MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

!F ULUSLARARASI BAĞIMSIZ FİLM FESTİVALİ TOP 5

2015 !f Uluslararası Bağımsız Film Festivaline sayılı günler kaldı. Bu yıl film seçkilerinde bayağı farklılık var. İyi mi, yoksa kötü mü? Tabi ki iyi… Her alanda kendini gösteren festival, aynı başarıyı film kategorilerini belirlerken de sağlamış, bu yüzden kategoriler oldukça yaratıcı olmuş. Hatta bu yılın en iyi kategorilerinden biri olan “Oyun” un müdavimi olduk. Oyun oynamaya hazır mısınız?

12-22 Şubat arası düzenlenecek olan festivalde, bu yıl toplam 115 film yer alıyor, bu gerçekten festival için bir rekor, çünkü bundan önceki yıllarda böyle bir rekordan bahsedemiyorduk bile… Yalnız bu yıl bağımsız Amerikan Sinemasında bir kısıntıya gidilmiş, keşke bunu daha önceden yapsalardı. Neyse geç olsun güç olmasın! Dünya Sinemasından çok değerli filmler izleyeceğiz. Her beğeniye göre film mevcut. Mutlaka ilginizi çeken filmler vardır, hani bu filmler bize hitap etmiyor demeniz, olasılıklar dâhilinde değil.

Yalnız şunu unutmayın, hemen hemen her filmde aşktan bahsediliyor, aşka karşı alerjiniz varsa dikkatli olmanızı öneririz. Alerjisi olanlara bunu hatırlatalım istedik. Ama o aşk sizin bildiğiniz aşklardan değil. O aşk hayat aşkı… “Sanat hayat içindir!” kategorisi bu yazdıklarımızı güzel bir şekilde özetliyor zaten. “Digitürk Galaları” bölümündeki filmlerine de bir göz atmanızı tavsiye ederiz. Özellikle “Gül Suyu” filmini seçim listenize alın. Gael García Bernal hayranları eminiz ki çoktan iş başına geçmişlerdir. Bunların haricinde; “Özel Gösterim” kategorisindeki “At Parası” ile “Yalnız Cennet Bilir” filmlerine de yeşil ışık yakmak lazım.

Ufak bir hatırlatma yapalım özellikle “Digitürk Galaları” için biletlerinizi çok önceden almanız gerekiyor, çünkü galalardaki filmlerin biletleri çok çabuk tükeniyor. Diğer bölümler için sıkıntı çekeceğinizi düşünmüyoruz, ama yine de biletleri önceden satın almanızda fayda var. Son olarak; “Gökkuşağı” kategorisindeki görmeniz gereken filmlerin isimlerini ekleyip top 5 listemize geçelim. Bu kategorinin en gözde filmlerinden olan “Kum Parası” ile “Makul Davranış”, diğerlerinin arasında yıldız gibi parlıyorlar.

Bu yılki !f seçimlerim sırasıyla şöyledir:

1- X+Y: Hayatın her alanında matematik vardır, denklem de öyle… Zaten hayat bir denklemdir. X ve Y değerleri karşı kutupların bileşiminden oluşur. Tıpkı hayatımızdaki zıtlaşmalar gibi… Sadece matematiği değil, aşkın ve büyümenin zorluklarını hikâyeye akıtarak, bir matematik denklemi kuruyor sanki… O denklemi oluşturan parçalar ise aşk ve farkındalık… Gerçek olaydan esinlenen ve duygusal bir hikâye ortaya koyan filmin yaratıcısı Morgan Matthews, karakterlerle özdeşleşme yaşamamıza izin vermiyor, onları içselleştiremiyoruz, çünkü Matthews biraz temkinli davranıyor. Filmin arka planında meydana gelecek olaylar, sizi kalbinizden hançerleyecek, daha da öteye gidersek; etkisinden günlerce çıkamayacaksınız.

2-La Princesa De Francia (Fransa Prensesi): Arjantin Sinemasından genelde güzel işler çıkar. “La Princesa de Francia” da onlardan biri… Çağdaş sinemayı temsil eden Şekspir komedi anlayışını benimseyen, genç auteur yönetmen Matías Piñeiro, arzuyu filminin merkezine alarak, basitlik ve karmaşa arasında bir çizgi belirliyor. Yalnız filmin ritmini yerine oturtmanız için, biraz sabırlı olmanız gerekiyor. Filmde yinelenecek olan sahnelerin yanı sıra, sekanslardaki filmsel ve içeriksel atlamalar rüya, hayal, oyun ve gerçeğin halka misali iç içe geçmesine neden oluyor. Bazı yinelemeler ve atlamalar ise, farklı bir izlek biçimine girerek, teatral bir oyunun özünü oluşturuyor. Açıkçası, ahenk tutturabileceğimiz bir film olan “La Princesa De Francia”, renkleri, dokuları, fikirleri, suratları, hareketi ve ritmi ile yeni bir deneysel film özelliğini perdeye yansıtıyor. Arjantin Sinemasında gerçekten şeytan tüyü var!

3-The Forbidden Room (Yasaklı Oda):David Lynch’e benzerliğiyle tanına Kanadalı auteur Guy Maddin, büyüleyici ve gerçeküstü öğeleri filmine yaftalayarak, limitsiz bir sinema nasıl olur onu anlatıyor bize… Değişik bir mizah anlayışına sahip Maddin, bizi hiç bilmediğimiz ve tanımadığımız bir yere postalıyor sanki… Gök ve su arasında bir denge tutturan Maddin, kötülüğün, cinayetin, unutkanlığın, aldatmanın ve tutsaklığın olduğu yerde neler yapacağımızı görmek istiyor. Düşlerin kralı olmamızı isteyen Maddin, düşlerimizde yaşattıklarımızla yüzleşmemizi ve özgürleşmek adına silkelenmemizin önemli olduğunu vurguluyor. Uç noktaları sevenler için iyi bir tercih!

4-1001 Grams (1001 Gram): Fizikle kafayı bozmuş bir bilim kadını, her şeyin ölçülebilir olduğuna inanmaktadır. Peki, mutluluk nasıl ölçülür, ya da soyut şeyler? Var mıdır bir yolu? Bunun yolunu arayan bilim kadını, fiziksel olarak her şeye çare bulabilmektedir, ancak bunun bir çaresi yoktur, çünkü soyut şeyler sayılamaz. Soyut ve somutluğa dikkat çeken film, takıntılı bir karakterin yaptığı tuhaflıkları anlatıyor. İçsel dönüşümü gerçekleştiremediği için, tek bir noktada takılı kalan karakterin, bilimin gölgesinde yaşıyor oluşu, onu ebediyen mutsuzluğa doğru iter. Sıra dışı komedinin ve absürt filmlerin ustası Bent Hamer, fiziğin sadece belli bir yere kadar işlevini yerine getireceğini, onun dışında hiçbir şekilde etki etmeyeceğini bir kez daha anımsatıyor. Fizik mi, yoksa manevi duygular mı?

5- The Smell Of Us (Bizdeki Korku):Amerikan gençliğinin marjinal yaşam biçimlerini ortaya koyduğu sahnelerle, yeni Fransız gençliğine bakış atan film, cool ve asi gençleri tek bir potada eritiyor. Sert, büyüleyici, kışkırtıcı ve yenilikçi bir sinemasal izleğe sahip film, şiirsel bir dille yola çıktığı macerasında, gençlerin nasıl Amerikalılaştığını anlatıyor. İyi bir kültür çatışması örneği olan film, gençlerin dünyalarında geçenleri olduğu gibi ortaya koyarak internetin onları sımsıkı bağladığına vurgu yapıyor. Belki de onları internet o hale getirdi. Film, gençlere karşı dikkat etmemizi ve onların neler hissettiklerini anlamımızı istiyor sanki… Film sadece Fransız gençliğinden söz etmiyor, aslında tüm indigo gençliğinin resmini çiziyor. Dünyanın dört bir yanındaki gençleri orta yerde birleştirerek, onların yaşadıkları ortak sorunları seyirciyle paylaşıyor.

Yazının devamı...

DELİ BEDRİ GERİ Mİ DÖNDÜ?

“Polis Akademisi Alaturka” eğlenceyi ön plana alan, dramatik sahnelerden kaçınan, seyirciyi tek bir noktaya yönlendiren, karakterlerin kendilerini göstermelerine izin veren bir skeç-film sanki… Akademinin ya da okulun eğlencelisi olur mu demeyin, oluyor işte! Kendilerini çerçeveye sığdırmaya çalışan karakterler, zaman zaman aksiyon yaşıyorlar, zaman zaman da tehlikeli anların kurbanı oluyorlar. Bunun sebebi de disipline takmış bir müdür muavininin, kök söktürmesi… Bu size tanıdık geldi mi?

