyi ihmal etmiyor. Türkiye’nin futbol aşkı meşhurdur zaten, bunun filme konu olması güzel olmuş doğrusu… Filmi enteresan kılan aslında şu: İstanbul’u, Makedonya’yı ve yol sahnelerini birleştirip sentezleyen Atay’ın bu üçlü döngüde bize vermek istediği dersler…

Yalnız anlayamadığımız teknik bir sıkıntı var filmle ilgili, bunu teknik sıkıntı olarak değerlendiriyoruz çünkü film, bir sahneden diğer sahneye geçerken araya beyaz bir ekran giriyor ve sonra film yeni bir sahneyle akmaya devam ediyor. Neden böyle bir şeyin yapıldığını merak etmiyor değiliz, eminiz ki böyle yapılmasının bir nedeni vardır. Buna ek olarak; filmde sürekli küfür edilmesi filmin bağımsız yanını biraz zedeliyor ve filmi basitleştiriyor. Hani bir iki tane olsa sıkıntı yok, ama daha fazla oluşu seyir zevkimizi kaçırıyor. Film değişik bir film olduğu için bu küfürlü sahnelerin izleyenleri rahatsız edeceğini düşünüyoruz, sebebi de filmin durum komedisinden çıkıp, kaba komediye doğru kayması. Sonuçta yönetmenin ilk denemesi, kusurlarını da biraz görmezden gelmek gerek. Şayet eldeki malzeme sağlam temeller üzerine oturtulduysa, film genel itibariyle başarılıdır. Filmin başarısının yegâne sebebi, Atay’ın karakterleri derinlemesine tahlil etmesi ve karakterleri kafasında doğru kurgulaması… Mizansen konusunda sıkıntı çekmeyen Atay, karakterlerin dramatik yanlarını perdeye yansıtarak, karakterlerin kartondan olmadıklarını, tam tersine gerçek olduklarını anlatmaya çalışıyor. Ters köşelerle bezeli olan film, hep zıtlıklardan ve karşı bakış açılardan faydalanıyor, bu yönüyle oldukça dikkat çekici! Bir de el kamerası ile çekilen sahneler titremeseydi çok daha iyi olacaktı.

Dramatize edilmiş sahnelerle esprili sahnelerin birlikteliğinden doğan sinerji, yüreğimize dokunmayı ve bizi düşündürmeyi başarıyor, zaman zaman tempo düşmese dahi verimli olacaktı, ama bu kadarı bile bizi etkilemeye yetti. Neticede güzel bir buluş var ortada, bunu inkâr etmek yersiz olur. Bunların dışında filmle ilgili başka neler var derseniz onlardan söz edelim. Yol sahnelerinde kullanılan müzikler filme ayrı bir gerilim kattı ve buna destek olan uzak ve panoramik görüntüler ise, kafası bozuk insanların gezintiye çıkması için birebir oldu!

Netice? “Limonata”, duvarlara yazılmış limonata ile ilgili ilginç bir sözle grafiti sanatına değinirken, hikayenin metaforik anlamda oradan beslenmesi gerçekten de güzel düşünülmüş. Artıları ve eksileriyle güzel bir kefeye koyduğumuz film, seyirci ile iletişim kurarak, olayları abartmadan anlatıyor. Bazı yinelenen sahnelerle, ayrıntıları vurgulayan film, hem yolda giden küçük düldülü, hem de düldülün içinde yaşanılanları ön plana yerleştiriyor. Son olarak şunu söyleyelim: Yazın yaklaştığı şu günlerde canımız soğuk içecekler çekiyor, özellikle de buzlu soğuk bir limonata… Ne dersiniz içelim mi?

http://arzucevikalpworld.tumblr.com/

Yazının devamı...

GEMMA BOVERY: SONU MADAM BOVERY GİBİ Mİ OLACAK?

