MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Ne Gandhi ne Kılıçdaroğlu.. Rekor Onur Akın'ın

Ne Gandhi Ne Kılıçdaroğlu.. Rekor Onur Akın'ın

1997 yılında Ankara'da Çankaya Belediyesinin başkanı Doğan Taşdelen'in organize ettiği bir konser vardı. Efsane katılım olarak bilinen konser. Zülfü Livaneli sahnede ve herkesin ortak fikri; beş yüz bin kişinin katılımı konser olarak tarihe geçti.

Ardından 2000'li yılların başında Batman'da Ahmet Türk'ün ev sahipliğinde gerçekleşen Ciwan Haco ve Arif Sağ sahnesinde bir başka konser. Devletin ya da resmi kurumların çelişkili rakamlarına rağmen yine beş yüz binlik bir rakam ifade edilir katılımcı ortak görüşünde. Doğrudur yanlıştır ancak kitle büyüktür rakamlar yanılsa da...

Müzik her doygunluğa açıktır. Herkes en fazlasını iddia eder ya da öyle anlatmaktır yeni dünya düzeninin algısı, ancaaaak...

Ne iddia edersek edelim sahici hisler toplar insanları. Ne bedel olursa olsun. Kimi para öder gider kimi de para alır katılır bazıları da inandığı bir şeye ayakları feda eder. Kalkar gider. Böyledir sosyal birlikteliğin gereği.

Hangi görüş, hangi ideoloji olsun fark etmez. İnsanlar bir araya gelmek istediğinde samimiyet arar, bulursa romantizmini aklına katar. Yollar da engeller de samimiyetin önüne geçemez.

Dünyadaki konserlerden belli değil mi? Milyonlar bir araya gelir ve hisleridir haykırdıkları. İster müzik olsun ister fikir.

İşte siyasetten öte, fikirden beri, gerçek eğer samimiyetse; rakamların valisi, partisi ya da iddiası olmaz... Alan ne kadarsa somut katılım odur...

9 Temmuz'da bir kalabalık bir başka rekoru da onaylamıştır.

Bu ülke insanı, her kaçsa rakamı, samimi hislerin romantik besteci ve solisti Onur Akın'ı şarkılarını ezbere söylemiştir..

Milyonlar konuşulur da samimiyet gerçeği hiç yadırgamaz... Ne Gandhi ne Kılıçdaroğlu yeni rekor Onur Akın'ın şarkılarıyla tarihe geçmiş, aşılmayı beklemektedir.

Aşana aşk olsun...

Yazının devamı...

İş adamından sanatçı mı olur?

İş adamından sanatçı mı olur?

Merhaba diyelim, konumuza girelim.

Algıların bilginin önünde olduğu günümüzde postmodernist yaşamların zirvesini yaşıyoruz. Ne verirlerse alıyor, gösterdiklerini konuşuyor ve yüzlerce kez tekrar edilen mesajları sorgulamadan kabul ediyoruz.

Sorgulama refleksimiz ortadan mı kalkıyor?

Genetiğimiz iletişim tekonolojileri sayesinde evrime mi uğruyor?

Mesela müzik endüstrisindeki değişim bizim geleneksel zevklerimizle ne kadar uyuşuyor? Zaten endüstrileşmişse sanat; tad, doku ve üretim nerede?

Programlanmış melodiler ve kalıp ritmler, bizim değiştiğini zannettiğimiz müzik zevkimizin bilinç altı mı yoksa müzik zevki eninde sonunda bütün mesajları reddedercesine hafızasını korur mu?

Müzikal hafızayı gıdıklayan albüm

İşte bu hafızayı gıdıklayan hatta bilinçaltı müzik zevkimizi ortaya koyan bir çalışma, bütün bu soruların cevabı olabilecek nitelikte. İşadamı Fatih Aydın'ın ikinci albümü '45'lik Şarkılar' tıpkı ilk albümü 'Şiirden Şarkılar' gibi 'nerede o sıcak ritimler?' diyebileceğimiz kadim müziği bize sunuyor.