Salı günü galası yapılan “Polis Akademisi Alaturka” 30 Ocak Cuma günü vizyona girmesi gerekirken, son anda çıkan bir sorun nedeniyle vizyon tarihi ertelendi. Sebebi ne derseniz hemen izah edelim: Dcp (Digital Cinema Projection) kopyalarında çıkan teknik sorunlardan dolayı ertelenmiş, pek inandırıcı değil ama neyse... Sanki son dakika golü atıldı! Hiç mi kontrol eden olmadı? Bu nasıl bir saçmalıktır? Türkiye’de zaten işler hep son ana kalır ve aniden bir terslik çıkıverir, işte o zaman tüm tadınız kaçar, buz gibi soğursunuz filmden de…

Kontrol etme mekanizmamız gelişmediği için, bu tarz sıkıntıların yaşanması çok normal! Hani sinema salonlarında yer sıkıntısı olsa makul olurdu, ama tarih vermeden ertelemek, nasıl bir mantalitedir anlamadık gitti. Bir de Cuma vizyona girecek filmin, teknik sorunu olduğunu Perşembe günü öğreniyor oluşumuz da bir hayli şüpheli. Sanki altında başka nedenler var. Bu hafta gösterime giren çok film olduğu için, sanırız geri çekmek istediler, teknik arızası da işin bahanesi.

KOMEDİ VE EROTİZM İÇ İÇE

Neyse geçelim filmin okumasına… 1984 yapımı ABD yapımı “Police Academy” (Polis Akademisi) filminin yerli versiyonu olan “Polis Akademisi Alaturka”, “komedi ve erotizmi birleştirerek, erkek izleyiciyi tahrik etmeye yönelen biraz sulu zırtlak, biraz da eğlenceli bir komedi… Ama kesinlikle “Recep İvedik” gibi değil! Hikâyeye eklemlenmiş olan bazı ince espriler gerçekten seyirciyi güldürüyor, ama ne yazık ki erotizm bu ince esprilerin gölgede kalmasına neden oluyor, gözleri pörtlemiş bir halde perdeye yapışan erkek izleyiciler, çıplak vücütları seyrediyorlar. Tam bir erkek filmi olmuş!

Keşke bu kadar karanlık olmasa ama daha da karartacağız şimdi filmi… Film, “Hababam Sınıfı” mantığından yola çıkarak, ona ait argümanları hikâyede eritiyor ve o eriyen argümanlar üzerine yepyeni bir sistem inşa ediyor. Alt metinlerde ve alt sahnelerde, özellikle “Hababam Sınıfı Merhaba”dan benzerlikler bulacağınız film, ‘haylaz öğrencileri eğitme, ya da adam etme’ fikrinden yola çıkarak, onları bir okula yönlendiriyor, bu okul da Polis Akademisi. Hababam Sınıfındaki okul, burada Polis Akademisi oluyor.

BETON HAŞMET İLE DELİ BEDRİ

Daha net bir açıklamayla; “Hababam Sınıfı Merhaba”daki okul müdürü Deli Bedri yerine, hikâyeye Beton Haşmet karakteri yerleştirilmiş. Her iki karakteri de Mehmet Ali Erbil canlandırmasından belli değil miydi zaten? Şimdi bunu değişik bir açıyla daha yorumlayalım. Mahmut Hoca karakterinin replikaları olan bu iki karakter birbiri arasında paslaşıyorlar sanki…

En çok takıldığımız nokta ise şu: “Hababam Sınıfı Merhabadaki Deli Bedri’nin oğlu Hababam Sınıfı’nın öğrencisiydi, buradaki Beton Haşmet’in kızı da Polis Akademisi öğrencisi… Daha bunun gibi çok ortak nokta var. Örnek: kaçış sahnesi, Beton Haşmet’in kızının öğrencilerden birine âşık olması, yemekhane sahnesi, öğrencilerin haşarılıkları ve özellikle filmin finali. En enteresanı ise Haşmet karakterine Beton lakabının takılmış oluşu… Harbiden de beton kadar sert!

MİCHAEL JACKSON TAKLİDİ

Başka filmlerden de bazı esinlenmeler mevcut, ama Hababam Sınıfında olduğu kadar değil. Yalnız Hababam Sınıfından tek bir farkı var, o da şu: dramatik sahneler ile komedi yer değiştirmiş bu sefer. Sakar polisleri hikâyenin tepe noktasına oturtan yönetmen, Hababam Sınıfı öğrencilerine atıfta bulunarak, onlarla iletişim kurmaya çalışıyor. Komedinin dozunun her saniye arttığı film, komik olmak için çabalıyor, gerçekten çok yerli yerinde espriler var ve o espriler film boyunca sıkılmamıza olanak vermiyor. Esprilerin kalitesi nasıl derseniz? Kaliteli olduğu aşikâr, ama filmin içeriği konusunda aynı şeyi söyleyemiyoruz. Her şey sadece eğlenceden ve erotizmden ibaretti demek istemediğimiz için, elle tutulur taraflarını bulmaya çalışıyoruz.

Örneğin; Michael Jackson’ı taklit eden karakterin hikâye için önemi büyük diyebiliriz, işte filmin elle tutulur taraflarından biri de bu! Karakterlerin çoğu hikâyeye cuk oturmuşlar, oyunculuklar da ona keza… Karakterlerden bahsetmişken, önemli bir yere değinelim. Filmde sürekli bayan olduğu için şikâyet eden, erkeksi bayan karakter, sizce hangi filmin karakterini andırıyor? Hababam Sınıfı Merhabadaki Kız İsmail…

SABA TÜMER’İN GÜLÜŞÜNÜ MÜ ÖZLEDİNİZ?

Filmin en ilginç tarafı senaryonun içine yedirilen Saba Tümer’in kişisel gelişim ve pozitif psikoloji üzerine Beton Haşmet’le konuştuğu sahne… Günümüzün trendlerinden birinin bu şekilde filme konu oluşu, piyasadaki trendlerin iyi takip edildiğinin önemli bir göstergesi. Neticede film olduğu için olayı da biraz ti’ye almak gerek öyle değil mi? Karşımızda ciddi bir film olmadığı için bu şekilde kurgulanışı filmin konseptine uymuş. Gerçi Saba Tümer’in meşhur kahkahasını da pek özlemiştik! Tümer yine kahkahasını parlatıverdi. Peki, ya Yolantha Cabou’nun Türkçe’yi katledip komik bir aksanla konuşmasına ne demeli? Perdede çok sırıtmıyor, bilakis bizi güldürüyor, tabi bunu biz güldürmek için yapmıyor, ama aksanına gülmemek elde değil.

‘GİRİŞ VAR ÇIKIŞ YOK’

Genel itibariyle; ‘Giriş var çıkış yok’ diye tabir ettiğimiz “Polis Akademisi Alaturka”, tüm kaçık tipleri bir okula hapsederek, onların hiç görmediğimiz yönlerini görmemize vesile oluyor. Aslında okulda adam olmaya çalışmıyorlar, tam tersine türlü türlü numaralarını sergiliyorlar. Bunu bir nevi yetenek yarışmasına katılanların şovu gibi düşünebiliriz, her birinde ayrı yetenek var ama hepsi çılgınlar. Özleri nasıl diye soracak olursanız, yanıtlayalım: özleri iyi, içlerinde kötülük yok, ancak yaşamlarındaki sorunlar onlara canavar misali saldırıyor ve onları durdurmak için çılgınlıkları ön plana çıkıyor.

Sonuç? “Polis Akademisi Alaturka” bildiğimiz bir hikâyeyi evirip çevirip anlatan ve bunun da ötesinde detayları kolayca tahmin edebilmemize imkân tanıyan, çerezlik bir film. Bir şeyler yapmak için yola çıktıkları belli, ama ne yapmak istedikleri belli değil. Film; Polis Akademisinden ziyade yarışmasını andırıyor sanki… Böyle Polis Akademisi gördünüz mü hiç? Polis Akademisi yerine daha farklı bir konsept bulunabilirdi. Ülkemizdeki Polisler bu filmi izlerlerse, tepki verebilirler, inşallah bu düşüncemiz gerçekleşmez.

Not: Filmin vizyon tarihi belli değil ama filmi izlediğimiz için yazmak istedim şimdiden.