Edebiyat aşığı iseniz size güzel bir önerimiz var: Mizahi süslemelerle dolu “Gemma Bovery” filmini izlemeden geçmeyin, çünkü izlediğiniz zaman güzel yerlere doğru sürükleneceksiniz, hem de hiç tatmadığınız bir şekilde… Yüreğinin anahtarını bize teslim eden yönetmen Anne Fontaine, kendimizi film karelerine kitlemenizi arzu ediyor, anahtara sahip oluşumuzun nedeni de bu zaten! Sıradan Fransız filmlerinin çok ötesinde olan “Gemma Bovery”, zekice işlenmiş diyaloglarıyla dört başı mamur bir film olduğunu gösterip, izleyenlerin onu tatlı niyetine tüketmesine olanak sağlıyor. Güzel bir karakter dramı ile ağını ören film, özellikle final sahnesiyle izleyenleri heyecanlandıracak, çünkü film başladığı noktada sona eriyor.

İronik edebi taşlamalarla, romanlardaki fantezilerin hayatımıza su misali akacağını ve bazı özel durumlarda onların gerçekleşeceğini anlatan “Gemma Bovery”, Madam Bovery romanına takıntılı yaşlı bir adamın, yanına taşınan komşusunu Bovery’ye benzetiyor oluşunu konu alarak, klasik eserlere atıfta bulunuyor. Örnek: “Anna Karenina”

Sürekli kendi kendine konuşan ve iç sesine odaklanan yaşlı adam, yaptığı esprilerle gülmekten kırıp döküyor. Yaşlı adam sanki gözlemci bir yönetmen gibi, çekeceği filmi tasarlamaya çalışıyor, zaten film onun etrafında dönüyor. Gözetleme tekniğini kullanan film, içerik olarak aslında Madam Bovery romanını tersten işliyor. Açıkça ifade etmek gerekirse; yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkan roman, akımının ilk ve en önemli örneklerinden olduğunu burada sizlerle paylaşıyoruz. Önemli bir parantez açalım: bu roman belli bir süre sonra Boverizm akımını doğurmuştur. Boverizm; tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamına gelen bir rahatsızlıktır ve bunu filmde de vurgulu bir biçimde işleniyor. Fransız filmlerindeki estetik dokuyu koruyan film, açıkçası seyirciyi güldürmeyi hedeflemiyor, ancak hikâyedeki ironi seyircinin hemen hemen her sahnede gülmesine neden oluyor. İngilizler ve Fransızları bir araya getiren film, onların arasındaki ince ayrıma odaklanarak, geçmişte yaşadıkları sorunları ortaya döküyor ve bunu da komedi ile birleştiriyor.

BAŞ DÖNDÜREN SAHNELER VE ETKİLEYİCİ DİYALOGLAR

Filmde mimikler, bakışlar, arzular, hayal gücü, ihtiras, aşk ve tutku ön planda olduğu için, karakterler bu ayrıntılara göre şekilleniyorlar ve en önemlisi de hikâyenin estetik dili… Madam Bovery romanının günümüze, farklı karakterlerle uyarlanmış halini perdeye yaftalayan film, hem edebiyat eleştirisi yapıyor, hem de edebiyata karşı bilinçlendiriyor bizi. Paralel görüşlerle seyirciyi tuzağa düşüren film, karakterlerin karanlık ve aydınlık tarafları arasında gidip gelerek hikâyeyi derinleştiriyor, bu da karakterleri tanımamıza vesile oluyor, sanki onların bir parçası haline geliyoruz.