Bir kere; 1, 2, 3 ya da en fazla 4 şarkıdan oluşan günüzümüzün 'çabuk üret hemen tüket' fabrikasyon single çalışmalarından değil.

15 şarkı ve 2 şiir ile meydan okurcasına geniş repertuarlı bir albüm.

Şarkıların hepsi akustiğe yakın canlı kayıt. Yani hangi şarkıda hangi enstrüman kullanılıyorsa bilgisayarın programından değil o estrümanın üstadının stüdyoya gelerek sanatını damıtmasıyla oluşmuş.

Kategorisine de dinleyicinin karar vereceği bir durum yaratılmış. Türk sanat müziği sevenin, özgün müzik sevenin, halk müziği sevenin, vals sevenin, pop sevenin, arabesk sevenin hatta hafızamızda yer etmiş yeşilçam müzikleri sevenin mest olacağı şarkılar.

Üstelik hepsi yeni beste. Besteleyen de şarkıcının ta kendisi: Fatih Aydın.

Sanat, cesaret değil nezaket ister

İş adamı. Uluslararası projeleri ile yıllardır bu ülkeye ve dünyaya hizmet eden bir turizmci. İş adamından sanatçı mı olur? Gönüllüsü olur destekçisi olur da sanatçısı nasıl olur? Oluyormuş. Albümleri dinlerken yavaş yavaş rakıları, şarapları tercihe göre çay bile olur damağınızdan kaydırırken anlıyorsunuz. Bunu bir sanatçıya ya da isme övgü diye düşünenlere de bu iddiamı şöyle bir tezle geliştirebilirim. Beyefendinin ayrıca yayınlanmış hatta yayınlanmakla kalmayıp yayıncısını bir çok baskı ile mutlu etmiş şiir kitapları da var. Sanatçı mı olur dedik ya bu iki şiir kitabında garip akımı ve 2. yenicilerin izini de sürebilirsiniz mısralarında.

Bir de demiş ki bir röportajında 'sanat, cesaret değil nezaket ister'. Bu kadar hızlı tüketimin olduğu müzik endüstrisinde sen gel cesaretle herkesin kaçtığı geniş repertuarlı bir albüm yap ve sonra bunu nezaket diye açıkla. Sanırım bu da sanat görgüsünün bir erdemi ya da sanata olan saygı duruşu.

Ülkenin hatta insanlığın böyle cesareti nezaketinden menkul isimlere ihtiyacı var.

Yazının devamı...

Kariyer de yaparım kafa da atarım

Kariyer de yaparım kafa da atarım

Merhaba diyelim konumuza girelim,

Alın size babalar günü hediyesi. Cinsiyetçi jargonda severek kullandığımız 'babalar gibi' lafının bir kadın tarafından uygulanışının hikayesi.

Canan Tuğaner televizyon dünyasında görevini layıkıyla yapan, mesleğinin eğitimini almış ve yıllardır ekranlarda takdir toplayan bir sunucu. İyi arkadaşım olmasının yanında kadına sözde biçilmiş objeleri kullanmadan kariyerine devam eden bir basın mensubu.

Manşetlerde 'ünlü sunucuya taciz şoku' haberini okuduğumda hemen aradım Canan'ı ve durumu bir bir öğrendim. İran'lı zat-ı muhterem B.J. Büyükada sahilinde Canan'ı bikinisiyle cep telefonuna gizlice kaydediyormuş. Canan bunu fark edince sözle uyarmış. Muhterem İranlı vatandaş da ne var bunda edalarıyla umursamayınca bizim Canan sinirlenmiş ve adamın elinden telefonu almış. Arbede çıkmış. Canan'ın başı yaralanmış ama tanırım Canan'ı bana söylemese de (haber fotoğrafında görünen başındaki yaradan tahmin ediyorum) adamın şiddetine maruz kalmamış bilakis kafayı atmıştır. Evet evet kafayı atmıştır Canan.