Yazının devamı...

EĞER AŞK SANA BENZERSE...

Bu hafta vizyona giren “Aşk Sana Benzer” filmi aşkı anlatamayan, ruhumuza dokunamayan, duygulandıramayan, düşüncelerimizi etkilemeyen, kalıpların dışına çıkamayan başarısız bir deneme… Fragmanlarına baktığımızda güzel gözüken film, izlediğimiz zaman maalesef aynı etkiyi yaratmıyor. Tabi aşkı anlatan filmin finalini gözümüzün önüne getirdiğimizde bir hayli gülüyoruz, çünkü o kadar bariz hatalar var ki… O hatalar bir filmde olmaması gereken hatalar esasında.

“Zoraki Koca”dizisiyle çıkış yakalayan ve “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle popüler olan Burak Özçivit’in aynı zamanda yapımcılığını üstlendiği “Aşk Sana Benzer”, Özçivit’in rol yapamadığı ikinci sinema filmi… Zaten topu topu iki sinema filmi var. Dizi oyunculuğu ile sinema oyunculuğu arasında farklılıklar olduğu için, aynı kalıplarla, aynı oyunculuğu sergilemek maalesef beyazperdede işe yaramıyor. Burak Özçivit’in âşık bir adamı canlandıramıyor oluşu, aslında tuhaf karşılanmamalı, çünkü Özçivit’in müstehzi ifadesi buna izin vermiyor, ciddi olmayı başaramadığı için de hikâyede bir hayli sırıtıyor. Özçivit âşık bir adamdan çok, şirinlik yapmaya çalışan ufak çocuk gibi…

Tabiri caizse; sırıtmayı seven Özçivit, “Zoraki Koca” dizisindeki rolünü tekrarlıyor. Fahriye Evcen ise vasatın üzerinde bir oyunculuk sergiliyor. Çalıkuşu dizisinde boş rolleri paylaşan Fahriye Evcen ile Burak Özçivit’in filmdeki uyumsuzluklarını görmemek neredeyse imkânsız! Filmdeki en başarılı oyunculuk “Muhteşem Yüzyıl”dizisindeki Sümbül Ağa rolüyle popülerliği yakalayan Selim Bayraktar. Bazen yan karakterler başkarakterlerin üzerine çıkıp, kendilerini gösteriyorlar. Selim Bayraktar da onlardan birisi…

FAHİR ATAKOĞLU FARKI

Peki, ya Yavuz Bingöl’ün oyunculuğuna ve saz çalışına ne demeli? Filmin atmosferini değiştiren Yavuz Bingöl, çaldığı sazla, hikâyenin gediklerini kapamaya çalışıyor sanki… Hikâyenin voltajını yükselten Fahir Atakoğlu müzikleri ise, filmin görselliği ile birleşince güzel bir ritmik denge oluşturuyor. Ama hikâyenin sürekli müzikle harmanlanmasına da bir anlam veremedik doğrusu. Bir yanda zeybek havası, diğer tarafta türkü ve eski Yeşilçam müziklerini andıran post-modern müzikler…

Hepsi birbirinin içine geçtiği için, bir anlam karmaşası yaratıyor ve nasıl bir film izlediğimizi çözemiyoruz. Yönetmen klasik ve modern bir aşk hikâyesini perdeye yansıtayım derken, filmi taşra/köy filmine dönüştürüyor. Zorlama diyaloglar ile daha da manasızlaşan film, hikâyenin süresini uzatarak söyleyeceklerini finale bırakıyor. Yani film bir çırpıda anlatması gereken olayların içini doldurup, onları doluymuş gibi göstermeye çalışıyor. Yalnız filmde bir sahneye hayran kaldık, o sahne de sanırız filmin elle tutulur tarafını ortaya koyuyor. Muhteşem bir panoramik açı yakalayan yönetmen, denizi gören şirin bir ev ve deniz manzarasıyla seyircinin hayallerini besliyor. Uzak plan çekimlerinde başarılı olan yönetmen, aynı başarıyı karakterlerin üzerinde gösteremiyor oluşu biraz üzücü…

Karakterlerin ne yapacaklarını bilemez tavırları ile dolu olan film, hikâyenin tıkanmasıyla karakterleri çerçevenin dışına iterek, görselliği öne çıkaran sahnelere sırtını dayıyor. Aşk hikâyesi anlatmak isteyen yönetmen, aşkın altını vurgulu bir şekilde çizemediği için, karakterler aşkı bize anlatmakta zorlanıyorlar. Bize aşkı inandıramayan karakterler, film boyunca kendi dünyalarından kesitler sunarak, akmayan filmin akmasını sağlıyorlar. Ama flashback sahnelerde çok büyük sıkıntı var! Flashback sahnelerin flu oluşu ile acaba yönetmen geçmişte yaşananları flu olarak mı kalmasını istedi? Daha net görsek daha iyi olmaz mıydı?

BALIK FİLMİ İLE BENZERLİK

Genel itibariyle; eski Türk filmleri ile bağ kuran ya da kurduğunu düşünen yönetmen, nostaljik kavramlarla filmi modernize etmek adına, bazı yenilikler yapıyor, ancak yaptığı yenilikleri hikayeye oturtamayınca ortaya ne yöne gittiğini bilmeyen bir film çıkıyor. Filmi ufak parçalara ayırdığımızda bazı güzel argümanları bulup çıkartıyoruz, ama o argümanları yeniden bir araya getirdiğimizde maalesef mantıklı bir sonuca ulaşamıyoruz.

Filmde bazı gereksiz tekrarlamalar da mevcut… Tıpkı Derviş Zaim’in “Balık” filminde olduğu gibi deniz ismiyle kurulan ilişki, burada da benzer şekillerde varlığını gösteriyor. Esinlenme olduğu açıkça ortada… Filmde asıl rahatsız edici olansa, âşık adamı oynayan Burak Özçivit’in âşık olduğu kadını canlandıran Fahriye Evcen’e ‘Aşk Sana Benzer’ diye söylemlerde bulunması, aşk var da biz mi göremiyoruz yoksa? Sahici bir aşk olmadığı için, bu düşünce de boşa çıkıyor haliyle…

ESKİ TÜRK FİLMLERİNDEKİ KÖTÜ ADAM PROFİLİ

Geldik en önemli kısma… Yukarıdaki paragrafta da belirttiğimiz üzere eski Türk filmleriyle bağ kuran film, hikâyeye ‘kötü ve sapık adam’ karakterini dayayarak, klişe olanı aynen aktarıyor, ona farklı bir bakış açısı getiremediği için de sığ kalıyor. Hele ki sahne aralarına eklemlenen görsel efektler yok mu, iyice çuvallamasına sebep oluyor. Baştan aşağı mantık hatalarıyla dolu olan film, sadece seyirciyi salonda tutuyor, onun dışında hiçbir şey vaat etmiyor. Aşk göz göze bakışmak, heyecandan titremek, içi yanıp tutuşmak, uyuyamamak, başka bir şey düşünememek demektir, tabi bunları çoğaltabiliriz de… İyi güzel de, bunların ne kadarı filmde var? Burada duralım. Sözüm ona duyguları hareketlendirmek için yola çıkan film, dramatik çatıyı doğru kurması gerekirken, kuramadığından ötürü duygusal sahneler de havada kalmış oluyor. Yönetmenin aşka bakış açısı belki bu şekilde değildi, ama oyuncunlar yönetmenin kafasındaki aşkı, onun istediği gibi aksettiremediler. Yönetmenin belki de en büyük hatası yanlış oyuncularla çalışmasıydı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen yönetmenin en mantıklı düşüncelerinden biri imkânsız ve ulaşılmayan aşkın (sözde) sonucunu ortaya koymak…

Şimdi burayı çok dikkatli okumanızı öneriyoruz, çünkü film hakkında başka bir olumsuz eleştirimiz daha var. Muğla’da çekilen “Aşk Sana Benzer”, Muğla’da çekilen “Dondurmam Gaymak” filmi gibi bir Ege ortamı kurmaya çalışıyor, hem de dondurma metaforunu gözümüzün içine sokarak… Hikâyesi çok benzemiyor belki, ama bazı detaylar gerçekten “aa bu kadar olamaz” dedirtiyor seyirciye… Zeybek havasını da unutmamak gerek!