Yalnız filmde öyle bir kadın karakter var ki, tüm adamlar onun peşinden koşuyorlar, çünkü kendisi tipik bir İngiliz kadını değil, üstelik Fransızca’yı da fena konuşmuyor. Kadın resmen çevresindeki erkekleri parmağında oynatıyor, sebebi de bundan zevk alıyor oluşu. Güçlü bir kadın karakter yaratma konusunda, usta olan kadın yönetmen Anne Fontaine her nedense kadın karakteri merkeze koyarak, diğer karakterlerin ondan beslenmelerine vesile oluyor. Sürprizlerle dolu olan film, ayrıca şehirli Fransızlarla taşrada yaşayan Fransızlar arasında büyük bir uçurum olduğunu da gözümüze sokmadan edemiyor, bu filme zaman zaman zarar verse de, karakterlerin yaşadıkları çatışma bize Woody Allen’in filmlerini anımsatıyor. Olay örgüsünü doğru kuran yönetmen, lirik ve şiirsel diyaloglarıyla izleyenlerin başını döndürüyor. Peki, sadece başını mı döndürüyor? Görselliğe oldukça önem veren yönetmen, görsel sahnelerle seyircinin algısını farklı yöne çekerek, edebi dünyada kaybolmaları için özel bir yol açıyor sanki… Fransız filmlerinin mantığından sapmadan, yolunda ilerleyen film, bizi bir konuda şaşırtıyor, o da şu: genelde Fransız filmlerinin sonu muallak olur, lakin Fontaine sonunu seyirciye bırakmak istememiş, bu nedenle kendisini tebrik ediyor ve ayakta alkışlıyoruz. Önemli bir ayrıntıyı da paylaşmadan geçmek olmaz. Edebiyatı sevmeyenler için baştan biraz ağır geleceğini düşündüğümüz film, ilerleyen sahnelerde daha rahat ilerliyor ve o sahneler hiç sona ermesin istiyorsunuz. Filmle özdeşleşmek böyle bir şey olsa gerek!

Sonuç? Usta yönetmen François Ozon’un “Dans La Maison” filminde oynayan Fabrice Luchini’yi kral koltuğuna oturtan yönetmen Fontaine, çok doğru bir tercih veriyor, çünkü Fabrice’nin rolüne olan bağlılığı gerçekten takdire şayan… Manalı bakışlar, imali ve baştan çıkarıcı sözler, heyecan, entrika ve yeni arayışlarla hareketlenen film, hayatın bazen bir romandan farksız olduğunu dile getirerek, romanlarda yazılanlara kulak vermemizi istiyor. Hayat gerçekten de romanlar kadar macera dolu, eğer ki onu istediğiniz gibi yaşıyorsanız sorun yok ama yaşamıyorum diyorsanız da o vakit sonunuz filmdeki kadın karakter gibi olabilir. Roman satırlarından sıpır şıpır damlayan anlamlı sözcükler eşliğinde bambaşka bir dünyanın kapıları size açılıyor, ve o dünya sizin bilinçaltınızın güzel bir yansıması. Buraya kadar her şey iyi hoş da, şunu sormadan edemiyoruz: sizce koskoca bir hayat romanlara sığar mı? Sığacağı kadar sığar, geriye kalanını da yaşayarak tamamlarız. Filmde bize bunu tamamlatan yönetmen, romanları keşfettikçe onların pek de gerçeklerden farkı olmadığını açıklıyor. İstanbul Film Festivalinde gösterilen bu filmi vizyonda mutlaka seyredin.

twitter.com/Cine_Deseo

Yazının devamı...

KİM BU SUÇLU?

Belçikalı yönetmen Erik Van Looy, 2008’de çektiği “Loft” isimli filmi aynı senaryoya bağlı kalarak, bu kez ülkesi için değil, Hollywood için çekti. Hatırlarsanız Michael Haneke de “Funny Games” filmini yeniden çekmişti, neden çektiğini halen anlayabilmiş değiliz ve anlamakta istemiyoruz. Bir proje tutunca aynısını yeniden mi çekmek gerekiyor? Aynı filmi yeniden çekmek, demek moda haline gelmiş de haberimiz yok. Van Looy’un ilk çektiği “Loft” gerçekten beklenenden fazla ilgi görmüştü, bakalım ikincisi beklenen ilgiyi görecek mi?

Bir aşk için ne kadar ileri gidersiniz ve aşk için cinayet işler misiniz? İşte bu soruyu sorarak söze başlayan “The Loft” karakterlerin gizemli taraflarının çöküşünü göstererek, aslında onların göründükleri gibi olmadıklarına dikkat çekiyor. Aldatma oyunları ile dolu olan hikâye, gerilimi hikâyeye monte edip sıradan olayları dönemeçli yollardan aktarıp, sürekli “cinayeti kim işledi?” sorusuna yöneltiyor bizi… Basit bir hikâyeyi evirip çevirip karmaşık trüklerle ortaya koyan film, bizi flashbacklere doğru iterek filmin mistik ruhuna can veriyor sanki… Her bir cevap o flashbacklerde saklı! Zaman zaman komplo teorisine doğru yönlendiren film, alt metinlere eklediği Latince sözcükle kafamızı kurcalamaya çalışıyor.