Çünkü Canan

Çünkü,

Canan da her kadın gibi bu cinsiyetçi ablukadan bunalmıştır,

Çünkü,

Canan da her kadın gibi adalete olan inancını dile getirse de olayın normalleştirilebileceğini düşünmüştür,

Çünkü,

Canan da her kadın gibi sessiz kalmayı öğrenmiş ama sessiz kalınırsa sonu gelmeyen kamuoyu kabullenmesini yaşacağının farkındadır.

Çağ kapatan kadın

Canan polise başvurmuş hakkını aramış. Gerisi hukukun işi ama sanırım artık Canan baskı altında olan kadınların yeni sembolü.

Canan'a durumdan dolayı geçmiş olsun ama asıl bu çarpık zihniyete cümleten geçmiş olsun. Artık öyle kolay taciz çağı kapandı. Kafanızda pardon aklınızda bulunsun sevgiden ve saygıdan yoksun hemcinslerim.

Yazının devamı...

Yok olursun, dilin kurur

Yok olursun, dilin kurur

Merhaba diyelim, konumuza girelim.

Çok söz vardır dil üzerine. Gerek atasözü gerekse günlük kullanım adına. Doğaldır çünkü sesli iletişimin son organıdır dil buna rağmen belki de hayatı devam ettirmenin ilk unsurlarından. Aynı zamanda anlayabildiğimiz alfabelerin ismine de dil denir. Topluluklar, dil adını verdiğimiz sesli iletişimle anlaşır ya da savaşır. Anlaşamadığımız kişiye dilinden dolayı 'yabancı' demek de bundan değil midir?

Savaşlar, göçler ve diğer sosyolojik unsurlar bir çok dili temelinden etkilemiş. Bazıları evrime uğramış bazıları ise yok olmuş. İşte yılların usta sinema ve reklam yönetmeni Erdoğan Kar, böyle bir durumu bu topraklarda fark edip tecrübesini katarak kolları sıvamış. Yüzlerce sinemacıyı da akademik kadroların başındayken yetiştiren usta yönetmen, Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasında kaybolmaya yüz tutan dillerimizi, kurumaya ramak kalan kültürümüzü araştırmaya koyulmuş. Ülke sinemasının bugünlerdeki parlak günlere gelmesinde Türk Sineması Platformu-Film Yönetmenleri Derneği'ndeki çalışmaları ile büyük katkıda bulunmuş olan Kar, bu saygın belgesel çalışması için bakın nasıl yola çıkmış?:

"2 yıl önce sıradan bir Anadolu kasabasında karşılaştığım yaşlı bir karı kocayla sohbet sırasında dertleşirken yaşlı adamın 'bir gün konuştuğumuz dil unutulursa biz de unutulacağız' cümlesiyle başladı bu yolculuk. Yaşlı adam 'dilimiz susarsa, bu dili konuşamazsam, nasıl anlatırım derdimi?' kaygısıyla konuşmasını sürdürünce dilimiz, dillerimiz hakkında düşünmeye ve ardından İstanbul’a döner dönmez araştırmaya başladım. Birleşmiş Milletler raporlarını ve UNESCO’nun tüm dünyada yaptığı çalışmaları takip ettim. Böylece bizde ve dünyada tehlikenin boyutlarıyla karşılaştım. Konuyu paylaştığım yaşlı bir akademisyen dostumun yardımıyla dillere olan yolculuk bir belgesel yapıma götürdü bizi. Ne diyordu kasabadaki yaşlı amca 'susuz bir ormanda kurumuş bir ağaç gibiyim'. Bu sözleri beni çok etkilemişti. Bir toplumda resmi dilin yanı sıra varsa diğer dillerin yaşamasının, yaşatılmasının kültürel bir zenginlik olduğu unutulmamalı. İnsanın evrende kendisini ifade etme aracı olan dili, konuşma dilini yani ana dilini elinden alırsanız, o insan aslında kendini yok kabul eder. Sonuçta sıcakta buharlaşan su gibi bir hiç olur. Kaybolur gider."