Netice itibariyle; “Aşk Sana Benzer” seyirciyi umutlandırmadığı ve zevklendiremediği için hayal kırıklığına uğratan içi kof bir film… sözünü filme yapıştıran yönetmen, arka fondan çalan müziklerle seyircinin ilgisini bir nebze de olsa yukarı çekmek istiyor. Bunun üstesinden geliyor mu? Müziği kullanma konusunda evet, ama diğer konularda hayır!

Yazının devamı...

ANİMASYON MU, SÜPER KAHRAMAN FİLMİ Mİ?

Yine bir animasyon ile karşı karşıyayız. Ama bu animasyon öyle bildiğiniz animasyonlara hiç benzemiyor. Süper kahraman motifleriyle dolu olan “Big Hero 6” aynı zamanda da Oscar adayı. Başarılı mı? Evet, başarılı, ama bazı kusurları var, hikâyedeki bazı detayların atlanıp, sonraki sahnelerin havada kalması biraz bozuyor durumu. Eğer o sahneler olmasaydı kusursuz bir animasyon olabilirdi. Tüm bu aksiliklere rağmen seyirci ile empati kurmayı başaran amimasyon, usta işi yapılmış, görsel efektlerle seyirciyi içinde bulunduğu sıkıntılı ortamdan alarak, renk cümbüşünün bir arada olduğu bir dünyaya götürüyor.

“En İyi Animasyon” dalındaki Oscar adaylarından biri olan “Big Hero 6”, canlı animasyonu ustaca kullanarak görsel bir şölene dönüştürüyor ve bunun yanı sıra kendine özgü bir süper kahraman animasyonu yaratıyor.

Animasyon, “Man Of Steel” filmine gönderme yaparak açılıyor. Robot dövüşçülüğü yapmaya merak salan küçük çocuk Hiro, büyük işler başarmak istediği için, kendi yaptığı ufak bir teknolojik aletle yarışmaya giriyor. Aynı Man Of Steel’de olduğu gibi…Man Of Steel”in hikâyesi şöyle gelişir: Babasına robot dövüşünde yardımcı olmak için, hurdalıktan bir robot alarak onu yeniden programlayan çocuk karakter, robotun üzerinde çalışarak ona yeni komutlar ekler. Çocuk bir şekilde başarılı olur, ama sonrası bir hayli çekişmeli geçer. Tabi bu tarz filmlerde genellikle boyundan büyük işler yapmak isteyen çocuklara inanılmaz, ama zamanla onların neler yapabildiklerini görenler onlara inanmaya başlarlar. Klasiktir yani… Başta “Man of Steel”in replikası olarak sınıflandırdığımız “Big Hero 6”, giderek çizgisini genişletmeye başlar ve sanki tüm süper kahramanların birleşiminden oluşan, bir animasyon seyretmeye başlarız. Özellikle “X-Men”, “Guardians Of The Galaxy” serisi ile “Fantastic Four” filmi!

HERŞEY BİR ARADA…

Hikâyeye gelince: Oldukça zeki bir robot tasarımcısı olan Hiro Hamada kendini bir anda intikam peşinde koşan insanların içinde bulur. En yakın arkadaşı Baymax’in (robot) yardımıyla süper kahramanlardan oluşan bir ordu kurar. Konu aslında süper kahraman filmleri ile çok benzer niteliktedir.

Başarılı ve zeki bir çocuk olan Hiro bilim adamı olmak istercesine yeni şeyler üretmek için yola koyulur. Mesela zihin gücüyle harikalar yaratan bir mikrobot yaratır, bu mikrobot daha sonra kötü emeller için kullanılacaktır. Orası ayrı konu… Bu buluşu okula girmek ve profesörü etkilemek için yapar ama işler bambaşka bir noktaya varır. Bir gün okul yanar, profesör de okuldaki yangında kalır, herkes profesörün öldüğünü sanmaktadır. Ta ki mikrobotlar çoğalana değin…

Buradaki kötü durumu düzeltecek tek kişi Baymax’tir. Sağlık robotu olarak tasarlanmış olan Baymax hem fiziksel, hem de ruhsal iyileşme hizmeti sunar, hatta insanlardaki bazı bozuklukları da onarıyor. Tabi önce onları genel bir taramadan geçirir. Ama ne tarama! Fazla duygusal ve sevimli robotumuz zaman zaman “Wall-E” filmindeki Eve karakterini anımsatıyor bize. Baymax sanki iyilik meleği gibi… Filmin kilit karakteri olan Baymax aslında tüm kötülükleri, fiziğimizi ve ruhumuzu güçlü tutarak yeneceğimizin garantisini veriyor. Bunu filmin sonunda detaylıca göreceksiniz zaten.

EĞLENCELİ AMA BİRŞEYLER EKSİK SANKİ…

Geldik filmin genel analizine… Animasyon filminin süper kahramanlarla donatılması, (X-Men dâhil, daha birçok süper kahraman filminden ışınlanan karakterler) film için negatif bir etki yaratmıyor, ancak çok fazla esinlenme var. Bir de olayların takibi zamanla zorlaşmaya başlıyor, kurgu gittikçe parçalandığı için de hikâye dağılıyor. Aradaki geçişler çok sert ve çok ani! Sanki skeçler birleştirilmiş de film olmuş. Filmdeki bu kusurları görmezsek çok daha farklı bir şekilde inceleyebiliriz hikâyeyi… Duygusal ve zekice işlenmiş sahneleriyle mizahı havaya kaldıran film, araya eklediği hareketli pop müzik ile de izleyiciyi zaman zaman yerinde dans ettiriyor. “Rocky” filminin müziğine de selam sarkıtmayı ihmal etmiyor tabi… Aksiyon, komedi ve macerayı birleştiren film, didaktik sahneleriyle bazı düşündürücü mesajlar gönderiyor. Tıpkı tüm süper kahraman filmlerinde olduğu gibi…

Süper kahraman filmlerinde genelde nasıl bir işleyiş vardır? Bir profesör ya da bilim adamı, bilim adına bazı şeyler üretir ama üretimde bazı sorunlar meydana gelir, bundan yararlanmak isteyen para düşkünü kapitalistler de üretilen şeyleri çalıp, onları yeniden tasarlayarak dünyanın sonunu getiren kötü bir makine üretirler. Ama bazen durum bunun tersini de gösterebilir. Örneğin; üretimi yapan profesör ya da bilim adamı intikam uğruna kötü adama dönüşebilir, işte o zaman amansız mücadele başlar. “Big Hero 6” filmine hoşgeldiniz!

ŞİŞİRİLMİŞ BİR ANİMASYON…

Animasyon hakkında önemli bazı detaylardan bahsedecek olursak; her tür Japon anime stilinden izler bulduğumuz hikâye, aslında Amerikan animasyonu ile Japon animesini kaynaştırarak bir tür kırması oluşturuyor. Yani ikisinin arasında bir denge kurmuyor, melez bir animasyon filmi izlediğimizin sinyallerini vererek, ortaya karışık bir meze koyuyor ve biz de iştahla tüketiyoruz. Fazla uyarıcı renklerle ağını ören animasyon film, hızlı kurgusuyla seyircileri bir hayli koşturuyor, ama bu seyirciyi yormuyor, çünkü perdede sıkılmadan izlediğimiz kalbe dokunan sahneler var. Onlar yetiyor zaten! Amerikan yapısını bozmayan yönetmen, ince ve ‘trash’ olmayan esprilerle hem eğlendiriyor, hem de görsel sahnelerden tat almamızı sağlıyor.

Alt metinlere sakladığı dramatik sahnelerle ve diyaloglarla, seyircinin hislerini kabartan yönetmen, hikâyenin bilinirliğinden çok, onu nasıl harmanlarım da seyirciye beğendiririm telaşında aslında… Hikâyedeki içerik parçalı olsa da, bu çok umurumuzda olmuyor çünkü biz yönetmenin filmi nasıl anlattığına bakıyoruz, eğer filmdeki duygu bize geçiyorsa o zaman sorun yok. Gözlerimizi kırpmadan izlediğimiz film, bir çocuğun isteyince neler başaracağını gözler önüne seren bir hayat dersi sanki… Genelde bu düşünce çoksatar filmlerde veyahut animasyonlarda, çocuk; başkahraman olarak hikâyeye eklemlendi mi, izleme oranları artar. Bu bir gerçek…

Netice? Animasyonun belli başlı kusurlarına rağmen Oscar’a aday olması oldukça şaşırtıcı! Güzel bir film olduğunu saklamıyoruz, ama Oscar için biraz fazla alt düzey değil mi? “Virtual Reality”e değinerek bilimkurgu mantığıyla fantastik öğeleri birleştiren animasyon, mükemmel robot modellemenin çok zor olduğunu ve robotların asla normal insanlar gibi hislere sahip olamayacağını vurgulayıp, insan olmanın önemine değiniyor. Final kesinlikle görülmeye değer! Son satırda ise şunu ifade etmek istiyoruz: Final anlatılanlarla tam olarak örtüşmese de,

twitter.com/Cine_Deseo

Yazının devamı...