Yavaş bir tempoda ilerleyen filmdeki belirsizlikler artmaya başladıkça, filmin temposu da ona oranla yükselİP, olay örgüsünde meydana gelen olaylara sürekli bir yenisi ekleniyor. Filmdeki aksiyon hiç durmuyor. Hep bir entrika, hep bir kovalamaca… Oyunun dozunu doğru ayarlayarak seyircinin kafasında ‘şimdi ne olacak?’ sorusunun canlanmasını sağlayan yönetmen, hep bir tahmin yürütmemiz adına bir zemin hazırlıyor ama bazen o zemin ayağımızın altından kaysa da, o zemini yakalamakta zorlanmıyoruz.

BEŞ SUÇLU, TEK BİR KATİL…

Mekânları güzel kullanan yönetmen, en büyük sırrını çatı katındaki daireye hapsediyor ve o sır kolay kolay ortaya çıkmıyor ve sır ortaya çıkmasın diye yönetmen hikâyeyi ters yüz ediyor. Gerçekten de neler olduğunu çözemiyorsunuz, çünkü yönetmen beş karakter arasında gidip gelerek, resmen değişim rüzgârları estiriyor. Beş evli arkadaşın maskaralıklarını ortaya döken film, onların başka kadınlardan etkilenip peşlerinden gitmelerine kadar, her şeyi perdeye aktarıyor ve evlilik kurumuna ihanet etmelerindeki mantığı çözmeye çalışıyor. Buradan hareketle; aşk için birbirlerini satan beş arkadaş çatı katını aslında yapacakları yaramazlık için kiralıyorlar. Yoksa nasıl kaçamak yapacaklar ki? İşin tuhaf tarafı da, eşlerini sevdiklerini ima etmeleri! Başka gülün üzerine başka bir gül koklanmaz lafını tersine çeviren film, karakterlerin geçmişte yaptığı hatalar yüzünden, bu hale geldiklerini anlatarak, hepsinin suçlu olduklarını anlamamızı sağlıyor. Spoiler vermeden yoluna devam eden film, katilin kim olduğunu açık vermeden akıl karıştırıcı kurgusal oyunlarla, hikâyedeki detaylara eğilmemize vesile oluyor, bu da filmi monotonluktan kurtarıyor. Eğer film bu şekilde ilerlemeseydi çok sıkıcı olurdu. Bizi sorgulama memuru yerine koyan yönetmen, işlenen cinayeti çözmemiz adına tüm malzemeleri önümüze seriyor ve o malzemeler aracılığıyla sanki polisçilik oynuyoruz.

BELALI ÇATI KATI…

Şüphe kavramını bozmadan hikâyeye yenilikler katan yönetmen, filmin sıkıntılı olan atmosferini karakterlerin içsel problemleriyle beraber daha da vahimleştiriyor ve her şey karakterlerin elinden kayıp gidiyor. Ama doğrusunu söylemek gerekirse yönetmen bir yerde büyük bir hata yapıyor, o da karakterlerden ikisinin görüntülerini biraz çirkinleştirmesi. Çirkinleştirmekten kasıt şu: beş karakterin üçü de karizmatik ve ilgi çekici oldukları için onların katil olduğuna dair bir izlenim elde edemiyoruz ancak geriye kalan iki karakter arasında gidip geliyoruz çünkü, o iki karakterin görüntüleri içimizde bir kıpırtı yaratmıyor. O ikisinden hangisi katil olabilir acaba diye kıvranıp dururken, sonunda bir karar veriyoruz ve verdiğimiz karar doğru çıkıyor. Yönetmen keşke tüm karakterleri aynı çekicilikte yapsaydı, o zaman seçmekte zorlanırdık.