İşte böyle diyor Erdoğan Kar. Adı da, kanalı da şimdilik gizli kalacak olacak bu proje için bir çok şahıs, kurum ve kuruluş da bu belgesele katkı sağlamaya başlamış. Elden ne geliyorsa yapmalı. Elden gelmiyorsa dillerimiz kuruyacak ve nice unutulan sesleri yad etme şansımız bile kalmayacak. Biz de yaşlanıyoruz ve bu dünya düzeninde hangi topraklarda ne yaşayacağımızın garantisini ne yazık ki kimse veremiyor.

Yazının devamı...

Kızını dövmezsen davulcu olur!

Merhaba diyelim konumuza girelim,

Kızını dövmezsen ya davulcuya kaçar ya zurnacıya derler ya işte o inanışa taban tabana zıt bir oluşum yakında bir çoğumuzu meşgul edecek. Kadınlar öyle bir şey yapıyor ki benim diyen geleneksel düşüncedeki erkek ahalisi şaşacak kalacak.

Önce şu kızını dövmezsen algısına bir dokunalım bakalım, inanış olacak kadar değeri var mıymış?

Kadın ya da kız dediğin muhakkak gözetim altında bulundurulmalı. Dört duvar arasında tutulmalı. Ola ki çıktı duvarlardan mutlaka izlenmeli. Yoksa öyle bir varlıktır ki seni utandırır. Mazallah giyimine dikkat etmez. Uluorta kahkaha atar. Makyajından nice beller kırılır. Endamından nice yuvalar yıkılır. Şeytan bile benzetmede tecahül kalır ki Arif ne yapsın?

İşte bu paragrafın bilinci yaşadığımız topraklarda hem erkeğin hem de kadının beynine doğar doğmaz işlenmeye başlanır. Mesela, kız babası olmak zordur. Kadınla bir yere gitmek zuldür. Kadın yerini bilmezse her yer sorundur. Çünkü tüm mantık sistemi, erkek üzerine kuruludur. Hatta daha da zavallıca olanı, kadına değeri göstermek için sadece annelik tasviri üzerinden güzelleme yapılır. Örnekler milyonlarca çoğaltılabilir. Gerek var mı gına geldiğimiz diğer örneklere?

Bir de davul vardır. Hani sesi uzaktan iyi gelen. İşte o davullar düğünlerde bilemedin en fazla bando topluluklarında duyacağınız bir garip enstrümandır. Gariptir çünkü çok sevilmesine rağmen sadece erkekler çalar. Bir keman gibi gitar gibi cinsiyet tabanı geniş değildir.

İşte Lüleburgaz'lı kadınlar bu algı seviciliğinin tam ortasına çörekleniyorlar. Diyorlar ki "memlekette kadın kız dövmek erdemken bundan haberi olmayan yerler de var. Mesela Trakya'da kadınlara dayak atılmaz, varsa da adli intikalden öteye geçemez. Başı boş bırakılma gibi bir kavram da yoktur. Kendi halinde kadınlar ve erkekler olur en fazla. İşte onların da kadın olanları davulcuya zurnacıya kaçmaz. Bilakis kendisi davulcu olur." İşte bu lafları edenler Lüleburgaz'daki bir grup kadın. Davulu, erkek çalgısı ve çoğunlukla düğünlerde çalınıyor olmaktan çıkarıp kareografisi ve repertuarı ile sahne gösterisi yapıyorlar. Her yaş ve meslek grubu kadınlardan oluşan Lüleburgaz Belediyesi Kadın Ritm Grubu, 21 Mayıs Pazar günü Lüleburgaz Sakızköy Korusu'nda gerçekleşecek olan 3. Balkan Rumeli Trakya buluşmasında, Balkan ezgilerinden oluşan repertuarıyla sahne alıyorlar. Sekiz kadından oluşan bu gruba darbuka ve klarnet eşlik ediyor. Grubu Rekreasyon Uzmanı İsmet Altay Süpürgeci kurmuş. Cinsiyet eşitliği yaklaşımıyla; Trakya'ya özgü gelenek ve görenekleri sadece erkeklerin değil, kentin kadınları tarafından da yapılabildiği göstermek için alanlara daha da güçlü iniyorlar. Lafı uzatmaya ne hacet.

Devrin algısı değişiyor çünkü insan merkezli yapılan her şey değerini zamansızca buluyor.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.