ANİMASYON MU, SÜPER KAHRAMAN FİLMİ Mİ?

Yine bir animasyon ile karşı karşıyayız. Ama bu animasyon öyle bildiğiniz animasyonlara hiç benzemiyor. Süper kahraman motifleriyle dolu olan “Big Hero 6” aynı zamanda da Oscar adayı. Başarılı mı? Evet, başarılı, ama bazı kusurları var, hikâyedeki bazı detayların atlanıp, sonraki sahnelerin havada kalması biraz bozuyor durumu. Eğer o sahneler olmasaydı kusursuz bir animasyon olabilirdi. Tüm bu aksiliklere rağmen seyirci ile empati kurmayı başaran amimasyon, usta işi yapılmış, görsel efektlerle seyirciyi içinde bulunduğu sıkıntılı ortamdan alarak, renk cümbüşünün bir arada olduğu bir dünyaya götürüyor.

“En İyi Animasyon” dalındaki Oscar adaylarından biri olan “Big Hero 6”, canlı animasyonu ustaca kullanarak görsel bir şölene dönüştürüyor ve bunun yanı sıra kendine özgü bir süper kahraman animasyonu yaratıyor.

Animasyon, “Real Steel” filmine gönderme yaparak açılıyor. Robot dövüşçülüğü yapmaya merak salan küçük çocuk Hiro, büyük işler başarmak istediği için, kendi yaptığı ufak bir teknolojik aletle yarışmaya giriyor. Aynı Man Of Steel’de olduğu gibi…"Real Steel”in hikâyesi şöyle gelişir: Babasına robot dövüşünde yardımcı olmak için, hurdalıktan bir robot alarak onu yeniden programlayan çocuk karakter, robotun üzerinde çalışarak ona yeni komutlar ekler. Çocuk bir şekilde başarılı olur, ama sonrası bir hayli çekişmeli geçer. Tabi bu tarz filmlerde genellikle boyundan büyük işler yapmak isteyen çocuklara inanılmaz, ama zamanla onların neler yapabildiklerini görenler onlara inanmaya başlarlar. Klasiktir yani… Başta “Man of Steel”in replikası olarak sınıflandırdığımız “Big Hero 6”, giderek çizgisini genişletmeye başlar ve sanki tüm süper kahramanların birleşiminden oluşan, bir animasyon seyretmeye başlarız. Özellikle “X-Men”, “Guardians Of The Galaxy” serisi ile “Fantastic Four” filmi!

HERŞEY BİR ARADA…

Hikâyeye gelince: Oldukça zeki bir robot tasarımcısı olan Hiro Hamada kendini bir anda intikam peşinde koşan insanların içinde bulur. En yakın arkadaşı Baymax’in (robot) yardımıyla süper kahramanlardan oluşan bir ordu kurar. Konu aslında süper kahraman filmleri ile çok benzer niteliktedir.

Başarılı ve zeki bir çocuk olan Hiro bilim adamı olmak istercesine yeni şeyler üretmek için yola koyulur. Mesela zihin gücüyle harikalar yaratan bir mikrobot yaratır, bu mikrobot daha sonra kötü emeller için kullanılacaktır. Orası ayrı konu… Bu buluşu okula girmek ve profesörü etkilemek için yapar ama işler bambaşka bir noktaya varır. Bir gün okul yanar, profesör de okuldaki yangında kalır, herkes profesörün öldüğünü sanmaktadır. Ta ki mikrobotlar çoğalana değin…

Buradaki kötü durumu düzeltecek tek kişi Baymax’tir. Sağlık robotu olarak tasarlanmış olan Baymax hem fiziksel, hem de ruhsal iyileşme hizmeti sunar, hatta insanlardaki bazı bozuklukları da onarıyor. Tabi önce onları genel bir taramadan geçirir. Ama ne tarama! Fazla duygusal ve sevimli robotumuz zaman zaman “Wall-E” filmindeki Eve karakterini anımsatıyor bize. Baymax sanki iyilik meleği gibi… Filmin kilit karakteri olan Baymax aslında tüm kötülükleri, fiziğimizi ve ruhumuzu güçlü tutarak yeneceğimizin garantisini veriyor. Bunu filmin sonunda detaylıca göreceksiniz zaten.

EĞLENCELİ AMA BİRŞEYLER EKSİK SANKİ…

Geldik filmin genel analizine… Animasyon filminin süper kahramanlarla donatılması, (X-Men dâhil, daha birçok süper kahraman filminden ışınlanan karakterler) film için negatif bir etki yaratmıyor, ancak çok fazla esinlenme var. Bir de olayların takibi zamanla zorlaşmaya başlıyor, kurgu gittikçe parçalandığı için de hikâye dağılıyor. Aradaki geçişler çok sert ve çok ani! Sanki skeçler birleştirilmiş de film olmuş. Filmdeki bu kusurları görmezsek çok daha farklı bir şekilde inceleyebiliriz hikâyeyi… Duygusal ve zekice işlenmiş sahneleriyle mizahı havaya kaldıran film, araya eklediği hareketli pop müzik ile de izleyiciyi zaman zaman yerinde dans ettiriyor. “Rocky” filminin müziğine de selam sarkıtmayı ihmal etmiyor tabi… Aksiyon, komedi ve macerayı birleştiren film, didaktik sahneleriyle bazı düşündürücü mesajlar gönderiyor. Tıpkı tüm süper kahraman filmlerinde olduğu gibi…

Süper kahraman filmlerinde genelde nasıl bir işleyiş vardır? Bir profesör ya da bilim adamı, bilim adına bazı şeyler üretir ama üretimde bazı sorunlar meydana gelir, bundan yararlanmak isteyen para düşkünü kapitalistler de üretilen şeyleri çalıp, onları yeniden tasarlayarak dünyanın sonunu getiren kötü bir makine üretirler. Ama bazen durum bunun tersini de gösterebilir. Örneğin; üretimi yapan profesör ya da bilim adamı intikam uğruna kötü adama dönüşebilir, işte o zaman amansız mücadele başlar. “Big Hero 6” filmine hoşgeldiniz!

ŞİŞİRİLMİŞ BİR ANİMASYON…

Animasyon hakkında önemli bazı detaylardan bahsedecek olursak; her tür Japon anime stilinden izler bulduğumuz hikâye, aslında Amerikan animasyonu ile Japon animesini kaynaştırarak bir tür kırması oluşturuyor. Yani ikisinin arasında bir denge kurmuyor, melez bir animasyon filmi izlediğimizin sinyallerini vererek, ortaya karışık bir meze koyuyor ve biz de iştahla tüketiyoruz. Fazla uyarıcı renklerle ağını ören animasyon film, hızlı kurgusuyla seyircileri bir hayli koşturuyor, ama bu seyirciyi yormuyor, çünkü perdede sıkılmadan izlediğimiz kalbe dokunan sahneler var. Onlar yetiyor zaten! Amerikan yapısını bozmayan yönetmen, ince ve ‘trash’ olmayan esprilerle hem eğlendiriyor, hem de görsel sahnelerden tat almamızı sağlıyor.

Alt metinlere sakladığı dramatik sahnelerle ve diyaloglarla, seyircinin hislerini kabartan yönetmen, hikâyenin bilinirliğinden çok, onu nasıl harmanlarım da seyirciye beğendiririm telaşında aslında… Hikâyedeki içerik parçalı olsa da, bu çok umurumuzda olmuyor çünkü biz yönetmenin filmi nasıl anlattığına bakıyoruz, eğer filmdeki duygu bize geçiyorsa o zaman sorun yok. Gözlerimizi kırpmadan izlediğimiz film, bir çocuğun isteyince neler başaracağını gözler önüne seren bir hayat dersi sanki… Genelde bu düşünce çoksatar filmlerde veyahut animasyonlarda, çocuk; başkahraman olarak hikâyeye eklemlendi mi, izleme oranları artar. Bu bir gerçek…

Netice? Animasyonun belli başlı kusurlarına rağmen Oscar’a aday olması oldukça şaşırtıcı! Güzel bir film olduğunu saklamıyoruz, ama Oscar için biraz fazla alt düzey değil mi? “Virtual Reality”e değinerek bilimkurgu mantığıyla fantastik öğeleri birleştiren animasyon, mükemmel robot modellemenin çok zor olduğunu ve robotların asla normal insanlar gibi hislere sahip olamayacağını vurgulayıp, insan olmanın önemine değiniyor. Final kesinlikle görülmeye değer! Son satırda ise şunu ifade etmek istiyoruz: Final anlatılanlarla tam olarak örtüşmese de, seyirciyi mutlu etme konusunda başarısızlığa uğramıyor.