Bulmacaların seviyesini fazla zorlaştırmadan seyirciye sunan yönetmen, sahne aralarında yaptığı minik hamlelerle seyirciyi filmden uzaklaştırmıyor, eğer aksini yapsaydı David Lynch’in puzzle-vari filmlerinden pek farkı kalmazdı. Planları doğru bir şekilde ayarlayan yönetmen, kimseye güvenmememiz gerektiğini vurguluyor ve arkadaşlığın çok sağlam temeller üzerine inşa edilmesi gerektiğini savunuyor. Filmin en önemli olayı; güvendiğiniz dağlara kar yağarsa üstesinden nasıl gelirsiniz sorusunu irdelemesi! Kısıtlı bir bütçeyle çekilen film, aynı İspanyol filmlerinde olduğu gibi hikâyeye odaklanarak, seyircinin gereksiz görsel efektlerden beslenmesine engel oluyor. Hikâye ve karakterler bir filmin olmazsa olmazlarıdır diye düşünen yönetmen, kendine göre bir teknik oturtarak “Henry’s Crime” (Suçlu Kim?) filmine atıfta bulunuyor.

Filmin bize iletmek istediği mesajı da paylaşmadan geçmek olmaz öyle değil mi? Evli çiftlerin yaşantılarının sanıldığı kadar kusursuz olmadığını gösteren film, o çiftlerin içinde karanlık fırtınalar koptuğunu kâbus dolu sahnelerle destekleyip, gerilimin dozajını sonuna kadar arttırıyor. Her şeyin bir bedeli olduğunu hararetli sahnelerle anlatması da, filmin en sevdiğimiz tarafı! Kandan ve vahşetten filmi arındıran yönetmen, onlarsız da etkili bir film ortaya konacağını belirterek, cinayetin ardında yatan sebeplere ağırlık veriyor ki, genelde işlenen cinayetlerde şiddet oranı fazla olur.

Netice itibariyle; sürprizlerle örülü “The Loft”, seyirciyi sıkmayan ve belli bir iddiası olmayan bağımsız bir Hollywood filmi. Aynı “El Método” filminde olduğu gibi, kimin aykırılık yaptığını bulmaya çalıştığımız “The Loft” çözüm arayan diyaloglarıyla seyirciyi kendine doğru çekiyor ve özgünlüğünü koruyor.

Yazının devamı...

AYAKKABI TAMİRCİSİNİN SİHİRLİ DÜNYASI…

Enteresan bir konu ile karşımıza çıkan yazar-yönetmen Thomas Mc Carthy, ortaya koyduğu “Cobbler” filmiyle ayakkabıların esrarını çözmemiz adına güzel bir yön çiziyor. Bildiğimiz klişelerden yola çıkmayan ve bir hikâyeyi farklılaştırıp, lezzetli bir yemek gibi önümüze servis eden Mc Carthy, kendini sürekli yineleyen filmlerdeki mantığı tersine çevirip, hikâyeyi ötekileştiriyor ve ötekileşen hikâyedeki karakterlerle bizi özdeşleştiriyor.

Bir varmış bir yokmuş, dededen kalma bir dükkânı olan sihirli bir ayakkabıcı varmış. Özel bir dikiş makinası ile ayakkabıları diken ayakkabıcı, ayakkabıları müşterilere teslim etmeden önce, ayağına giyermiş ve giydiği an sahibinin kimliğine bürünürmüş. Onlar gibi görünüyor oluşu da işin ilginç tarafı! Sürekli değişik kimliklere bürünen ayakkabıcı, büründüğü kimliklerle ilgili sorun yaşayınca ortadan toz olmuş, ama toz olmadan evvel, ayakkabıların nasıl tamir edildiğini oğluna öğretmiş, sebebi de işin başına oğlunun geçmesiymiş. Ama ne bilsin ki armudun dibine düşeceğini…