Yazının devamı...

HOLLYWOOD’UN ARKA YÜZÜ

“Maps To The Stars” filmiyle yeniden sıradışı olmanın, kitabını yazan David Cronenberg, bu kez ünlülerin dünyasına doğru uzanıyor. Bilinen sorunları yan hikâyelerle destekleyen Cronenberg yarattığı karakterleri orta noktada buluşturarak, onların ortak sorunlarını çözmeye çalışıyor. Hepsi zaten aynı dertten mustarip: terk edilmişlik ve ego… Kıskançlık krizlerine giren karakterler birbirlerinin yolunu kesmek adına, bazı kişisel çıkar oyunlarına başvuruyorlar. Ve ortaya dökülüveriyor tüm duygular…

Ünlülerin yaşamlarının aslında özenilecek kadar iyi olmadığını ve hatta çok sıkıntılı olduğunu biliyor muydunuz? “Maps To The Stars” filmini izledikten sonra dikenli gerçekler içimizi burkarken, kapitalizmin bizi ne hallere getirdiğinin farklı bir pencereden aktarılışı da, bazı meselelerin ortaya dökülmesinde etkili oluyor. “Her şey göründüğü kadar şaşalı değildir” cümlesinin filme uyarlanışı bir yana, ilgiden yoksun kalan ünlülerin garip/anlamsız eylemler yapıyor oluşlarını, ironik bir biçimde ortaya koyan hikâye, tükenmişlik sendromuna davetiye çıkartıyor.

‘Tükenmişlik sendromu’ üzerinden yola çıkan film, ünlülerin istedikleri rolü kapabilmek için neler yaptıklarını gözler önüne sererken, bedbaht ve dejenere olmuş bir hayatın getirdiği kötülüklerin şeytan misali ünlülerin kanlarına zerk edilişi, aslında ünlü olmanın bedelinin çok ağır olduğunu simgeliyor. Başta çok çekici görünen ünlü olma durumu, bir buzun güneş altında erimesi ile eşdeğer hale geliyor. Yani insanın benliğini ve duygularını alıp uzaklara götürüyor, sadece boş bir beden kalıyor geriye…

PERDE ARKASINDA OLUP BİTENLER

Peki, nedir bu ünlü olmanın altın kuralları diye soracak olursanız, cevabımızı şu şekilde verelim: biraz kaçık, biraz cool, biraz da soğukkanlı olmak… Bu özellikler eğer sizde varsa, sorunlardan paçayı sıyırma konusunda olumlu bir netice elde ediyorsunız, aksi takdirde sonunuz halüsülasyon görmeye doğru gidiyor. Hayaletlerle konuşuyor oluşunuz bile olasılık dâhilinde. “Maps To The Stars” filminde bunu açıkça görüyoruz zaten. Para mefhumu nedir bilmeyen ünlü karakterler, Hollywood’un arka yüzünü bize yansıtarak, çekici ve güzel görünen her şeyi silerek, yerine tozpembe olmayan bir hayatı yerleştiriyorlar. Avantajdan çok dezavantajları sıralayan yönetmen David Cronenberg, sıradışı formlarla karakterleri birbirlerine bağlayarak, onların tüm maskaralıklarını görsel imgelerle açıklıyor sanki…

Buradaki en büyük açmaz kapitalizm tabi… Kapitalist dalgalanmaların insan yapısını ne şekilde değiştirdiğini, metalaştıran bazı masum hayallerin ise lekeli hayallerle, yer değiştirdiğini kendi sistemine göre anlatan film, ünlülerin yıldız haritasını çıkarıyor. Bu haritaya göre; normal hareketler sergilemeyen ünlü karakterler, hep gökte parlayan bir yıldız olmayı hayal ediyorlar, ancak düzen o kadar kötü ki, sürekli kanayıp duruyor. Hollywood ve yıldızlar arasında metaforik bir bağ kuran Cronenberg, film içinde farklı bir film anlatarak, bize kamera arkasında olan bitenin video kaydını izletiyor, en azından film boyunca öyle hissediyoruz. Doğal bir oyunculuğun sergileniyor oluşu da, bu kamera arkasında olanların daha gerçekçi durmasına vesile oluyor ve bazen tüm bunlar gerçek mi diye bir soru yöneltiyoruz Cronenberg’e...

Sanki Cronenberg ünlülerin evine bir kamera koydu da, biz de onları o kameranın vizoründen gözetliyoruz. İzliyoruz izlemesine, ama bu kadar acı olduğunu hiç düşünmemiştik doğrusu… Yalnız konuyla ilintili olarak aklımızda bir soru işareti var: ünlülerle tanışmanın o kadar özel bir şey olmadığını, böyle bir filmle mi öğrenmek şarttı, ya da Cronenberg’in bize anlatmak istediği başka bir şey mi vardı…? Cronenberg sinemasını yakından takip edenler onun değişik bir sinema anlayışı olduğunu biliyordur. Cronenberg gündelik yaşamın sorunlarından yola çıkarak onu marjinelleştiriyor, bunun da ötesinde var olan somut verileri, farklı açılarla kadrajına alıyor. Filmlerindeki atmosfer fazlasıyla uçuk, bunun anlamı şu: uçuk kafalar bir araya gelerek Cronenberg’in kafasının içindekileri onun istediği şekilde sahneliyorlar.

HANEKE-VARİ KANLI SAHNE

Cronenberg bayrağı Michael Haneke’den teslim alarak, Haneke-vari şaşırtıcı ve şiddet dolu görsellerle onun açtığı yoldan ilerliyor, ilerlerken de arkasında güzel izler bırakıyor. Filmde öyle bir öldürme sahnesi var ki, kan görmeyi sevmeyenler için biraz zor olabilir. Cronenberg raydan giden treni, aniden rayından çıkartarak seyircileri şok etmeyi başarıyor, başardığı için de ilgi çekme konusunda üstüne düşen görevi tamamlamış bulunuyor.

Filme dair en ilginç detay ise; başkarakter Agatha’yı canlandıran Mia Wasikowska’nın yer yer Stephen Kinhg’in yarattığı en önemli karakterlerden biri olan Carrie’ye benziyor oluşu… Özellikle kanların fışkırdığı sahne! Yakın plan ile çekilen çılgın karakterin suratına odaklanılan sahnede, karakterin hiç durmadan öldürmeyi arzu etmesi, hatta öldürmek için planlar kurması, onun ne kadar baskın olduğunu gösteriyor. Bu baskınlık kesinlikle ezikliğinden kaynaklanıyor, kendini bu şekilde tanıtıyor karakter… Geçmişinde işlediği bir hatanın arazlarını yaşıyor esasında. Babası tarafından dışlanan ve sömürülen karakter, aradığı mutluluğu bulamadığı için, sürekli arayışlarda… Meğerse onca zaman öldürmenin nasıl bir his olduğunu öğrenmek istiyormuş. Hedonist duyguları kabardığı için de kendini olumsuz bir biçimde ifade eden karakter, filmin yükseliş noktasını temsil ediyor.

FİNAL FİLME UYMUYOR

Gelelim bazı gereksiz sahnelere… Julianne Moore’un şekilsiz ve yarı çıplak bedenini sürekli göstermesi ve tuvaletteyken asistanıyla konuşması, filme olan bakış açımızı biraz değiştiriyor. Gerçekten bu sahnelerin gereği neydi? Sanırız Cronenberg “Big Brother” programını çok fazla izlemiş, bu kadar abartmaya hiç lüzüm yoktu. Önemli bir not: Julianne Moore umarız şekilsiz vücudunu, siyah tüllü sabahlığıyla bir daha göstermez.

Biraz da oyunculuklardan bahsedelim. “Maps To The Stars” filminin en gereksiz karakterlerinden biri olan Robert Pattinson, hikâyenin dışında kaldığı için, bizi oyunculuğuyla pek tatmin etmiyor. Soğukluğu ve tutuk oyunculuğu ile bir nevi vampir Edward karakterini anımsatıyor, zaten o karakter üzerine fazlasıyla yapıştı. Şunu da ekleyelim; Pattinson “The Rover” filminde başarılı bir oyunculuk sergilemişti. Bu sefer ne yazık ki olmadı! Filmin en başarılı oyuncuları Mia Wasikowska ile Evan Bird’dü. Julianne Moore ise vücüdu hariç gayet inandırıcı bir oyunculuk ortaya koydu.

Netice? Usta çekimleriyle, kamera açılarıyla, hafızada kalan görselleriyle, garip karakterleriyle merak unsurumuzu kabartan film, Cronenberg’in takıntılarını hem melodramatik, hem de frenetik bir biçimde harmanlıyor, buna ek olarak; şevkengiz sekanslarıyla da kafa karıştırıcı düğümün tezini aktarıyor. Film sanki belli oranlardaki karışımlardan izler taşıyor. İğneleme sanatını filmine yansıtarak, Hollywood’a taşlama yapan, Amerikan rüyasını çökerten Cronenberg, erotik motiflerle süslediği filmi, yozlaşma kavramı ile destekliyor. Yozlaşma işte böyle olur diyerek bir ilke imza atıyor. Bunları bir araya getirmeyi başaran Cronenbeg’in, anlattıklarına ters düşüp, farklı bir final yapma mantığına ise hiç anlam veremedik.

twitter.com/Cine_Deseo

Yazının devamı...

İDOLLEŞTİRİLEN MOZART RUHU…

2 Ocak’ta vizyona giren “The Captive” (Kayıp Çocuk), Ryan Reynolds sevenleri hüsrana uğratabilir. Psikolojik-gerilim ile örülü film, sıradan bir şekilde kaçırılan küçük kızın başından geçenleri, sapık bir karakter üzerinden işliyor. Sapık karakterin fazla öne çıkışı, onu daha iyi analiz etmemize vesile olurken, arka planda kalan karakterlere karşı gereken ilginin gösterilemiyor oluşu ise, hikâyenin dokusuna zarar veriyor.

“The Captive”enteresan bir şekilde start verir; orta yaşlı bir adam televizyondan opera-vari bir klasik müzik dinler ve sonrasında o müzik bizi başka bir sahneye götürür. O sahne şöyledir: Sarı saçlı bir kız piyano başında klasik müzik çalıyordur. Tam da bu sebeple arasında bağ kurduğumuz müzikli sahneler acaba bize ne anlatıyor diye sorgulamaya başlarız. Anlattığı şey şu: Karakterin bize klasik müzik sevdiğini gösteren yönetmen, karakterle özdeşleşmemiz adına onun ne tür müzikle haşır neşir olduğunu bize gösterir ki, karaktere dair belli bir fikrimiz olsun.

Akan hikâye zamanla bize karakterin Mozart’tan beslendiğini, ondan ilham aldığını hatta sanatsal anlamda ona âşık olduğunu beynimizin içine çivi ile çakar, karakterin Mozart’tan bu denli etkilenişi aslında çok önemli bir yere vurgu yapmamızı sağlar: Mozart ile karakter arasında bir geçiş sağlayan film, karakterin dış görünüşünü de eski devirde yaşayan insanlara benzetir, bunun sebebi de metaforlaştırılan/sembolleştirilen Mozart’ı idolleştirmek…

Ama karakter göründüğü gibi değildir ne yazık ki… Karakterin suratı o kadar ürperticidir ki, adeta içinde şeytanlar dolanır. Zaman zaman komikleşen, kaskatı kesilen karakter, aslında çok hasta ruhlu biridir. Psikopat ve sapık oluşu da cabası! Çocuk istismarını garip bir karakter üzerinden anlatan film, karakterin kendi hikâyesini yazması adına, ona yol çiziyor ve o yolda yürüyen herkes, bu karakterin oyuncağı haline geliyor. Onun tek derdi hikâyesinin gerçeğe dönüşmesi… Eğer kafasında kurguladıklarını gerçekleştiremezse, hikâyenin yavan kalacağını düşünen karakter, sapkınlıklarını müzik ile dindirmeye çalışıyor ama nafile! Normal bir insan sürekli aynadan kendini izler mi? Demek ki aynadaki yansımasını merak ediyor, o meyanda da 8 yıl önce eve hapis ettiği ve kötü emelleri için kullandığı genç kızı izliyor. İşte böyle bir karakter var önümüzde…

Senaryoya gelince: yukarıda tanımladığımız karakter (Mika) hikâyesini tamamlamak için, ufak bir kız çocuğunu, babasının ihmalkârlığı nedeniyle kaçırma fırsatı elde eder. Onu bir eve hapseder ve aradan 8 yıl geçer, 8 yıl sonra kaçırdığı kıza annesini canlı kamera ekranından izletir. Kız sadece annesini görebilmektedir. Babası hakkında ise herhangi bir bilgiye sahip değildir. Bu senaryo size tanıdık geldi mi?

“Missing”dizisiyle benzeşen “The Captive”, tıpkı “Missing”de olduğu gibi sekiz yıl boyunca kızını arar. Aynı denge burada da vardır. Benzerlik söz konusu olmasaydı bu dengeyi kuramazdık belki, ama izlerken bizi çok rahatsız ettiğini de eklemeden edemeyeceğiz. Aradan geçen yılları doğru şekilde kurgulayamayan yönetmen, flashback ve flashforwardlar arasında büyük bir hengâme yaratıyor, mesela kaçırılan kızın aniden büyümüş olması gibi. Montaj sekansı yapayım derken bazı tutarsızlıklar meydana gelmiş demek ki… Kurgu tıpkı parçalı bulut misali, parça parça birleştirildiğinden, sahneler arası kopukluklar ve atlamalar meydana geliyor, bunun haricinde yapılan ani kesmeler de filmin gidişatını bozuyor.

Buradaki pozitif durum Mika karakterinin senaryoya kattığı yenilik… Mika; karakterlerin geçmişleriyle yüzleşmelerine olanak sağlayarak, ‘intikamım acı olur’ diye onlara uzaktan mesaj iletiyor. Ama karakterler onun çok yakınlarda bir yerde olduğunun farkına dahi varamıyorlar. Her şeyden bihaberler… Mika, kızın annesini video kameradan seyrederken, o arada da, kendi yansımasını aynadan görüyor, sanki paralel evrene davetiye çıkarır gibi…

Voyurizm (gözetleme) mantığını film ile ilişkilendiren yönetmen, Mika’nın güçsüz ve savunmasız çocukları ele geçirerek, tatmin olduğunu bazı görsellerle açıklıyor ve büyük balığın, küçük balığı yediğini düşünüyor. Nasıl mı? Zekâsı ile… Mizojen bir yapıya sahip Mika, kaçırdığı kızın diğer kızlar ile iletişim kurarak onları yoldan çıkarmasını istiyor. Güçlü güçsüz şirazesindeki eşitsizliği gündeme alan yönetmen “Stalker” dizisi ile de ilişki kurarak birçok yerden beslendiğini, her şekilde dile getiriyor. ‘İzleyen sapık’ anlamına gelen ‘Stalker’ buradaki işlevini tamamıyla yerine getiriyor. Mika kadınların ve genç kızların hayatlarına izinsizce giriyor ve de çıkmak bilmiyor. Öyle bir musallat oluyor ki, kovsalar da gitmiyor. Bela bir kez geldi mi gitmek bilmez zaten…

Soğuk Danimarka dizileri ayarında olan “The Captive”, insanın kanını donduran sahnelerle, kafa karıştırmayı başarıyor, ama olayların arap saçı haline gelmesi filmden tat almamızı engelliyor. Ciddi bir okumayla ne başarılı, ne de başarısız olarak değerlendirdiğimiz film için söylenebilecek tek şey var: mikserde bir araya getirilen mutfak malzemelerinin, birbirleriyle iyi karıştırılamaması… Bu kadar kötü demek? Evet, ama filme yansıtılan diyaloğu, geçmişi düşünmememizi, öfkeyi ve kini bir yana bırakmamız gerektiğini doğru bir biçimde ortaya koyuyor. Doğru söze ne hacet!

Yalnız filme dair çok önemli iki husus var, birincisi klasik müziğin Mika üzerindeki kalıcı etkisi… Mika karakterini doğru bir şablona oturtan yönetmen, kötü kalpli karakteri bize sevdirme konusunda kesinlikle sekmeye uğratmıyor, filme belki de Mika karakteri yüzünden katlanıyoruz. Kötü bir karakteri sevdirmek oldukça zor olsa gerek. İkincisi ise, bembeyaz karların; özgürlüğü ve saflığı betimliyor oluşu. O bembeyaz karlarda güle oynaya koşup, paten kaymak istiyor kaçırılan kız… Bu bakımdan kar olgusu filmi biraz anlamlı kılıyor.