İşte “Cobbler” ile ilgili hikâyemiz böyle başlıyor. Babadan oğula geçen hikâyenin, ana kahramanı olan Adam Sandler, hayatını gayet sıradan bir şekilde yaşayan bir ayakkabı tamircisidir. Sürekli evinden işine, işinden evine dönen bir adamdır. Yaşlı annesi ile beraber vakit geçiren Sandler, babasının öldüğünü sandığı için, annesini kaybetmemek adına elinden geleni yapar. Bir gün dükkânda şans eseri bir müşterisinin ayakkabısını dener ve dönüşüm geçirir. Aklını kaçırdığını sanan Sandler, tam bunun nasıl olabileceğini araştırırken, aniden aklına babasının zamanından kalma o meşhur dikiş makinasıyla elden geçirdiği ayakkabı gelir ve işin sırrını çözer. Daha sonra müşterilerin bıraktığı ayakkabıları o makinayla diker ve hepsini ayağına geçirerek, onlar gibi görünür. Tam da bunun üzerine annesi bir kerecik bile olsa babanı görmek bana yeter demez mi! Hikâyenin buradan sonrası için, üç nokta koyarak film hakkındaki detaylı analizimize geçiyoruz.

AYAKKABILARIN DİLİ VAR

Ayakkabıların dili var diye boşa dememişler öyle değil mi? Ayağa giyilen ayakkabılar gerçekten de insanın karakteriyle birebir orantılı, yani dememiz o ki; giydiğimiz ayakkabılar bizi temsil ediyorlar. Sanırız film de buradan yola çıkarak, farklı karakterlere bürünen Sandler’ın başına gelenleri onların gözünden görmemize vesile oluyor. Sandler sanki kılık değiştiren bir sihirbaz gibi… Bazen insanlar, keşke şu karaktere bürünsem ya da onun yerine geçebilme durumum olsa derler, hatta daha da abartarak, farklı bir yaşam sürdüreceklerini zannederler. Acaba sürdürürler mi? Bu sorunun kökünü kazıyarak, bize yanıt veren film, bunun o kadar kolay olmayacağını söylüyor.

Mesajlarla dolu olan filmin vurguladığı şey şu: eğer insanlara yardım etmek için, başkalarının kimliğine bürünüyorsanız sorun yok, ancak eğlence için yapıyorsanız gerçekten de sorun var. İlk başta bunu eğlence için yapan Sandler, zamanla bu işin eğlenceli olmaktan öteye gittiğini fark ederek, bu sihri insanlara yardım etmek için kullanıyor. Hatta alt metinlerde şöyle bir cümle geçiyor: “bu ayakkabılar kimlere yardım etmedi ki…” Farklı bedenlere geçerek o insanların duygularını anlamak gerçekten de çok anlamlı. Dışarıdan bakmakla, içine girmek çok farklı bir duygu olduğu için, film bize bunu eğlenceli bir dille anlatıyor, lakin ufak bir sorun var, o da filmdeki mizah duygusunun geri planda kalıyor oluşu…

Adam Sandler’ın diğer filmlerinden çok farklı bir yerde yer alan “Cobbler”, aslında güldürmek için yola çıkmıyor, filmi komedi filmi diye izleyip hayal kırıklığına uğrayan çok kişi olduğunu tahmin ediyoruz. Peki, filmin esprisi ne? Çeşitli dersler vermesi! Hayatında hiçbir renk olmayan Sandler’ın hayatını değiştiren ayakkabılar, işlevlerini o kadar güzel yerlerine getiriyorlar ki, Sandler’ın hayatı gerçekten de bir başka oluyor. Sihirli makine olmasaydı belki de Sandler, bir ömür boyu bir fanusun içinde yaşayacaktı kimbilir… Poker komedisini anımsatan film, Sandler’ın hiç gülmeyen suratıyla daha bir anlam kazanıyor, çünkü Sandler’ın yalnızlığı suratına yansıyor.