Geldik oyunculuklara… “Killing” dizisinin soğuk nevale olan polis karakterini, burada kaçırılan kızın annesi olarak izliyoruz. Killing’deki oyunculuğundan ödün vermeyen Mireille Enos sanki diziden ışınlanıp buraya gelmiş, üzerimizde öyle bir izlenim yaratıyor. Mika karakterini üstlenen Kevin Durand’ın oyunculuktaki muvaffakiyeti kaçınılmazken, Ryan Reynolds’ın varla yok arası bir oyunculuk sergiliyor oluşu ise, keşke “Buried” filmindeki gibi üstün bir oyunculukla karşımıza çıksaydı dedirtiyor bize… O zaman belki film iki tık yükseğe çıkardı.

Sonuç? “The Captive”, klişenin önüne geçemeyen, kendini diğer hikâyelerden ayıramayan, bildiğimiz yollardan giden ve sürprizlere kapalı bir film. Tam olarak ne anlattığını çözemediğimiz filmin senaristi ve yönetmeni Atom Egoyan, “Chloe”, “The Sweet Hereafter” ve “Where The Truth Lies” filmlerindeki yetkinliğini ne yazık ki gösteremiyor.

twitter.com/Cine_Deseo

Yazının devamı...

GECENİN AZİZLİĞİ…

Taksici hikâyeleri çok meşhurdur, taksiye bindiğinizde, bazı taksiciler yol boyunca sizinle konuşurlar. Şimdi bu durumu tersten düşünelim, taksiye bindiniz, taksici konuşmuyor, ama sizin yanınızda ölmek üzere olan biri var ve siz de onu hastaneye yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu durumu yansıtan “Bir Gece”, taksicinin bir gece boyunca başından geçen hikâyeye yer vererek, ölmek üzere olan insanların taksici ile konuşmalarını aktarıyor.

Yeni yılın, ikinci günü gösterime girecek olan “Bir Gece”, tek bir gecede yaşanan olayları konu alarak, kaderin insana nasıl bir oyun oynadığını, kötü hayatın insanı nasıl ele geçirip kahpeleştirdiğini, karmaşık bir kurguyla önümüze koyuyor. Ölüm temasını işleyen filmin, gece boyunca bir sürü kötülüğün öncüsü oluyor oluşu da, soğuk bir ortama doğru ışınlıyor bizi… Yalnız bir sorun var, o da yan hikâyelerin ana hikâyelere bağlanmasındaki sıkıntı… İç içe geçemeyen hikâyelerin, tam olarak birbirine yedirilememesi filmin izleğine zarar veriyor, eldeki malzemeyi birleştirme konusunda problem yaşayan yönetmen, anlatmak istediklerini ifade edemediği için hikâye anlamsızlaşmaya başlıyor.

Ölüm böyle mi anlatılır? ’nin ölüm temalı filmlerinden esinlenen yönetmen, aslında ölümü sokaktaki kötü hayata bağlıyor. Kötü hayat yaşayanların sonu ölümdür diye yola çıkan film, bataklığa bulaşmış karakterlerin yaşamlarını kesiştirmeye çalışıyor. Bunu başarıyor mu? Maalesef… Buluş fikri olarak güzel, ama filmi anlamaya çalıştıkça ipin ucu kaçıyor, zira filmin dolaylı yoldan yaptığı trükler hikâyeyi ağırlaştırıyor ve hikâye ağır gelince de kopuyoruz. Hikâyeyi karmaşıklaştırmak için uğraşan yönetmenin seyirciyi bu kadar yormaya çalışmasına da bir anlam veremedik doğrusu… Filmi mi takip edeceğiz, yoksa hikâyeyi mi çözeceğiz?

Filmin en bariz hatası, geniş çerçeve ekranının 1:85 iken, 1.33 (4:3) boyutuna indirgenmesi… Filmi seyrederken muhtemelen perdedendir diye düşündük, ama aniden böyle bir geçiş yapması gerçekten de enteresan. Yönetmenin ilk filmi olduğunu varsayacak olduğumuzda bu kusurları görmezden gelebiliyoruz. O yüzden biz de bu sorunlara rağmen filme biraz olumlu açıdan yaklaşmak istiyoruz.

Suçun kol gezdiği Cihangir sokaklarını kadraja alan yönetmen, kader ve tesadüf arasındaki farkı incelemek adına, bu ikisi arasındaki ayrımı karakterler üzerinden inceliyor ve hemen soruyu yapıştırıveriyor: Tesadüf mü, kader mi?

Kimimiz tesadüflere, kimimiz de kadere inanırız, zaten bu konuyu gündeme getiren çok film var, dolayısıyla filmin suç üzerinden anlatılıyor oluşu, tartışmayı kızıştırıyor. Örneğin Leyla karakterini canlandıran Wilma Elles’in ölmeden önce tesadüfen, tanımadığı birinin numarasını çevirmesi gibi… Şimdi soru bombardımanına tutuyoruz sizi, bu tesadüf mü, yoksa kader mi? Cevabı filmi izleyince verebilirsiniz belki… Filmdeki kaderi şu şekilde açıklayabiliriz: karakterlerin yaşadıklarının ortak oluşu ve önünde sonunda aynı noktada, bir araya gelmeleri sanıyoruz ki kader, tesadüf değil…

Tabi insan kendi kaderini kendi çizer, ama alnımızda yazılı olan bazı olayların değişmeyecek oluşunu da hesaba katmak gerek. Bazı kişiler tesadüfleri olasılıklarla özdeşleştiriyor, hatta olasılıklarla ilgili bir kitap yazan Adam Fawer, zamanında bayağı konuşulmuştu. Bu konu uzar gider, lakin filme bahis konusu oluşu, filme karşı bakış açımızı biraz değiştiriyor. En azından olumlu bir tarafından bakabiliyoruz. Bir de oyunculuklar inandırıcı olsaydı, daha samimi ifadeler kullanıyor olurduk.

Ne var ki, hikâyedeki olaylar, gerçekliğe son derece uygun, İstanbul’un arka sokaklarında yaşanan olayları hepimiz çok iyi biliyoruz. Travestiler, uyuşturucu kullananlar, gözünü kırpmadan adam öldürenler, fahişeler ve dahası… Tehlikenin yanı başımızda olduğunu vurgulayan yönetmen, hayatın göründüğü kadar kolay olmadığını ve sırf bu yüzden çok canımız yandığını anlatmak adına, sanırız tüm bunları kurgulamış. Şu sıralar yan hikâyeleri ana hikâyeyle birleştirmek bayağı popüler oldu, ama ilk yönetmenlik denmesi olan bir yönetmenin kaçınması gereken bazı kurallar var, o kurallardan biri de bu! Genel analizde; dejenere olmuş sistemin bize yaşattıklarını acımasız şekilde perdeye yansıtan film, cüretkâr bir şekilde olayları ardı ardına sahneliyor.

Gecenin tekinsizliğini, rayından çıkan trene benzeten film, gecelere karşı dikkatli olmamızı ve hatta beladan uzak durmamızı ortaya koyduğu hikâyeyle aktarmak için çabalıyor. Seyirciyi sıkmamak için dolambaçlı oyunlarla yapılan bazı hileler fazlasıyla dikkatimizi çekiyor, ama çok takılmıyoruz buna, bu yüzden önümüze konulanın özünü kavramaya çalışıyoruz, başta çok zor oluyor belki, ama bir kez alışınca devamı geliyor. Sonuçta bu eğlenebileceğimiz ya da rahatça seyredebileceğimiz bir film değil, didaktik hiç değil, film karakterlerin çarpık fikirlerini ve yaşantılarını aktaran bir kötülük aynası…

Sonuç? “Bir Gece” karanlık sokakları, karanlık sahneleri zor anlatımı, bulanık ve hatta grenli görselleri ile seyircinin huzuruna çıkan ‘olmamış’ bir film. Filmi daha farklı bir şekilde görmeyi, her ne kadar arzu etsek de, şimdilik bu mümkün değil, umarız ileride daha verimli sonuçlar elde edilir. Eğer olur da yönetmen ikinci filmini çekerse, bakalım nasıl bir bakış açısına sahip olacağız. Umarız daha iyiye gider.

twitter.com/Cine_Deseo

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.