BAŞKA BEDENLERDEKİ YAŞAM

Kendi bedeninizi kısa bir süreliğine de olsa terk edip başka bir bedene geçişin, çok büyük sorunlar doğuracağını mantıklı bir şekilde ortaya koyan film, olayların nasıl arap saçına döndüğünü perdeye yaftalayarak, karakterlerin birbirleri ile kavgalarını merceğe alıyor. Yalnız film boyunca sanki bir gözetmen gibi Sandler’ın yaptıklarını gözetleyen berber karaktere çok dikkat etmek lazım, zira o karakter filmin çıkış noktasını oluşturuyor. Her şey o karakterde gizli. Sürprizleri bozmadan yolunda ilerleyen film, seyirciyi masal-vari bir yolculuğa çıkartarak, yaşamımızı hiçbir türlü terk etmeyen sıkıntılardan bizi uzaklaştırıyor ve içine bazı güzellikler ekliyor. Özü de şu: “iyi insan olun ve enerjinizi iyi şeyler için kullanın”

Dramatik çatının tam olarak yerine oturduğu hikâyenin, en büyük işlevi de finalde yaşanacak olan olay… Kendi içinde kısa epizotik hikâyeler barındıran film, büyük lokmayı sona saklıyor ve hikâyenin genelinde bize küçük lokmalar yedirtiyor ki, sonunda vay be diyelim. Cidden de sonunda vay be diyoruz. İyi ki de öyle olmuş! Hiç sıkılmadan izlediğimiz film, yer yer kılık değiştirmeye ilişkin bazı ufak tefek sorunlar içerse de, film sizi ablukası altına alarak amacına ulaşıyor ve sahnelerin arasına yerleştirilen, dikkat çekici müzikler eşliğinde huzur buluyorsunuz.

YİDİŞÇE KONUŞULAN REPLİKLER

Ama filmin mantıksız bir tarafı var, onu da şu şekilde açıklayalım: Filmde Sandler Yahudi olduğundan bahsediyor, bu birkaç kez yineleniyor. İyi de bunun vurgulanmasına ne gerek vardı ki? Direk ‘ben Yahudiyim’ repliği biraz sert kaçtı. Filmin ilk sahnelerinde zaten bununla ilgili ufak bir detay verilmişti, hatırlarsanız garip bir aksanla konuşuyorlardı. O aksanın Yidişçe olduğunu biliyor muydunuz? Yidişçe; Avrupa, Amerika ve Asya’da 3,5 milyon’dan fazla Aşkenaz Yahudisi tarafından konuşulan, Cermen kökenli dildir ve İbrani Alfabesi ile yazılır. Açıkça itiraf etmemiz gerekiyor ki; filmde bunu ilk duyduğumuzda tuhaf gelmişti bize ve ne aksanı olduğunu çözememiştik, araştırmalarımız neticesinde Yidişçe olduğunu öğrendik. Tabi Yidişçe’nin konuşulduğu bölümler 1903 yılında geçiyordu. Demek ki, o dikiş makinası o kadar eskiymiş.

Genel itibariyle; milyonların gözdesi olan “Up” filminin hikâyesini yazan Thomas Mc Carthy’nin hem yazarlığını, hem de yönetmenliğini üstlendiği “Cobbler”, dram ile komedinin birleşiminden doğan sinerji ile iyi bir dostluk hikayesine dönüşüyor. Orta direk bir ayakkabı tamircisi olan Sandler’a güzel bir sınır çizen Mc Carthy, ona fantastik bir boyut katarak, yürüyen ayakkabıların dengesini güzel bir şekilde sağlıyor.

Sonuç olarak; kaba komedi türünden uzaklarda dans eden “Cobbler” ayakkabı ile haşır neşir olan karakterin, macerayı farklı bir yerde aramasından yana olmadığı için ayakkabıyı ve dikiş makinasını metafor olarak kullanıyor. Tek bir mekân ile enteresan bir buluşa imza atan Mc Carthy, hikâyeyi karışık bir çorba haline dönüştürmektense, onu sadeleştirerek farklı motiflerle donatıyor. Nesne ve hikâye ilişkisini iyi kurgulayan yönetmen, çok fazla derinlere açılmadan, elindeki hikâyeden güzel bir film inşa ediyor ve özgün bir iş yaptığının kanıtını bize teslim ediyor.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.